BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

15 Ocak 2011 Cumartesi

Tıp fakülteleri ve karakter çürümesi

EMRAH GÖKERBirGün, 15 Ocak 2011

Geçen hafta, Birgün Kitap’taki “Akademi ve İntihâl” dosyasının fizik ve matematik gibi disiplinlere odaklanarak açtığı tartışmayı genişletmeye çalışmıştım. Bu hafta, tıp fakültelerindeki durumu mercek altına alarak devam ettirmek istiyorum. Sosyal bilimler içinde eğitilmiş biri olarak, akademi alanının bu iyi tanımadığım bölgesinin uzmanıymış gibi ahkâm kesmeyeceğim. Kendimce amatör bir soruşturmacılık yaptım, tıp fakültelerimizde paryalık eden dostlarımdan sorunları dinledim, tıp yayıncılığındaki düzenbâzlıklar hakkında yazılmış şeylere baktım.

Tıp eğitimindeki durumla ilgili ifade etmeye çalışacağım konulara eklemek istedikleriniz olabilir, yanlışlarımı düzeltmek isteyebilirsiniz – söylediklerim zülfiyâre dokunuyorsa, bana e-posta gönderin. Başka yazılarda konuyu işlemeye devam etmek isterim.

Üniversitenin hizmet üretim sektörünün dinamik bir parçası olduğunu söyledik. Sektör dönüşüm geçirdikçe, özellikle “esnekleşme”, “ürün çeşitliliği”, “hızlı üretim”, “sendikasız / güvencesiz istihdam” gibi yaklaşımlar da üniversitenin işletilme ve yeniden örgütlenme tarzını biçimlendiriyor. Richard Sennett’ın önerdiği “karakter çürümesi” kavramını, akademik kişiliğin bu değişen çalışma koşullarında maruz kaldığı aşınma / yozlaşma biçimlerini tahayyül etmeye yardımcı olması için kullandığımı son yazımda açıklamaya çalışmıştım. Bu hafta Türkiye’de tıp fakülteleri örneği üzerinden, nasıl bir çürümeden bahsettiğimi, neyin çürüdüğünü düşündüğümü biraz daha somutlaştırıyorum.

Karakter çürümesini tıp alanında içiçe geçmiş 3 düzlemde soruşturabiliriz: (1) Bilimsel yayıncılıkta intihâl ve diğer etik-dışı pratikler; (2) Genel Cerrahi’den KBB’ye alt disiplinler arası hiyerarşiyi ve bir uzmanlık alanı içinde akademik rütbeler ve işbölümü üzerinden kurulan hiyerarşiyi kapsayan; hem öğretim işlevi, hem hasta bakım işlevi açısından “işin örgütlenmesi”; (3) üniversite sistemi içinde parasal hacmi çok yüksek olan bu alanın iktisâdi ilişkileri.

Türkiye’de üretilen yayınlar üzerinden tıpta intihâlin ve diğer üçkâğıtların niceliksel boyutunu bilmiyoruz. Uluslararası planda, biyomedikal yayınlarda aşırmanın azımsanmayacak kadar yaygın olduğunu söyleyebiliyoruz. Scientific American dergisinde 30 Ocak 2008’de yayımlanan bir inceleme, durum hakkında genel bir fikir verebilir: Medline veritabanındaki 17 milyon makale üzerinde yapılan bir dijital tarama çalışmasında 200.000’e yakın (% 1) makalenin önceki başka makalelerden bir biçimde aşırılmış olduğu ortaya çıkarılmıştı.

ANKEM Dergisi editörü, İstanbul Üniversitesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Kurtuluş Töreci, “Tıpta Yayın Etiği” (2010) başlıklı titiz bir incelemesinde, intihâl istatistikleri veremese de, çeşitli biçimleriyle düzenbâzlığın Türkiye tıp yayıncılığında yaygın olduğuna işaret ediyor. Töreci’nin sadece kendi ANKEM editörlüğü boyunca karşılaştığı olaylar bile, çürümenin boyutu hakkında bir fikir veriyor. Yeni Ekonomi’nin tıp fakültelerine dayattığı “hızlı ve çok yayın üretimi”, akademisyenlerin çeşitli etik-dışı stratejiler geliştirmelerini sağlamış. Töreci bunları madde madde incelemiş, bazılarını aktaralım.

Tekrarlama: Bir yayını, aynı veya sayısı değişen yazarlarla, biraz değiştirip birden fazla dergide yayımlamak.

Salamlama: Bir araştırmadan, olağan durum olan tek bir yayın çıkarmak yerine, bulguları yayın sayısını artırmak için ayrı ayrı yayımlamak. Bizde tıp kongrelerinde de sık görülen bir davranış: Tek bir posterde sunulabilecek bulguları ayrı işlermiş gibi bölüp, lafızları üzerinde çok az oynayarak dilimlemek.

Uydurma yayın ve verilerle oynama: Görüştüğüm tıp mezunu arkadaşlarımın da çok sık yapıldığını belirttikleri bir üçkâğıt. Verilere “masaj” yaparak veya deney sonuçlarını tamamen uydurarak, konu hakkında yapılmış önceki yayınlardan söylem kalıpları ödünç alıp üretilen dizi dizi yayınlarla doçentlik, profesörlük almanın yaygın bir uygulama olduğunu anlatıyorlar. Kibarca “masabaşı çalışmayla yayın” deniyor bunlara.

İntihâl / Hırsızlık: Bizde doğrudan yağmalayarak veya daha “ince” aşırmalarla yayın artırmanın özellikle Cerrahi kliniklerinde kurumsallaştığı anlatılıyor. Cerrahi, içinde neredeyse askeri bir hiyerarşinin geçerli olduğu, yayınların bu hiyerarşi içinde “sen beni gör, ben seni” ilişkileriyle çalmaya göz yumularak artırıldığı bir disiplin. Bu bölümlerin hem fakülte, hem de üniversite içinde nüfuz fazlalıkları nedeniyle Etik Kurul soruşturmalarına da bağışıklı olduğu söyleniyor. Töreci’nin işâret ettiği bir başka uygulama, bir dildeki makaleyi bir başka dile çevirip, yağmalayıp, birinciden haliyle habersiz, kopuk olan ikinci dilin yayın çevrelerinde yayımlamak. Türkiye’deki tıp bilimcilerinin İngilizce yayın yaparken sık kullandıkları bir başka taktik de, kibarca “iyi İngilizce ödünç almak” denilen, başka makalelerden söylem ve argümantasyon kalıplarını aşırmak.

Çok yazarlı yayınlar: Kolektif bir araştırmanın ürünü olan yayınlara çok sayıda araştırmacının imza atma gerekliliği de, çeşitli üçkâğıtlarla kötüye kullanılıyor. Kliniğin bir tür ağababası olan profesörün, toprak vergisi toplayan lord misâli, hiçbir iş yapmamış da olsa, yayına isminin konularak “şereflendirilmesi” de yayın artırıcı bir başka araç haline gelmiş. Kimlerin imzacı olmayı hakettiğine dair uluslararası yayın protokolleri bulunsa da, Türkiye’de daha ziyâde feodalizmin geçerli olduğu anlatılıyor.

Tıpta dolandırıcılığın boyutlarını izleyebilmenin araçlarından bir tanesi, dergi editörleri tarafından etik-dışılık gerekçeleriyle geri çekilmeye zorlanan yayınların takibi olabilir. Bugün bunu yapan retractionwatch.wordpress.com, vedigerleri.blogspot.com gibi geri çekme takibi yapan bloglar var. Özellikle ikincisi, İngilizce dergilere gönderilip intihâl tespitiyle geri çektirilen Türkiyeli tıp akademisyenleri örnekleriyle dolu. Asistan ve uzman arkadaşlarım, ardarda intihâl olaylarının ortaya çıkmasından sonra bazı prestijli İngilizce tıp dergilerinin kategorik olarak Türkiye’den gelen makalelere ambargo koyduğunu söylüyorlar.

İkinci düzlem, yani uzmanlık alanları içindeki hiyerarşiler, tıp fakültelerinde alanlar arası ilişkiler ve tıp fakültelerinin üniversite yönetimi ile ilişkileri üzerinden işin, çalışma yaşamanının “esnek” ve özellikle asistanlar için “güvencesiz” örgütlenmesi ile ilgili. Hızlı bir çalışmayla, bugün faaliyette olan 154 üniversitenin rektörlerinin hangi disiplinlerden geldiğine baktım. Tıp fakülteleri olan üniversitelerin çoğunda (en azından, en köklülerinde diyebiliriz) rektörler de tıp kökenli. Bugün, doğru saydıysam, 31 üniversitenin (% 20) rektörü tıp doktoru. Bunların 11 tanesinin uzmanlık alanı Cerrahi. Tıp fakültelerinin, özellikle Cerrahi kliniklerinin, bulundukları üniversite içinde döner sermaye yönetiminden idari kararlara dek, baskın olduklarını düşünebiliriz. Çürümenin önemli bir kısmı, üstlenilen idari görevlerden edinilen (her zaman ekonomik olmayan, Mehmet Haberal örneğini düşünün) kârlarda yatıyor olsa gerek.

Tıp fakülteleri içinde de, “ucuz emek” olarak görülen ve aslında öğrenci olmalarına rağmen, iş deneyimlerinin ihtisas kısmı pek önemsenmeyen asistanların maruz kaldıkları sömürünün altını çizmek gerekiyor. “Etinden sütünden” mümkün mertebe faydalanılan asistanların çalışma koşullarının, hem onları kullanan hocalarında, hem de onlarda yarattığı karakter aşınmasını burada ayrıntılandıracak kadar yerim yok. Örneğin, yukarıda bahsettiğim çok yazarlı makalelerin kaleme alınması, deneyinin yapılması, verilerinin derlenmesi gibi her türlü “angarya” işin çoğunlukla asistanlara yaptırıldığı; bir şeyin ucundan tutmayan doçentlerin oturdukları yerden böyle yayın sahibi oldukları sık duyduğum bir şeydi.

Departmanlardaki hiyerarşik iş örgütlenmesi içinde, astların üstleriyle iyi geçinmek zorunda olması, “uyumlu” oldukları sürece intihâl de dahil belirli etik-dışı uygulamalara göz yumulması da (uzmanlık bitirme tezlerinin masabaşı imâlatıyla hazırlanıp geçmesi, doçentlik yayın dosyalarının incelenmeden kabul edilmesi gibi) çürümenin hâlleri olarak kayda geçirilebilir.

Eski bir dostumun eklediği bir nokta ile bitireyim: Asistanlıktan itibaren, diyordu, tıpta bilim insanları neyin gerçekten intihâl, neyin meşru yayın olduğunu ayırt etme lüksüne sahip değildirler. Karakter çürümesi, rızk kapısında bilim üretmenin olağan işleyiş biçimi haline gelmiş, doğallaşmış görünüyor.

9 Ocak 2011 Pazar

“Rızk Kapısı Olarak Bilim” Çağında Karakter Çürümesi

BirGün, 8 Ocak 2011

Bugünkü Birgün Kitap’ta kaçırmayın: Fizik ve matematik gibi disiplinler özelinde ve Türkiye akademisinde kurumsallaşmış arızalara vurgu yaparak, sevgili Baybars Külebi ve arkadaşları bilimde intihal ve ahlâksızlık hakkında vurucu bir dosya hazırladılar. İşaret ettikleri çürümenin Türkiye’de benzer formlarıyla sosyal bilimlerde, ama çok daha köklü biçimde tıpta da geçerli olduğunu düşünüyorum.

Avrupa’da ve Türkiye’de üniversitelerin durumu, akademisyenlerin ve öğrencilerin varoluş koşulları ve talepleri bugünlerde güçlü bir şekilde politik gündeme girdi. Politik strateji tartışmaları kadar, umuyorum ki tartışılan meseleler üzerine bilimsel çalışmalar da yapılır. Çürümenin, ataletin, yozlaşmanın derinliği ile çökmüş karanlık umut kırıcı olabilir. Ama yine de, akademisyenlerin önünde, çoğu zaman suda balık misâli çalıştıkları için yanlış-tanıdıkları kendi dünyaları ile ciddi bir yüzleşme fırsatı da var. Pierre Bourdieu 1984’te Homo Academicus’u yayımladığında söze şöyle başlamıştı: Akademisyenler kendileri hakkında, demişti, dünyayı çalışmak için kullandıkları araçları kullanarak bilgi üretilmesinden hiç hoşlanmazlar. Bugün bize böyle hoşa gitmeyecek, rahatsız edecek çalışmalar lazım.

Bilimde hırsızlık ve üçkâğıtçılık hakkında Ek’te okuyacağınız yazıları ve bu sorun alanlarından esinlenerek bu hafta deşmek istediğim konuları birleştiren bir hat var. Akademi alanındaki sorunların ciddi bir kısmını kesen, en azından bu sorunları düşünmeyi kolaylaştıran bir kavram/süreç olarak, “karakter çürümesi”.

ABD’li sosyolog Richard Sennett’ın 1998 tarihli çalışması (Barış Yıldırım çevirisiyle 2002’de yayımlandı, 2010’da 4. baskısını yapmış) Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri’nden bahsediyorum. Türkiye’de üniversite yapısı içinde ciddi politik-ekonomik dönüşümler geçirmekte olan akademik çalışma yaşamı, boyunduruk altına aldığı insanlarda bu aşınma/çürüme etkisini yaratıyor. Sennett, “iş” dediğimiz mecranın yeni kapitalizm döneminde çalışanların kişiliklerini nasıl bozunuma uğrattığını daha bilindik iş kollarındaki durumu gözlemleyerek aktarmıştı. Üniversite de, hizmet üretim sektörünün önemli bir parçası olarak Sennett’ın izini sürdüğü esnekleşme ve hızlı üretim süreçleri ile içiçe geçmiş durumda.

Çürümeden çalışma yaşamında varolan hepimizin, çalışan veya işveren olalım, muzdarip olduğunu anımsatmalı. Sennett kişiliğin maruz kaldığı yıpranmayı, “önceden saf ve temizken Yeni Ekonomi altında vahşi, aşağılık, kötücül biri olmak” anlamında incelemiyor. Akademi içindeki çalışma koşullarında da, çürümenin farklı formlarını tanımlamak mümkün.

Alman klâsik sosyal biliminin kurucu figürlerinden Max Weber’in 1918’de “Meslek Olarak Bilim” adlı ünlü bir konuşması vardır. Alman üniversitesinin Amerikanlaşması koşullarında bilim insanının ne tür bir meslek etiğine sahip olması gerektiğini anlatır. Araştırma ve öğretme işinde, sonradan “sorumluluk etiği” diyeceği bir yatkınlığı savunur: Weber’e göre bilim insanı, kendi eylemlerinin alan içindeki etkilerinin hesabını vermeli, doğru bildiğini zorla dayatmaktan sakınmalı, en azından kendini, yargılarını başkalarına dayatırken yakalayabilecek kadar zanaatine hâkim olmalıdır.

Neredeyse 100 yıl sonra, Yeni Ekonomi rejimi içinde, bilgi üretiminin insanlarla temas edebilen, onlara hemdert olabilen bir zanaat olmaktan çok “Rızk Kapısı Olarak Bilim” biçimini aldığını söyleyebiliriz. Sorun elbette ki bilgi üreterek geçim sağlamakta değil. Sorun, akademi alanındaki hiyerarşiler içinde kimi oyuncuların “azık dağıtıcısı”, kimilerinin de bilimsel merak ve heyecan hariç türlü kârlar peşinde “azık toplayıcısı” haline gelmelerinde. Yani rızkı, dinî anlamıyla, “bahşedilen şey” olarak akademik çalışma yaşamı için düşünmeyi öneriyorum. Sadece kazanılan paradan bahsetmiyorum – TV’ye çıkıp görüntülü olabilmek, iktidara “stratejik düşünce” tedarik edebilmek, bilimsel yeteneksizliğini idari görevle örtebilmek, işini astına yaptırabilmek, hızlı yayın yapmayı öğrenmek, saygınlık kazanmak... Bunlar da rızk kapısında sahip olunabilecek şeyler.

Ama üniversite içinde “azık toplayıcısı” pozisyonuna mahkum edilenlerin çoğu, son saydığım türden kârlara erişemeyecek kadar yoksunlaştırılmış durumdalar. ABD’deki doktora ve post-doktora pozisyonları hakkında The Economist dergisinde Aralık 2010’da yayımlanan bir inceleme, “öğretme” işinin, giderek daha ağırlıklı olarak, çalışma saatleri belli olmayan, iş yükü ve idarî angaryası fazla olan ucuz doktora öğrencisi emeğine yaptırıldığını gösteriyor. Bugün Yale Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan bir doktora öğrencisi yılda 9 ay, aylık yaklaşık 2.000 dolar kazanabilirken ABD’de iş güvencesi olan bir profesörün aylık ortalama ücreti 9.000 doların üzerinde. Kanada’da post-doktora pozisyonunda öğretim üyesi olan gençlerin % 80’i yılda yaklaşık 38.000 dolar alıyorlar, Kanada koşullarında bir inşaat işçisinin yıllık kazancı da bu kadar.

The Chronicle of Higher Education adlı, ABD’de çıkan bir yükseköğretim dergisindeki Temmuz 2010 tarihli bir başka analize dikkat çekeyim. Burada 3-4 sene süren düşük ücretli post-doktora “zorunlu hizmeti” sonrasında bile, akademik pozisyonların çoğunun iş güvencesi olmadığı gösteriliyordu. ABD’de 1975’te İngilizce “tenure-track” terimiyle anılan, sahibine “devlet memuriyet kadrosu” benzeri bir iş güvencesi sağlayan pozisyonlar, tüm pozisyonların % 56.8’i kadardı (yarı-zamanlı pozisyonlar % 30.2). 2007’de bu güvenceli akademik pozisyonların oranı % 31.2’ye geriledi. Yarı-zamanlı, sözleşmesi çoğu kez 1 yıllık olan “yarın ne olacağı belirsiz” pozisyonlar, emek piyasasının % 50.3’ünü kaplıyor.

Türkiye’de ise üniversite sayısı arttıkça (2015’e kadar 200’ü geçebilir) doktora derecesi üretimine olan talep de kısa vadede artabilir. YÖK, bu kadar üniversitede ortalama bir eğitim standardı tutturabilmek için üretilen doktora derecelerinin dağıtımını daha sıkı kontrol eden otoriter bir “piyasa düzenleyici” rolü de üstleniyor. Uzun yıllardır ilk ve ortaöğretim öğretmenlerinin meslek tecrübelerinin tanımlayıcı bir unsuru haline gelmiş “taşraya tıkılı kalmak” ve “ilk fırsatta taşradan kaçmak”, artık güvencesiz genç akademisyenin de baş etmeyi öğreneceği yatkınlıklar.

Akademik karakterin çürümesinin diğer önemli boyutu, bugünkü dosyada güçlü bir şekilde işlendi: Hem üniversitenin icraat profili için, hem de akademisyenin performans profili (ulusal ve uluslararası fonlara başvururken “bilimsellik” portfolyosunun da güçlü olması gerekiyor) ve işini kaybetmemesi için, “hızlı yayın üretimi” gerekiyor. Bilimde hırsızlığın, ya da hukuken intihal denemeyecek türden üçkağıtların akademide yaygınlaşması da aşınmanın bir başka boyutu.

Karakteri çürüten birkaç uygulamayı anabiliriz: Sosyal bilimlerde, taşra üniversitelerinin kendi kendine gelin-güvey küçük yayın cemaatleri içinde azık kotasını dolduran niteliksiz yüzlerce yayın yapılması. Daha prestijli üniversitelerden vasat uluslararası dergilere yollanan yazıların “Türkiye’de şunlar bunlar oldu” diyen jurnalcilik havasında, Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun deyişiyle “her nabza şerbet verebilecek renksiz bir uğultu” tutturan makaleler olması. Revaçta olan jargonun serpiştirildiği tebliğlerle yapılan uluslararası akademik turizm. Doktora öğrencilerine savunma öncesinde “hakemli dergi yayını” zorunluluğu dayatmak, bu kuralı makalelere sıfır katkısı olan tez danışmanlarını ikinci yazar olarak iliştirip yayın artırmak için sömürmek. Yurtdışındaki öğrencisinin yükseklisans tezinin bölümlerinden araklayıp yayın yapmak. Yayın yapmayı hepten bırakıp, itibarını TV kanaat teknisyenliğiyle kurmak.

Doktora öğrencisinden profesöre, Yeni Ekonomi rejimi akademisyenin ruhunu kemiriyor. Çalışma koşullarının yalnızlaştırıcı, güvensizleştirici, belirsizleştirici etkisi akademik karakteri çürütüyor: Bilimde hırsızlık, rakip görülen meslektaşa mobbing, sırf teşvik ikramiyesi için yayın, idari görevi kötüye kullanma, döner sermaye için türlü cinlikler, öğrenciyi yaz okulunda da söğüşlemek için başarısızlığa zorlama, cinsel tâciz, tembellik, ayrımcılık...

Akademik çalışma yaşamında kişiliğin aşınması derinlere nüfuz etmiş bir süreç. Bu alan içindeki çürümeyi hemen durduramayacağız. Ama neyin çürüdüğünün ayırdına vararak işe başlayabiliriz. (istifhanem.com)

Akademi ve İntihal: AHLAKSIZLIĞIN TÜRKİYE ÇEHRESİ

Baybars Külebi, Alper Hançerlioğlu, A. Murat Eren, Togan Kafesoğlu
BirGün - kiTaP, Yıl:4, Sayı:92, Sayfa:19-27, 8 Ocak 2011

İnternet devriminin yarattığı imkanlar, bilgiye ulaşım ve fikri mülkiyet haklarını çağımızın önemli çatışma alanlarından biri haline getirmiş durumunda. Ülkeler yerelinde ifade ve bilgiye erişim özgürlü­ğünü tehdit eden internet yasakları ve benzeri kısıtlayıcı mevzuatlar çevresinde gelişen bu tartışma, daha büyük boyutta da WikiLeaks'in yarattığı uluslararası ku­tuplaşmada kendini göstermekte.

Üniversitelerdeki bilgi üretim döngü­sünün tıkanıklık gösterdiği noktaları in­celeme altına aldığımız bu araştırma dos­yasında, bulgularımızı büyük dönüşümde halkın çıkarlarının gözcülüğünü yapma sorumluluğunu üzerine almış olan öğ­renciler, akademisyenler, aydınlar, sivil toplum kuruluşları, yasama organında fa­aliyet gösteren seçilmişler ve yürütme ka­demesinde faaliyet gösteren sorumlular ile paylaşmak istedik. Dosya, Türkiye'nin yükseköğretim politikasının yarattığı at­mosferde yetişen araştırmacı profilinin ne gibi çarpıklıklara yol açtığını farklı açılardan ve derinlikli olarak inceliyor. Bi­limde ahlaksızlık olarak tanımlanabile­cek bu çarpıklıklardan hususi olarak inti­hal (aşırmacılık, fikri hırsızlık) ve vasıfsız yayınlara eğiliyoruz.

İlk bölümde intihalin kurumsal ve ya­sal tanımları Türkiye özelinde nelerdir, bunlardan bahsedeceğim. Yasalar ve yö­netmelikler çerçevesinde tanımların yanı sıra, Devlet Denetieme Kurulu'nün intihal raporunun bilimde ahlaksızlığın denetlenmesinin önündeki en önemli engelin YÖK olduğundan bahsetmesi, intihal sorununun yapısal ve kurumsal boyutlarını ortaya koymakta.

İkinci bölümde birinci yazıda kurulan arkaplanın üzerine, intihale dair bir du­rum çalışması ile devam ediyoruz. Alper Hançerlioğlu bu bölümde, uluslararası bilim camiasında yankı bulmuş, 2007 yı­lında Türkiyeli fizikçilerin adının karıştığı intihal skandalinin geçmişini özetliyor, üniversitelerimizin ve bilim kurumlarımı­zın bu olaya karşı verdiği kararlardan ve vesile olduğu olumlu gelişmelerden bah­sediyor. İntihalin nedenlerinin aslında atama kriterleri ve yarışmacı bir bilim or­tamında diğer insanların önüne geçmek olduğuna atıfta bulunan bu yazının he­men ardından bu konuyu daha derinle­mesine inceleyen A. Murat Eren'in yazısı geliyor. Akademik atama ve bilimsel de­ğerlendirme kriterlerinin yayın sayısına endekslenmesinin zararları ve bu sistemin kısa ve uzun vadedeki sakıncaları tartışan Eren, konuya çok önemli ve orijinal bir durum çalışması olan WASET organi­zasyonu üzerinden eğiliyor. Daha önce kendi bloğunda ve NTV Bilim'de yayın­lanmış bu yazının kapsamlı bir halini biz­lere sunarak bilimde ahlaksızlığın ana akım medyada irdelenmesi konusunda bize yeni bir mevzi açıyor.

Dördüncü ve son bölüm ise, mevcut yasal çerçeve ve önceki yazılarda sayılan bilimde ahlaksızlık örneklerinden yola çı­karak bu durumlarla nasıl başa çıkıldığı­na odaklanıyor, ve ileriki mücadelelerde neler yapılabileceğini tartışıyor. Haliha­zırda başarıya ulaşmış olan mücadele şekilleri bize bilimde ahlaksızlığın çözümü­nün üniversitede sendikal örgütlenme ve bilgiye ulaşım olanakları ile doğrudan il­gili olduğunu gösteriyor. Genel bir çerçe­veden bakıldığında, intihal ve bilimdeki ahlaksızlık, şu an bir çok alanda sürege­len bilgiye erişim çatışması ile organik olarak bağlantılı.

Bolonya süreci bahanesiyle üniversite­lerinin bütçelerinin kısıldığı, üniversitede üretilen bilginin kamunun denetiminden çıkarılarak, "refah için bilim" aldatmacasıyla piyasanın güdümüne sokulmaya çalışıldığı, ancak aynı zamanda bilginin dolaşımının intemetin katılımcı yapısı sayesinde demokratikleştiği ve yeni dire­niş mevzilerinin oluştuğu şu dönemde, üniversite işleyişinin tekrar gündeme gelmesi şaşırtıcı değil. Bizler, özgün bi­limsel bilgi üretiminin farklı kulvarların­da faaliyet gösteren genç akademisyenler olarak ana akım medyanın yalnızca magazin kısmına ilgi gösterdiği bu güncel çelişkiyi, bu araştırma dosyasıyla günde­me taşımayı ve tarihe bir not olarak düş­meyi borç bildik.

Bu dosya içerisinde yer alan araştır­maların sonuçları intihalin aslında fik­ri mülkiyetin doğal bir arızası olduğu­nu gösteriyor. Bilgiyi çalınabilir, fasonlaştırılabilir yapan da, bilimsel araştır­mayı akademik rant sağlamak için araçlaştırıp bir meta haline getiren de yükseköğretim sisteminin ta kendisi­dir. Üniversitede üretilen bilginin, te­mellük edilen saklı bir mal olarak değil de umumi bir fikir olarak erişime açıl­ması, denetleme olanaklarını kendili­ğinden geliştirecektir.

8 Ocak 2011 Cumartesi

İNTİHALE GİRİŞ: 101

TOGAN KAFESOĞLU
BirGün - kiTaP, Yıl:4, Sayı:92, 8 Ocak 2011

"YÖK Genel Kurulu'nun, YÖK başkanlarının ve rektörlerin üniversitelerdeki denetimi Anayasa'ya aykırı olarak işleme koymaması, yükseköğretim alanını yolsuzluk ve usulsüzlüğün önlenemediği bir çevre haline getirmektedir.”

Bilimde sahtecilik 20 yıldır Türkiye'nin ve üniversitelerin gündeminde bulunan ancak çözümü için alınan yasal ve kurumsal önlemlerin çok yavaş geliştiği bir sorun. Bilimde sahtecilik, intihal, yani bilimde hırsızlıktan bilimsel verilerin bir tür fabrikasyonuna kadar uzanan geniş bir yelpazeyi ifade etmekte. Bu yazıda İnternet üzerinden çalışan profesyonel tez yazım şirketleri, üniversitelerin kendilerine teslim edilen tezlerdeki sahteciliğin tespit edilmesini geciktiren ya da güçleştiren gizlilik prensipleri, bilimde sahteciliğe karşı alınan hukuki önlemlerin yetersizliği ve bunların uygulanmaları esnasında ortaya çıkan güçlükler gibi, bilimde sahteciliğin önünü açan temel problemlerden birkaçına değineceğim.

Modern bilimin en belirgin yeniliklerinden ve farklılıklarından biri olan hakemli yayın anlayışı 1665 yılından beri devam etmekle birlikte, yıllık hakemli yayın sayısı, dünya çapındaki toplam araştırmacı sayısı gibi hızla artmakta. Bu çerçevede bilimsel ilerlemenin yayın miktarı ile tanımlanması Türkiye’deki üniversitelerde de gitgide yaygınlaşan bir anlayış. Bu yaklaşım akademik ilerlemede de pazar mantığı benimsenmesi anlamında olup, Türkiye Bilimler Akademisi'nin (TÜBA) 2002 raporu[1], etik değerlerin son 20 yılda uğradığı sarsıntıların nedenleri olarak sunduğu maddelerle de bunu bir sorun olarak görmekte. Raporda bu nedenler, bilimsel araştırma için maddi desteğe ihtiyaç duyulması ve bunun bilim camiası içindeki yarışmayı büyütmesi; akademik başarı ölçütünün yayın sayısı olması ve buna binaen yayın sayısının büyük bir artış göstermesi olarak tespit edilmiş.

Sorunun çözümü için görev alan TÜBA “Bilim Etiği Komisyonu” gibi girişimler, yaşanan sorunların bir kısmını bilimsel etik ile ilgili bilgi eksikliği olarak görmekte, ve çalışmalarını öğrencileri ve akademisyenleri bu konuda bilgilendirme ile devam ettirmekte.

Ancak Türkiye üniversitelerine günümüzde hakim olan durum, lisans eğitiminden başlayarak intihale nasıl bakıldığına karamsar bir örnek sergiliyor.

BİR ÖĞRENCİDEN İNTİHALCİ YARATMAK
Eğitim içerisindeki en önemli çarpıklığın, öğrenme amacıyla emek sarf etmek yerine sonuç odaklı ödev hazırlamanın hakim olması olduğu söylenebilir. İnternette kısa bir araştırma ile ödev, tez hatta uygulamalı doktora tezi yazma teklifi veren girişimcileri görmek mümkün. Buradaki en önemli nokta ise, öğrenim sırasında sarfedilen emeğin -enformel de olsa- bir pazar içerisinde alınır satılır bir meta haline gelmiş olmasıdır. Durum öğrenci forumlarından, e-ticaret sitelerine kadar kaymakta. Solhaber portalında[2] yayımlanan bir incelemede tez hazırlamayı üstlenen kurumların, yaptıkları işi bir akademik danışmanlık veyahut koçluk olarak gördüğü ve sarfedilen emeği tamamen üstlenebildikleri anlaşılıyor. Aynı zamanda e-ticaret sitelerinde ve forumlarda üniversite mezunlarının da kendilerinin bu yolu seçerek, uzmanlaştıkları alanda orijinal olması gereken akademik çalışmaları bir 'hizmet' olarak başkalarına sunduklarını görüyoruz. Aynı haberde bu şirketlerin, kendi bünyelerinde çalışan üniversite mezunlarının akademik yetkinliklerinden yararlanarak, sipariş alınan tezlerin onlara yazdırıldığından bahsedilmiş. İnternetteki bir araştırma, 4000 ila 7000 TL arasında değişen fiyatlara doktora tezi yazım hizmeti veren şirketlerin varlığını gösteriyor.

Bu tür "tez hazırlama" merkezleri ve "ödev uzmanlığı" hizmetleri sadece Türkiye'de görülmüyor, benzer örnekleri yurtdışında da mevcut. Örneğin Filipinler’de işletilen bir tez merkezi, Amerikalıların yoğun talebi karşısında Asya ve Afrika'daki çalışanları aracılığıyla akademik hizmet sağlayabiliyor[3]. Örgün eğitim içerisindeki ödevlerin de ötesinde, akademik yetkinlik ve özgünlük gerektiren tezlerde de bu hizmetlerin yaygınlaşmış olma ihtimali, akademi için büyük bir tehlike teşkil ediyor.

TÜRKİYE'DE YAZILMIŞ TEZLER AKADEMİK BİR SIR
Tezlerin dijital ortama aktarılması ve internet yoluyla bilgiye ulaşımın kolaylaşması bu olumsuzluğun önünü alabilecek önemli bir potansiyel taşıyor. YÖK de zamana ayak uydurarak başlattığı “Elektronik Tez Arşiv Projesi” ile Ulusal Tez Merkezindeki (UTM) bütün tezleri dijital ortama taşımış ve merkezi bir tez havuzu oluşturmuştur. Ancak tezlere ulaşım da, tez yazarlarının tezlerinin 'çoğaltılma ve yayımı için izin' vermesi durumunda kamuya açık hale geliyor.

Projenin tamamlanmasının ardından YÖK'ün web sayfasında "Tezlerin tam metin olarak açılması konusunda, tez yazarlarından gelen itirazlar sonucunda bazı tezlerin pdf dosyalarına erişilememektedir" ilanına yer verilmiş, basılı hallerinden dijital ortama aktarılan tezlerin gelen izinler dahilinde ulaşıma açılacağı belirtilmiştir. Bununla beraber, UTM'nin okuyucu kabul etmemesi ve dijital ortama aktarma projesi sürecinde cilt bütünlüğünün bozulması nedeniyle fotokopi hizmetinin de durdurulması neticesinde [4], 2006 öncesi basılmış tezlerin çoğunluğu akademik bir sır haline getirmiştir.

Tezlerin kopyalanması ve izinsiz kullanılmasının fikir haklarının ihlali çerçevesinde bir risk teşkil ettiği söylenebilir, fakat devlet üniversitelerinde kamu yararı için üretilmiş tezleri "saklamak" ve "ulaşıma kapatmak" fikri mülkiyet haklarını korumak için uygun bir tedbir olmadığı gibi intihal vakalarının tespit edilmesini de engellemektedir. Her halükarda, yaptığı bilimi paylaşarak, atıf almak, bilimsel anlayışı ilerletme amacı güden akademinin, kapsamlı tezlerini, tezin verildiği üniversite kütüphaneleri dışında ulaşıma kapayarak sır gibi saklaması üniversitenin ve bilimsel araştırmanın mantığına uymamaktadır.

İNTİHALİN TANIMI YÖK

İşin sosyal boyutunun ötesinde, bilimsel sahteciliğe karşı alınan hukuksal önlemler nedir? 1982 Anayasası çerçevesinde yapılan 2547 sayılı Yükseköğretim (YÖK) kanunu [5] ile yönetimleri merkezileştirilmiş üniversitelerimiz yine merkezi bir disiplin yönetmeliğine sahip [6]. Bu yönetmeliğe göre bilimsel sahtecilik YÖK tarafından kovuşturulmaya tabi bir disiplin suçu halini alıyor. Bu noktada üniversitelerdeki denetimin nasıl işlediğini incelemek gerekiyor.

Öncelikle denetleme ve gözetim, yine 1982 Anayasası'nın belirlediği çerçevede, devletin sorumluluğundadır (120. madde). Bu denetim ve gözetimin sorumlusu da genel olarak YÖK (Anayasa 131. madde), özel olarak da onun içindeki Yükseköğretim Denetleme Kurulu (YÖDK) olarak belirlenmiştir. Yasalar dahilinde yükseköğretim kuruluşlarının öğretim elemanları ve idari personeli hakkında ceza soruşturması usulü 2547 sayılı kanunun 53/c maddesi ile belirlenmektedir. Soruşturmaya gerek olup olmadığını da ilk araştırması ile YÖDK tespit etmektedir. Ancak Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu'nun (DDK) 2009 yılının Aralık ayında hazırladığı 'Yükseköğretimde Gözetim ve Denetimi' raporuna[7] bakıldığında, şu anki içtihadın suistimale açık olduğu ve ihbar ve şikayetler doğrultusunda göreve çağırılan YÖDK'nın, amaçlarına uygun işlemediğine değinilmektedir.

Örnek olay incelemeleri ışığında yapılan araştırmalara göre; somut kişi ve olay belirten, ciddi bulgu ve belgelere dayanan çeşitli soruşturma talepleri karşısında, YÖDK'nın “soruşturma açılmasına gerek yoktur” kararı verildiği tespit edilmiş. Bu kararın alınması, sadece ihbarları sonuçsuz bırakmakla kalmamakta aynı zamanda da hukuki soruşturma açılmasının önünü kapatmaktadır. Yine aynı raporda bu uygulamanın, “hem YÖK Genel Kurulu ve YÖK Başkanlarınca hem de üniversite rektörleri ve diğer amirleri tarafından yürütülen iş ve işlemlerde yaygın bir şekilde kullanıldığı anlaşılmıştır.” ([7] s. 12)

Kamuya açık olan DDK raporunun internette bulunan özetinde incelenen örnek olaylar ve sözkonusu isimler gizlenmesine rağmen, varılan ana sonuç şudur: YÖK Genel Kurulu'nun, YÖK başkanlarının ve rektörlerin üniversitelerdeki denetimi Anayasa'ya aykırı olarak işleme koymaması, yükseköğretim alanını yolsuzluk ve usulsüzlüğün önlenemediği bir çevre haline getirmektedir. Bu sonucuyla sözü edilen rapor, eski YÖK başkanları, rektörler ve bunların icraatları hakkında çok karamsar bir tablo çizmektedir.

YÜKSEKÖĞRETİMDE HOCABEY EKOLÜ 

Hukuki prosedürlerin işletilmemesi sadece Yükseköğretim alanında sınırlı kalmayıp, Yargı'nın bu konularda verdiği kararlarla oluşturduğu içtihat da, bilimde ahlaksızlık vakalarını cezalandırıcılıktan uzaktır. Bu durum, bilim insanları arasında tartışmanın da bir nedeni. Bunların en önemli örneği 1980 sonrasında, YÖK’ün kurulmasıyla sonuçlanan sürecin mimarı Prof. Dr. İhsan Doğramacı'nın “Annenin Kitabı” adlı eseriyle ilgili verilen Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (YHGK) kararıdır.

Süreç, Doğramacı'nın ”Annenin Kitabı: gebelik ve doğumdan onbeş yaşına kadar çocuk bakımı” (ilk baskı 1952) isimli kitabının tamamen Benjamin Spock'un “The Common Sense Book of Baby and Child Care” (ilk baskı 1946) isimli kitabından çalıntı olduğu iddiası ile başlamıştı[8]. 1998 yılında "İhsan Doğramacı intihal iddiası vakası" isminde bir rapor hazırlayan TÜBA Etik Kurulu “kitapta büyük ölçüde intihal yapıldığı” sonucuna ulaştı ve oybirliğiyle İhsan Doğramacı'yı kınama kararı aldı. Ancak bu karar, TÜBA'yı yıpratacağı gerekçesiyle, işlerliğe koyulmadı. Bu karara tepki olarak TÜBA Etik Kurulu'ndan Erdoğan Şuhubi ile Hasan Yazıcı istifa ederken, Hasan Yazıcı'nın konuyu medyaya taşıması ve bu rapora dayanarak kitabı bir intihal vakası olarak nitelendirmesi[9] İhsan Doğramacı'nın kendisine bir tazminat davası açması ile sonuçlandı.

Yargıtay'ın bu davada verdiği son karar, Prof. Dr. İhsan Doğramacı'nın lehinde olacak ve daha da önemlisi ileride yaşanacak olan benzer eserler için emsal teşkil edecekti. YHGK’nın 10.05.2006 tarih ve E.2006-4230, K.2006-288 sayılı kararında İhsan Doğramacı'nın "Annenin Kitabı" adlı eserinin bilimsel olmadığı, bilimsel olmayan eserlerin anonim kavram ve fikirler içerdiği, böyle anonim kavram ve fikirlerin ancak benzer şekilde ifade edilebileceği, kaldı ki günümüzde de kaynak verilmeden alıntı yapılmaması kuralının daha çok bilimsel nitelikli kitaplar için geçerli olan bir zorunluluk olduğu söylenmişti. Bu karar konuyu inceleyen raportörler tarafından lisans kitaplarına kadar genişletilerek, çeviri yapılarak içeriğin atıfsız birebir kullanılmasından, figür ve resimlerin aktarımına kadar, referans göstermeden birebir kullanılması uygun görülmüştür[10].

Görüldüğü gibi bilimde sahtecilik, ahlaksızlık ve fasonlaşmanın temelleri hem akademik kültür hem de kurumsal yapı ve hukuki içtihatın güncel durumu ile ilintili. Konu ile ilgili bir çok kaynak, örnek durum, hatta medyaya yansımış eleştirileri bulunmasına rağmen bunların yapısal bir çerçeveye oturtularak kamunun bir derdi haline gelmesi, yeni yeni gerçekleşmekte. Soruna tepeden bakıldığında, hukuki ve kurumsal çözümler gayet açık olarak görülmesine rağmen bu vakaların üzerine gidilmemesi, hatta DDK raporunun tabiriyle "üniversite alanının bilimde ahlaksızlık vakalarına elverişli hale getirilmesi", üniversitelerimizin çok önemli bir arızasını ortaya koymaktadır. Bilimde ahlaksızlık vakalarında, zanlıların değil şikayetçilerin soruşturulduğu üniversitelerimizde, eleştirelliği garantileyecek dinamik ve kendini yenileyici mekanizmalar işletilmiyor. Mesleklerinin özü sorgulayıcılık olan bilim insanlarının, şahit oldukları ahlaksızlıklara karşı mesleklerinin gereğini yerine getirmeleri, yükseköğretimin şu işleyişinde maddi ve manevi olarak büyük bir fedakarlık olarak nitelendirilir hale geliyor.

[1]Ertekin, C., Berker, N., Tolun, A., Ülkü, D., ''Bilimsel Araştırmada Etik ve Sorunları'', Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları, 05.03.2002
[2]soL - Haber Merkezi, 28.10.2009 http://to.ly/9g8J)
[3]Bartlett, T., "Cheating Goes Global as Essay Mills Multiply; From Virginia to Manila: on the trail of papers for cash", The Chronicle of Higher Education, v.55, 28, 20.03.2009 (http://chronicle.com/)
[4]Yükseköğretim Kurulu Ulusal Tez Merkezi Web sayfası (http://tez2.yok.gov.tr/)
[5]Yükseköğretim Kanunu (http://to.ly/9g8S)
[6]Yükseköğretim Kurumları yönetici, öğretim elemanı ve memurları disiplin yönetmeliği (http://to.ly/9g8W)
[7]Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, ''Yükseköğretimde Gözetim ve Denetim - Yasal Çerçeve ve Uygulamalar-'', 14.12.2009
[8]Mumcu, U., Cumhuriyet, 29.11.1981
[9]Yazıcı, H., "Önce Doğramacıyı Kınamak Lazım", Milliyet, 15.11.2000.
[10]Kantarlı, K., "İntihal İddialarına Karşı bir Sığınak: Anonim Bilgi", Bilim ve Gelecek, sayı 65, 2009

tkafesoglu@gmail.com

ODTÜ’DEKİ İNTİHAL SKANDALI

ALPER HANÇERLİOĞLU
BirGün - kiTaP, Yıl:4, Sayı:92, 8 Ocak 2011

"Bir bilimcinin adının bir makalede yazar olarak geçmesi tek kriter olmamalı, yapılması gereken şey ise atama ya da terfi durumlarında bilimcilerin söz konusu araştırmalara dair katkılarının ne olduğunun belirlenmesi."

Türkiye akademisindeki intihal vakaları içerisinde 2007 yılında ODTÜ Fizik bölümünde ortaya çıkan skandal, Türkiye akademisinin intihal karşısında yapısal ve hukuksal eksikliklerinden ötürü, yeterli yaptırımı uygulayamadığını gösteren en önemli olaylardan biridir. O dönem ODTÜ Fizik bölümünde doktora öğrencileri olan Mustafa Saltı ve Oktay Aydoğdu’nun yayımladıkları makalelerin bir çoğunun intihal olduğu ortaya çıkmıştı.


İNTİHAL NASIL ORTAYA ÇIKTI? 
Şubat 2005 ile Aralık 2006 arasında yayınlanmış Mustafa Saltı’nın 40, Oktay Aydoğdu’nun ise 28 makalesi “başka yazarlara ait makalelerden metinlerin aşırı bir şekilde tekrar kullanılması” gerekçesiyle arxiv’den kaldırıldı[1] (arxiv.org Cornell Universitesi tarafından işletilen Fizik, Matematik, Bilgisayar Bilimleri vs. alanlarından bilim insanlarının 620,000’den fazla makalesini açık erişime sundukları bir web adresi. Bu alanlardaki araştırmacılar için önemli bir kaynaktır. Pekçok araştırmacı hakemli dergilere gönderdikleri makalelerin bir kopyasını ya da çalışmanın devam etmekte olan halini buraya yükleyerek paylaşıma açarlar). Söz konusu makalelerin bir kısmında öğrenciler ortak yazar olarak görünürken bir çoğunda yazar olarak sadece kendi isimleri bulunmakta. Peki 20 ay gibi bir süre boyunca fark edilmeyen bu durum nasıl ortaya çıkmıştı? Doktora yeterlilik sınavlarında basit sorulara dahi cevap vermede zorlandıklarını gören bölüm hocalarından Ayşe Karasu, makaleleri inceledikten sonra bir çok yerde intihal yapıldığını tespit etti. İntihalin ortaya çıkmasındaki bir diğer önemli faktör ise yazarların, yine yeterlilik sınavında ortaya çıkacağı üzere, İngilizce yeteneklerinin bu makaleleri yazacak düzeyde olmamasının yarattığı şüphe. Ayşe Karasu’nun, söz konusu makalelerin ele aldığı konularda uzman diğer fizikçileri de; Özgür Sarıoğlu, Atalay Karasu, Bayram Tekin, durumdan haberdar etmesiyle intihalin nerelere kadar ulaştığının anlaşılması için çalışmaya başladılar, daha sonra ortaya çıkacağı üzere skandal ODTÜ sınırlarını aşarak Çanakkale, Diyarbakır ve Mersin üniversitelerine ulaştı.

İntihalin anlaşılması üzerine yukarıda ismi geçen dört ODTÜ öğretim üyesi, arxiv’in kurucusu ve yöneticilerinden Cornell Üniversitesi’nden Paul Ginsparg ile bağlantıya geçip bu makalelerin bir intihal tespit yazılımı ile incelenmesi talebini iletmişler. Cevap olarak ise Paul Ginsparg söz konusu kişilerin bu kadar kısa bir zaman içerisinde rekor sayılabilecek sayıda makale yazmış olmalarından bir süredir site yönetiminin şüphelendiğini yazmış. Yalnız şüphe altında olan tek Türkiyeli fizikçiler Mustafa Saltı ve Oktay Aydoğdu değilmiş. arxiv yönetiminin kullandığı çeşitli yazılımlar[2] sayesinde intihaller tespit edilebiliyor ancak işin özellikle hukuki yükünden dolayı hızlı hareket etmek mümkün olmuyor. Böylece ODTÜ’den gelen haberler ile arxiv yönetimi diğer intihal vakalarının ortaya çıkmasını sağladı ve 2007 Ağustos’unda 14 Türkiyeli fizikçiye ait toplam 65 makaleyi intihal nedeniyle yayından kaldırdı. Bu makalelerin yayınlandığı hakemli dergiler de bir süre sonra başlattıkları inceleme sonucunda makalelerin bir kısmını intihal gerekçesi ile geri çektiler. Ancak, özellikle bazı dergilerin yayımlamayı kabul ettikleri makalelerin daha sonra intihal çıkması karşısında yayından kaldırmakta gönülsüz davrandıklarını çünkü bunun derginin imajını bozacağından endişe ettikleri görüldü. Günümüz akademisinde ve büyük biliminde imaj ve prestij gibi kelimeler etik, bilimsel gerçeklik gibilerinin önüne geçmiş durumda.

İntihalin ortaya çıkması üzerine intihali tespit eden öğretim üyeleri, intihalci öğrenciler ve onların tez danışmanları ile görüşüp, bu makalelerin geri çekilmesini talep ettiler. Yayımladıkları makalelerinde intihal yaptıklarını kabul etmeyen öğrencilerin bu talebi geri çevirmesi üzerine Fizik bölümü içerisinde “Etik Kurul” oluşturuldu. Etik Kurul’un aldığı karar doğrultusunda öğrenciler suçlu bulundu. Yönetmeliklerde intihal suçunun tam tanımlı olmaması ve okul yönetiminin hukuksal sıkıntı yaşayabileceği kaygısı ile öğrencilere “Öğrencilere uygun olmayan davranışlar” maddesi üzerinden 1 yıllık uzaklaştırma cezası verildi. Bu 1 yıl içerisinde Oktay Aydoğdu askerliğini yapıp bölüme geri döndü, Mustafa Saltı ise çoktan ODTÜ’den ayrılmıştı bile. Oktay Aydoğdu 1 yıllık aranın ardından o dönemki tez danışmanından başka bir danışman ile doktorasını tamamladı. Yani bölüm intihal gibi ağır bir suça rağmen Oktay Aydoğdu’ya doktor unvanını vermiş oldu.

İntihalde ismi ortaya çıkan, o dönem Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde (ÇOMÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı olan İhsan Yılmaz, skandalı konu alan bir haberi [3] yayınlayan Nature dergisine cevap olarak intihal yapmadıklarını sadece diğer makalelerden “güzel İngilizce ödünç aldıklarını” yazdı[4]. İhsan Yılmaz’la ilgili intihal soruşturması yapan ÇOMÜ etik kurulu İhsan Yılmaz’ı aklamasına rağmen, kendisi akademik terfi için kullandığı makaleleri daha sonra intihal nedeniyle yayından geri çekti[5,6,7].

Bu olaylardan sonra Türkiye’den çıkan fizik makalelerinde intihalin ciddi ölçüde azaldığı görülüyor. Aslında yıllardır Türkiye akademisi içerisinde bazen politik bazen de üniversite içi iktidar ilişkileri nedeniyle göz yumulan intihal, bu şekilde artık göz yumulacak bir durum olmaktan çıktı. Şaşırmadığımız ve üzerine dikkat çekmemiz gereken nokta ise bu yanlış sadece üniversite yönetimleri değil, YÖK, TÜBİTAK ve yargı eliyle kollanırken, ona ilk taşı yurttaş bilimcilerin atmış olduğu gerçeğidir. Türkiye’den uluslarası hakemli dergilerde yayınlanan makalelere teşvik veren TÜBİTAK makale yazarlarına intihal ihtimaline karşı taahütname imzalatmaya başladı [8]. 2006 yılında Oktay Aydoğdu’nun hepsi intihal olan 14 makalesi ile Türkiye’de en çok teşvik alanlar arasında olduğunu da not düşelim [9].

YENİ TEHDİT: İSİM YAZDIRMA
Bilimde sahtecilik ve intihal karşısında geç de olsa oluşmaya başlayan bu farkındalık umut verici olabilir ama henüz hukuki tanımsızlığından kaynaklanan sıkıntılar ortada, kaldı ki her zaman her intihali tespit etmek mümkün olmuyor. Burada bilimcilerin yayın etiğini içselleştirmeleri arzu edilen bir durum olabilir. Yükseköğretim kurumlarımızın ve bilimsel araştırma için teşvik veren kurumlarımızın intihal ve bilimde sahtecilik karşısında bilinçlenmeleri, intihalcileri bu içselleştirme sürecine sürükleyebilir, her ne kadar böylesi kurumsal baskılar rahatsız edici olsa da.

Şimdi ise karşımızda daha büyük bir tehdit duruyor. Bu seferki tehdit ise “isim yazdırma”. İçeriğinde etiksel sorun bulunmayan yayınlarda, katkısı bulunmayan kişilerin isimlerinin yazar olarak geçmesi. Bu sorun, özellikle Türkiye’nin yakında üyeliğe geçeceği Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi CERN menşeili yayınlar ile yakından ilgili. CERN’deki deney gruplarından çıkan yayınlarda o deney grubunda çalışan herkesin adı ekleniyor. Böylece bir makaledeki yazar sayısı yüzlerle (bazen 3 bin civarında!) ifade edilecek rakamlara ulaşıyor. Deney gruplarına ise üniversiteler veya araştırma enstitüleri yıllık aidatlar ödeyerek üye oluyorlar. Türkiye’den bu şekilde TAEK’in ödediği aidatlar ile CERN’de araştırma yapan 140 civarı araştırmacı mevcut. Araştırmacıların ya da doktora öğrencilerinin bir kısmı buradaki deneyler esnasında nöbet tuttukları için deney sonucunda ortaya çıkan makalelerde, haklı olarak, katkı sahibi olarak adları geçiyor, ancak bu durum bazen suistimal ediliyor. Örneğin, yıllardır teorik hesaplar yapan bir araştırmacının adı hiç ilgisi olmadığı halde deney için gerekli kalibrasyon sonuçlarında çıkan makalelerde geçebiliyor. Bunun tek nedeni ise o araştırmacının adının ödenen aidatlar karşısında deney grubunda yer alması. Böylece bir kişinin adı, nöbet tutmak gibi bir katkısı olmadan dahi, ismi deney grubuna yazdırıldığı için, bir yıl içerisinde onlarca makalede geçebiliyor. Kimin o deney gruplarında adının geçeceği ise kişilerin araştırmacı rollerinin dışında, daha çok karşılıklı çıkar ilişkilerinin belirlediği koşullar içinde belli olan bir durum. Bu durum ilk başta bir sorun gibi görünmeyebilir. Türkiye’de akademik terfinin kağıt üstünde görünen akademik performans göstergelerine bağlı olması,içeriğin ve o içeriğe katkının ise önemsenmemesi, söz konusu “isim yazdırma” durumlarının ciddi haksızlığa yol açmasına neden oluyor hatta bu yolla kendi üniversitelerinden yayın performans ödülü alan öğretim üyeleri var.

Yine CERN örneği üzerinden gidersek, bir projeye dahil olmuş araştırmacının ismi 9 ay gibi kısa bir sürede 60’ın üzerinde makalede geçtiği görülüyor, bu durumda kendi çalışmalarını kendi yürüten ama içerik olarak hem daha zorlu hem daha zengin işler çıkartan başka bir fizikçi gerek atama gerekse akademik terfi sırasında dezavantajlı duruma düşüyor. Akdemik ilerlemenin bu tür bürokratik anlayışla mümkün olmayacağı aşikar. Bir bilimcinin adının bir makalede yazar olarak geçmesi tek kriter olmamalı, yapılması gereken şey ise atama ya da terfi durumlarında bilimcilerin söz konusu araştırmalara dair katkılarının ne olduğunun belirlenmesi.

Bilimsel üretkenliği bu tür Taylorist yöntemler ile geliştirilmeye çalışılması, akdemisyenlerin yayın performansı ve bunu tarif eden biyografik verilerin akademik terfilerde önemli rol oynaması bilimsel gelişmenin önündeki en önemli tehdit olarak duruyor. Bu sadece intihale neden olacağı için değil, her geçen gün eğitimde ve yüksek öğretimde özelleştirmenin hız kazanması, gittikçe çoğalan özel üniversitler aracılığı ile performansı yüksek, yani teşvik alma sıklığı yüksek akademisyen ve araştırmacı modelini özendirdiği için. Bunun sonucunda bilimsel üretkenliğin ve gelişimin en önemli ihtiyacı olan bilimsel özgürlük, montaj hattına giren fabrikasyon bilim ve onu teşvik edecek kurumların yatırım tercihleri karşısında yok olmakta ve sanayi-üniversite işbirliği ve ulusal prestij için gibi söylemlerle oluşturulmaya çalışılan yeni üniversite ve bu yönde üretilen politikalarla yurttaş bilimci yok edilmekte ve yerine girişimci bilimci ikame edilmeye çalışılmaktadır. Üniversitelerimizde gittikçe kalitesi düşen lisans eğitimi ve öğrenci yetiştirmenin ve ders vermenin akademisyenlerin gözünde angaryalaşması bu politikaların neden olduğu yan hasarlar değildir, bilakis öğrenciler bu politikaların mağdurlarıdırlar.

[1] “arXiv.org: 65 admin withdrawals”, http://to.ly/9esD
[2] “Plagiarism detection in arXiv”, http://to.ly/9esF
[3] Nature 449,8 (06.09.2007) “Turkish physicists face accusations of plagiarism”, http://to.ly/9esG
[4] Nature 449,658 (11.10.2007) “Plagiarism? No, we’re just borrowing better English”,
http://to.ly/9esJ
[5] Türkiye’de Bilim Sahteciliği-blog, http://to.ly/9esM
[6] Phys. Rev. D 77, 029901(E) (2008), Retraction, http://to.ly/9esN
[7] İhsan Yılmaz şu anda ÇOMÜ rektör yardımcılığı görevini yürütmekte.
[8] İmzalattırılan taahütname: “ Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik Programı (UBYT) başvurusunda verdiğim bilgilerin doğruluğunu ve başvuru konusu yayınımın akademik yayıncılık ile ilgili; uydurma (fabrication), çarpıtma (falsification), aşırma (plagiarism), dublikasyon (duplication), dilimleme (least publishable units) vb. gibi uluslararası etik kurallara aykırı hususlar içermediğini beyan ve taahhüt ediyorum. Aksi durumun tespiti ve onaylanması halinde ilgili yayınım hakkında UBYT kapsamında gerekli işlemlerin yapılmasını kabul ediyorum.”
[9] UBYT istatistikleri, http://to.ly/9esS

hancerlioglua@gmail.com

BİLİMDE AHLAKSIZLIĞIN GRİ MECRALARI*

A. MURAT EREN
BirGün - kiTaP, Yıl:4, Sayı:92, 8 Ocak 2011

“Yayın sayısı esas olunca, daha fazla yayına sahip bir isim daha az yayına sahip bir ismin karşısında daha iyi bir üniversitede pozisyon sahibi olmak, araştırma bütçesinden daha fazla pay almak, yardımcı doçentlikten doçentliğe, doçentlikten profesörlüğe daha çabuk geçmek gibi ciddi avantajlara sahip oluyor.”

Kapsamın genişliğine ve yöntem zenginliğine rağmen “bilimde hırsızlık” dendiğinde herkesin aklında bir şeyler canlanıyor. Bilimde hırsızlığın nasıl gerçekleştirilebileceğine dair bolca örnek sunan Türk akademisyenlerinin, bu konuda toplumsal bir bilinç oluşmasındaki payları göz ardı edilemez. Bilimde hırsızlığın önü Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’yla kesilmiş durumda. Buna rağmen bu eylemin değerlendirilmesi ve neticelendirilmesinde aksaklıklar yaşandığını biliyoruz. Bilimde hırsızlıkları su yüzüne çıkmış insanların siyasetçi, rektör, enstitü müdürü olduğu bir ülkenin yürütme konusunda sıkıntı yaşıyor olması gayet doğal olmalı. Bununla beraber sayıca az da olsa, bilimde hırsızlığın peşini bırakmayan akademisyenlerimizin gerek anonim gerekse malum kimlikleri ile ortaya koydukları çaba genç bilim insanlarına ve bilim ahlakı aktivistlerine cesaret veriyor.

Bu yazı ile, kemikleşmiş denebilecek seviyedeki hırsızlık vakalarına ara verip, bilimde ahlaksızlığın “bilimde hırsızlık” kadar medyatik olmasa da, uzun vadede en az onun kadar tehlikeli olabilecek bir başka boyutuna değinmeyi, dikkatleri biraz da o tarafa çekmeyi deniyorum. Sizlere Türkiye’den de birçok akademisyenin faydalandığı, tam olarak hırsızlık ya da uydurma olmayan yayınlarla gerçekleştirilen bir akademik ahlâksızlık metodunu tanıtmaya gayret edeceğim. En basit hali ile bu metot, vasıfsız akademisyenlerin çeşitli şebekeler yardımı ile başka hiçbir yerde yayınlayamayacakları makalelerini ‘yayınlanmış’ gibi göstererek akademik puan toplamalarına olanak veriyor. Bir diğer deyişle bilim yerinde sayarken, kimi akademisyenler bu yolla mesleklerinde yükseliyorlar.


AKADEMİK ATAMA KRİTERLERİ VE YAYIN PİYASASI 
Bir alanın en revaçtaki dergilerinde yayın yapmanın güçlüğü, insanların diğer dergi alternatiflerine yönelmelerini normal kılıyor. Bu bilimsel dergi alternatiflerinin sayısı da epey fazla. Örneğin Bo-Christer Björk ve arkadaşlarının bir çalışmasına göre 2007 yılında aktif görünen hakemli bilimsel dergi sayısı 23,750[1]. Bunca derginin kalitesi ve ardındaki kadronun yeterliliği tek tek kontrol edilemiyor elbette. Bir noktadan sonra belirli bir alan için “rüştünü ispatlamış dergi” olmayan dergiler, “diğerleri” şeklinde gruplanmaya başlanıyor ve bilimsel bir yayının önemi ile ilgili bize önemli bir bilgi veren “dergi önemi” kavramı yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bu ise çok tehlikeli bir şey. Çünkü “dergi önemi” ortadan kalkınca yayının önemine dair önemli bir parametre de ortadan kalkıyor. Bir bilim insanının bilim dünyasına katkısı ile ilgili fikir yayınlarının öneminden almak güçleşince ise bu boşluğu ne yazık ki, “makale sayısı” dolduruyor.

İlk bakışta “bir bilim insanının kıymeti onun bilimsel yayın sayısı ile doğru orantılıdır” önermesi doğru gibi duyulsa da, bu yaklaşım gelişmekte olan ülkelerin akademisindeki en ciddi problemlerin çimentosu.

Yayın sayısı esas olunca, daha fazla yayına sahip bir isim daha az yayına sahip bir ismin karşısında daha iyi bir üniversitede pozisyon sahibi olmak, araştırma bütçesinden daha fazla pay almak, yardımcı doçentlikten doçentliğe, doçentlikten profesörlüğe daha çabuk geçmek gibi ciddi avantajlara sahip oluyor.

Yayın sayısını artırma yarışında yapılan akademik ahlaksızlıklar, ne yazık ki sadece “çalmak” ile sınırlı değil. Kanunsuzluğu aşikâr olmayan, tespit edilmesi ciddi uzmanlık ve vakit gerektiren, “hırsızlık” gibi basit bir çerçeveye oturtulamadığı için bilimsel yayın prensiplerine ve bilim etiğine aşina olmayan kişilere anlatması epey güç olan ve sistemin eksiklerinden yararlanan legal ahlaksızlıklar da mevcut.

Bunlardan en tehlikeli olanlarından birisi de şüphesiz sözde bilimsel dergiler ve sözde konferanslar.

Uluslararası bir bilimsel dergi sahibi olmanın, geçerli bir ISSN/ISBN numarası almanın, derginin yönetmeliklerimiz içinde saygın kabul edilen kurumlarca indekslemesini sağlamanın zor olduğunu düşünenler biraz araştırmayla, tüm bunlar için neredeyse sadece İngilizce bilmenin yeterli olduğunu görebilir.

Bu nedenle kurulması çok da zor olmayan, sözde bilimsel dergiler (ve konferanslar) kendilerine ulaştırılan her bilimsel yayını kabul edip belli bir ücret karşılığında yayınlıyor. Böylece bilimsel çalışmalarını hiçbir saygın bilimsel dergiye kabul ettirememiş, ya da bilimsel çalışma yürütme konusunda yeterli potansiyeline sahip olmayan kişiler para karşılığı yayın sahibi oluyor. Bu organizasyonların web sayfalarında ISSN/ISBN numaralarına, akademik komitelerine, kendilerini indeksleyen uluslararası organizasyonlar listesine, telif hakları sözleşmelerine, yayın şablonlarına kadar her şey son derece kitabına uygun görünse de gönderilen çalışmalar hiçbir akademik tetkike tabi tutulmuyor.


ENFORMATİKA'DAN WASET'E YAYIN SERİ ÜRETİMİ 
Bu organizasyonlardan çok büyük bir tanesi de, ardında Türk bir fen bilgisi öğretmeninin olduğu ve http://waset.org/ adresinden yayın yapan “World Academy of Science, Engineering and Technology” isimli organizasyon.

Matematik Dünyası dergisinin 74. sayısında (2007) H. Ökkeş, WASET’in selefi olan Enformatika tarafından düzenlenen bir sözde uluslararası bilimsel konferansa asistanı ile yazdığı tamamen uydurma olan yayını nasıl gönderdiğini ve yayının nasıl kabul edildiğini çok keyifli bir dille anlatıyor [2].

http://www.enformatika.org adresinin geçmiş yıllardaki görüntülerine baktığınızda 29 Mart 2007 tarihli görünümünde sayfanın tepesinde yer alan Enformatika logosunun 22 Nisan 2007 tarihinde bir anda WASET logosuna dönüştüğünü görebiliyorsunuz. Bir süre sonra http://enformatika.org’un içeriğinin olduğu gibi alınıp http://waset.org adresine taşındığı da http://enformatika.org adresinin web arşivi görüntüsüne baktıktan sonra http://waset.org’un konferanslar bölümü ziyaret edilerek görülebiliyor. Organizasyonlar arasında, siber suçlar ve siber dolandırıcılık ile mücadele konusunda deneyimli okurların bu satırları okurken akıllarına gelebilecek ciddi tetkiklere gerek dahi bırakmayacak kadar fazla bağlantı mevcut. Adresler ve isimler bu tip bir alışverişi uzun süre gizlemek mümkün olmadığı için değişiyor. Belki H. Ökkeş’in yazısı Enformatika isminin “kötü reklam” limitini doldurdu ve site kapandı. Belki bu yazı da WASET için aynını yapacak.

Bu sebeple kişilerin, isimlerin, adreslerin pek bir önemi yok. Nitekim bu yazı bir süre sonra okunurken WASET gitmiş yerine başka bir şey gelmiş olabilir. Fen bilgisi öğretmeni sebep olduğu tahribatın vicdani yüküne daha fazla katlanamayarak bu işlerden vazgeçmiş, onun yerini bir başkası doldurmuş olabilir. Bence kritik olan metotları anlamak ve öğrenmek. Aşı niyetine.

WASET bünyesindeki onlarca sözde uluslararası bilimsel dergi ve konferans ile bilimsel ve teknolojik arenada matematikten biyomedikal mühendisliğine, biyolojiden malzeme mühendisliğine değin ayak basmadık yer bırakmıyor ve basılan yayınların hakemli (peer reviewed) olduğu iddia edilerek bir güven uyandırılmaya çalışılıyor. Tabi bu güven dışarıdan bakanlar için. Birden fazla yayın gönderenlerin gerçeğin farkında olmaması çok düşük bir olasılık.

Bu organizasyon dahilinde yayın yapmış olan ya da konferans ve dergilerin bilim komitelerinde yer alan isimlerin neredeyse tamamı Bulgaristan, Hindistan, Pakistan, Fas, Mısır, İran, Gürcistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Sri Lanka, Malezya, Endonezya gibi ülkelerden. Elbette listede Türk akademisyenler de var. Hem de kimileri onlarca makale yayınlamış, bu makaleleri web sayfalarında listelemişler. WASET’in matematik alanındaki sözde dergilerinde bir yılda tam 14 makale yayınlamış olan bir akademisyen hâlâ Uludağ Üniversitesi’nde görev yapıyor. Kendisi bu döngüden çıkar sağlayan binlerce akademisyenden sadece birisi.

WASET hoşa gitmese de bir servis sunuyor ve burada asıl kızılması gerekenler bu servisten faydalanıp, her şeyin farkında oldukları halde bu ilişkiden ahlaksız çıkar sağlayan akademisyenler. Kızılması ve savaşılması gerekenlerin de doğrudan doğruya o kişiler olduğu gözden kaçırılmamalı.

Geri dönüşü olmayan noktaya WASET gibi organizasyonlar sayesinde vasıfsız çalışmalarını yayınlanmış gösteren kişilerin, üniversitelerde kadro sahibi olması ile varılıyor. Basit aramalar ile ulaşabileceğiniz isimlerin özgeçmişlerine bakınca, ülkelerindeki üniversitelerde saygın mevkilerde görev yaptıklarına şahit oluyorsunuz. Muhakkak bu isimler arasından neler olup bittiğinin farkında olmayan ve bir başka bilimsel dergide de yer alabilecek kalitede bir çalışmasını göndermiş olan kişiler de çıkacaktır. Fakat her şeyin farkında olduğu aşikar olanların sayısı hiç de az değil.


BİLİM ÜRETİMİ DEĞİL BİLİMDE "GİRİŞİMCİLİK" 
Yazının başlarındaki “çok fazla bilimsel dergi olması” ve “bilimsel dergilerin değerinin tespit edilmesindeki zorluklar” gibi sebeplerle, yapılan yayınların öneminden ziyade yapılmış yayın sayısının önem kazandığı bir ortamda, tüm doktorası ve doktora sonrası eğitimi boyunca çalışıp beş tane bilimsel yayın yapmış bir kişinin akademik pozisyon başvurusunun, WASET gibi organizasyonlar sayesinde her yıl beş yayın yapmakta olan bir kişi ile başa çıkması hiç de kolay değil. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki orta ve küçük ölçekli üniversitelerde rastlanma olasılığı daha fazla olan bu akademisyen türünün sebep olduğu tahribatın uzun vadeli etkilerinin bilimde hırsızlık vakalarının etkilerinden çok daha ciddi olabileceğini göz önünde bulundurmak, hırsızlık vakaları kadar bu vakaları da araştırmak ve doğasını anlamak çok önemli.

Türkiye’de rektör olan, rektör yardımcısı olan, rektör eşi olan, dekan olan, enstitü müdürü olan, siyasetçi olan isimlerin bilimde hırsızlıkları bir bir ortaya çıkarken, hiçbir zaman yükselme niyeti olmayan ve tek amacı bir üniversitede öğretim üyesi olmak ya da üniversitedeki bir yardımcı doçent kadrosunu yıllar boyunca elinde tutmak olan kişilerin yarattığı kirlilik aynı derecede göze batmıyor. Onlar akademik dünyanın yaşam kaynaklarını bir tümör gibi sömürerek git gide daha ciddi bir alanı kaplarken, akademinin güçlü bireylerinin bu konuya dair ilgisizliği ne yazık ki bu ahlaksız akademisyenlere güç veriyor.


AKADEMİK AHLAKSIZLIK BİLİM DEĞİL KENDİNİ YENİDEN ÜRETİYOR
“Türkiye’de neden bilim üretilmiyor?” diye sorulduğunda akla ilk gelenler arasında hırsızlık vakaları var. Fakat WASET gibi organizasyonlardan beslenerek pozisyon işgal edenler yüzünden dışarıda kalan, özel sektöre yönelmek ya da kolay yoldan bol yayın sahibi olmak arasında tercih yapmak zorunda bırakılan kimselerin “yapamadıkları bilim” pek akla gelmiyor.

“Türkiye’de neden bilim üretilmiyor?” diye sorulduğunda akla ilk gelenler arasında az ödenek ve ödeneklerin bölümler arasında adaletsiz tanzimi gibi sorunlar var. Fakat WASET gibi organizasyonlardan beslenen akademisyenlerin aynı zamanda bilimin yeni neslini yetiştiren, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine sahip olan kişiler oldukları, bir noktada doktorayı bırakmak ya da bilim ahlakı anlayışlarını değiştirmek arasında tercih yapmak zorunda bırakılan öğrencilerin “olamadıkları bilim insanları” pek akla gelmiyor.

Türkiye ne yazık ki başarılı bir bilimsel çalışma yürütüyor olmanın başarılı bir bilim insanı olmak için yeterli olduğu bir ülke değil. Türkiye’nin bilim geleceği, onun bu günkü aydın akademisyenlerinin cesaretine ve sorumluluk bilincine muhtaç. Gelecek nesiller bu günleri sorgularken Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde kıymetli akademik faaliyetler yürütmekte olan bilim insanlarının yetersiz tavrına sitem edecekler.

Bilim ahlakını tesis etmeye çalışırken bu gri mecralarda da mesafe katetmek, WASET gibi organizasyonların takip ettikleri metotları öğrenmeye, bu tür organizasyonlar yoluyla akademik çıkar elde eden akademisyenlere karşı uyanık olmaya, onları açıkça tenkit etmeye bağlı.
http://plagiarism-turkish.blogspot.com/ gibi değerli anonim girişimler hırsızlık vakalarının arşivlenmesini ve bilimde hırsızlık girişimlerinin eninde sonunda ortaya çıkacağını ve kimsenin bu insanları unutmayacağını hatırlatmak açısından çok önemli.

Bilimde hırsızlık dışında kalan ve daha ince bir araştırma ile ortaya çıkarılabilecek bilim ahlaksızlıklarının da ciddiyetle takip edilmesi ve açıkça tenkit edilmesi süreci bir çatı altında toplanarak örgütlü ve koordine çalışan bir yapıya dönüştürülebilir. Böyle bir durumda akademik kariyerini tehlikeye atmaktan çekindiği için bu güne değin bireysel çıkışlar yapmak istememiş olan kişiler de seslerini çıkarmak için cesaret bulabilir.

Nitekim bu konularda ses çıkarmak gerçekten cesaret isteyen bir iş. Bunun belki de en önemli kanıtlarından birisi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde yaşanan usulsüzlüklere karşı tepki gösterdiği için işinden olan, insan hakları ihlallerine ve tehditlere maruz kalan Dr. Tansu Küçüköncü olsa gerek.

Söyleyecekleri olan akademisyenlerin anonim kalmak ya da kariyerinden olmak arasında tercih yapmak zorunda kalmayacağı örgütlenmelerin hayata geçmesi, herkesin bildiğini dile getirmesi şart. Aksi taktirde birkaç üniversitenin dışında Türkiye’nin bilim mecrasının aleni ve gri ahlâksızlıkların yaşam alanı olmaktan kurtulacağı günler bir hayal olarak kalacak.

*
Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu NTV Bilim dergisinin Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.
[1] “Scientific journal publishing: yearly volume and open access availability” http://to.ly/9g2A
[2] “Sahte Konferansa Sahte Bildiri Yolladım” http://to.ly/9g2G

a.murat.eren@gmail.com

BİLİMDE DÜZENBAZLIKLA MÜCADELE

BAYBARS KÜLEBİ
BirGün - kiTaP, Yıl:4, Sayı:92, 8 Ocak 2011


“İntihalin ve akademik sahteciliğin takibinin yapılması ve engellenmesi sadece akademinin kendi sınırları içinde değil bütün toplumu tahakküm altına alan bir zihinsel alışkanlığı yıkmaya yöneliktir.“

Bilimde düzenbazlığın Türkiye ayağını inceledeğimiz bu araştırma dosyasında, genel anlamda akademinin içinde bulunduğu kurumsal ve sosyal yapının bu pratikleri nasıl doğurduğundan, hem yönetmelikler, kanunlar hem de durum incelemeleri aracılığıyla bahsedildi. Bunları da hem yasal arkaplan hem de bunların uygulamasının gerçekleştiği durum örnekleri vasıtasıyla tartıştık. Nasıl ki sorunları doğuran kaynaklar kabaca bu iki kategoride değerlendirilebilirse, akademide düzenbazlıkla mücadele de bu iki koldan yürümetke.

Hukuki boyutun sorunları ve eksikliklerinden, araştırma dosyasının ilk yazısında bahsetmiştim. Yükseköğretim Kurumu'nun (YÖK) işleyişi açısından yapılması gerekenler Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu'nun (DDK) Yükseköğretim raporunda en ayrıntılı şekilde bahsedilmekte[1]. Kısaca tekrarlamak gerekirse, intihal vakalarının takibinin önündeki en büyük engel, YÖK'ün ihbarlara yönelik aldığı “incelemeye gerek yoktur” kararlarıdır. İkincil olarak yasal belirsizlik ve kötüye kullanmanın dışında önünün alınması gereken, güncel uygulamalarda muhbirlerin isimlerinin gizli tutulmaması ve ihbarların doğrudan alakalı kişiye gönderilmesi, incelemelerde konu ilgili verinin bizzat ihbarın muhatabından alınması gibi içtihadi etmenler bulunmaktadır.

Bu uygulama ve önerilerin temelinde elbet ki 12 Eylül sonrası oluşturulmuş 1982 Anayasası'nın içinde barındırdığı YÖK yasasının değiştirilmesi veyahut denetleme ile ilintili varolan yasaların uygulamaya koyulması ve tutarlı bir içtihat oluşturulması yatmaktadır.

Elbet ki problemin kaynağının yasal dayanaklarının düzenlenmesi ve düzeltilmesi bilimde düzenbazlığın engellenmesindeki en önemli gerekliliklerden biri olmasına karşın, tek başına yeterli olmayacaktır. Çözüm olması umutlanan düzenlemelerin, sadece basit bir kanun ve yönetmelik değişikliği şeklinde yapılması şekilci bir çözümden öteye gidemeyecektir. Bu olumlu değişikliklerin gerçekleşmesi, üniversite öğretim ve araştırma personelinin çözümü sahiplenmesi, ve yeni düzenlemeri proaktif olarak işlerliğe koyması, kullanması vesilesiyle anlam kazanacaktır.

İNTİHALE KARŞI SENDİKAL ÖRGÜTLENME
Bu açıdan sendikaların daha doğrusu üniversite çerçevesinde Eğitim-Sen'in rolü çok önemli bir hale geliyor. Bilimde sendikalaşma, iş güvencesini kaybetme ve yıldırma politikaları karşısında sessizliğe zorlanan akademisyenlerin kendi aralarındaki dayanışmalarını sağlanmakta ve mücadelelerini görünür kılmakta. Bunun yanı sıra, özellikle Eğitim-Sen'in rolünün intihal konsunda ne kadar önemli olduğu yakın zamanda, YÖK danışmanı Prof. Dr. İzzet Özgenç örneğinde bir kez daha ortaya çıktı.

Eğitim-Sen, YÖK'e gönderdiği ve aynı zamanda kamuya açık olarak Web üzerinden ulaşılabilecek raporlarında [2], Özgenç'in intihale konu olan eserinin kapsamlı bir incelemesi bulunmakta. Rapora göre Özgenç, 1997 yılında Selçuk Üniversitesinde savunduğu “Suçun Yapısında Kusur” isimli doçentlik tezi, Hans Achenbach'ın 1974 yılında yayınladığı “Historische und dogmatische Grundlagen der strafrechts-systematischen Schuldlehre” kitabından intihal barındırmaktadır. Raporda Özgenç'in Alman Hukuk literatürünün incelendiği kuramsal kısmının ilk otuz sekiz sayfasını Achenbach’ın eserini atıflar, dipnotlar ve tırnak içindeki alıntıları aynen naklederek bu edimi gerçekleştirdiğinden bahsediliyor.

Araştırmayı kendilerinin yapmadığını ancak YÖK'e iletilmesini üstlendiklerini açıklayan Eğitim-Sen, ardından YÖK'ten gelen “incelemeye gerek görülmemiştir” kararının basına yansımasını sağlayarak kamuyu bilgilendirmeye devam etti.

Prof. Dr. İzzet Özgenç ile ilgili yapılan intihal ihbarı ile ilgili YÖK'ten haber alınamamasının yanı sıra, kendisi kurulmak üzere olan Türk-Alman Üniversitesi'ne birinci sıradan rektör adayı olarak gösterildi[3]. Özgenç'in akademideki görevi ile ilgili hikaye burada bitmedi ve 12 Haziran 2010 tarihi itibariyle hem rektörlük adaylığından hem de YÖK görevinden istifa ettiğini açıkladı[4]. İstifasının nedeni beklenmedikti: Özgenç'in açıklamasına göre görevinden ve rektörlük adaylığından, Alman Büyükelçiliğinden gördüğü yüzyüze görüşme baskısı ve dolayısıyla atanmadan bu görüşmenin gerçekleşmesinin “Köşk'e saygısızlık olacağı” nedeniyle istifa etmişti.

İzzet Özgenç örneği, üniversitede örgütlenmenin ve sendikaların önemini göstermekle beraber, esnek çalışma şartlarının Bolonya süreci gerekçesi ile Türkiye üniversitelerinde egemen kılınmasının ve hareketliliği yüksek, geçici iş sözleşmesi olan akademisyenlerin çoğalmasının gelecek yıllarda sendikal örgütlenmeyi daha da zorlaştırılacağı ön görülebilir.

Bilimsel cevap verilebilirlik çerçevesinde işleme konulmak istenen bu uygulamalar, aynı diğer sektörlerdeki emek piyasasında olduğu gibi örgütlenmenin üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanacaktır. TÜSİAD'ın Avrupa Üniversiteler Birliği -Kurumsal Değerlendirme Programı çerçevesinde hazırladığı rapora göre "Doçent ve profesörlerlerin kadro garantisi bulunması, teşviklerin olmaması ile birleşince çoğu durumda rehavete neden olmaktadır."[6]

Bu politikaların üniversitedeki izdüşümüne ilk olarak asistan kadrolarının 50/d'ye çevrilme tartışmalarında rastladık. İzzet Özgenç'in 50/d uygulamasının mimarlarından biri olduğu hatırlandığında, bilimsel düzenbazlığın akademinin kendi örgütlenmesi ile önemli bir bağlantısı daha ortaya çıkıyor. Ayrıca doktora ve master öğrencileri burslu olmalarına rağmen, bir çok üniversitede asistana denk işlerde çalıştırılmaktadır. Üniversite yönetimleri tarafından başarılı bir şekilde kullanılan bu yedek iş gücü ordusu, sendikalaşma hakkına sahip değildir. Tübitak'ın burs düzeyinde destek ile üniversitelere istihdam sağlaması sadece doktora düzeyinde değil aynı zamanda doktora sonrası araştırmacı (post-doc) düzeyinde de uygulanmaya başlanmış durumda. Araştırma bursları birkaç yıla sınırlı olan bu kadrosuz üniversite çalışanlarının, içinde bulundukları hukuki muğlaklık sendikalaşmalarını engellemektedir.

Bu şartlarda sendikalar dışında dernek tipi örgütlenmeler kurularak tüzel kişilik kazanılabilineceği düşünülebilir, ancak işin korkutucu yani şu anki YÖK yasasına göre öğretim elemanlarının dernek üyesi olmaları yöneticilerin iznine tabi olmakla beraber izinsiz dernek üyeliği disiplin soruşturması nedenidir. Bu gerçek bu grubun çalışma şartlarının esnekliğiyle birleştirildiğinde, örgütlenmenin pratikte imkansız olduğu ortaya çıkmakta.

İNTERNETİN GÜCÜ: VATANDAŞIN BİLİM MÜFETTİŞLİĞİ
İntihale karşı denetleme mekanizmalarının işlememesine rağmen, akademisyenler ve üniversite dışı bağımsız araştırmacılar kendi imkanlarıyla hali hazırda doğrudan bir vatandaş denetlemesi gerçekleştirebilmekteler. Bunu en önemli örneklerini web cemaatlerinde görebiliyoruz. Web üzerinden bilgiye ulaşımın kolaylaşmasının en büyük getirisi araştırma yapmanın kolaylaşması olarak düşünülebilir, ve buna dayanarak üniversite kütüphanelerine erişimi olmayan ancak internet bağlantısı olan bireyler de bu bilim denetlemesinde önemli aktörler haline gelebilir.

Bu gelişmenin ülkemizdeki en önemli temsilcisi blogger Tansu Küçüköncü’dür. Bireysel girişimleri sayesinde sadece Cemal Ardıl ve Servet Senyücel'in ceza almasını sağlamamış aynı zamanda “sahte bilimsel konferanslar” düzenlemesi nedeniyle Senyücel'in “kamu görevinden çıkarılma” cezası almasını sağlamıştır [7]. Akademiyi tanıyan ancak organik bağı olmayan bireylerin, üniversite işleyişini bilmeleri ve kurumsal bağımsızlıkları bu konudaki başarılarının en büyük nedeni.

Web devrimi sadece araştırmacı bireylerin girişimlerine değil aynı zamanda sanal cemaatlerin de denetleme konusundaki başarıya ulaşmış girişimlerine sahne oluyor. Yakın zamanda yaşanan bu yöndeki en önemli gelişme Tokyo Üniversitesi'nde çalışan bir Türk araştırmacıyı, Serkan Anılır'ı ilgilendiriyordu.

Olayı hatırlatmak gerekirse, Tokyo Üniversitesinde doktorasını bitirmiş Serkan Anılır, önce araştırmacı olarak sonra da doçent olarak Tokyo Üniversitesi'nde çalışmakta ancak bir diğer yandan çocuklara yönelik populer bilim kitapları yazmaktaydı. İnternetteki özgeçmişinde ve çocuk kitaplarında, Nasa'da çalıştığı ve ardından Japon Uzay Ajansı'nda (JAXA) uzay asansörü projesinin başına geçtiğinden bahsediyordu. Anılır Türkiye'ye gelerek konferanslar veriyor ve burada asansör projesine kendi baskısı ile ATA ismi verildiğini, Nasa'da astronotluk eğitimi aldığını ve şimdi de Jaxa'da Uzay Fiziği Bölümü başında olduğunu söylüyordu. Kendisi mimarlık doktorasının yanında Kozmoloji üzerine yazdığı makaleler ile Cambridge'den fizik ödülleri aldığıyla da övünüyordu. Ancak bunların hepsinin yalan ya da en olumlu bakış açısı ile abartılmış olduğu ve de doktora tezinin yüzde kırkının intihal eseri olduğu ortaya çıkmış ve hem işini hem de doktorasını kaybetmişti [8].

Anılır hikayesinin tümünün ilginçliği, sadece medya kuruluşlarını, üniversiteleri ve de sanayii kandırmasında değil; aksine yalanlarının nasıl ortaya çıktığında yatıyor. Mayıs 2009 itibariyle www.eksisozluk.com'ta (ekşi sözlük), Ağustos 2009 itibariyle Japon forumu ve resim paylaşım sitesi www.2chan.net'in (2chan) bilim boardunda Serkan Anılır'ın gündeme gelmesi, Anılır'ın öne sürdüğü mesleki başarılarının kontrol edilmesine, ulaşıma açık olan makalelerinin ve doktora tezinin incelenmesine yol açtı. Sayıca büyük bir kitleyi seferber edebilen 2chan grubu, kamuya açık olan kaynakları sayesinde kısa sürede elle tutulur verilere ulaştı ve bunları İngilizce bir blogda yayınladı. Bu sayede bu bilgi İngilizce konuşan web cemiyetine ve dolayısıyla Türkiyeli internet kullanıcılarına açılmış oldu. Halihazırda ortaya çıkmış Japon kaynaklara Türkçe dokümanların da katılması, en sonunda Aralık 2009'da Anılır ile ilgili toplanan intihal bulgularının Tokyo Üniversitesi'ne yollanmasıyla sonuçlandı[9]. Tokyo Üniversitesi'nin değerlendirmesini bitirerek bir karara varması 28 Nisan 2010'u bulacaktı ancak bu süreç içerisinde Serkan Anılır kendini eleverecek ayrıntıları silmekle, iddiaları geçiştirmekle meşguldu. Bu süreç üniversitenin 2 Mart'taki açıklamasıyla sonlandı. Anılır'ın doktorası elinden alınmıştı[10].

Türkiye'den ve Japonya'dan internet kullanıcılarının kendi girişimleriyle yaptıkları araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılan belgeler, bunların Japon kullanıcılar tarafından toparlanarak bir şikayet haline getirilmesi ve denetim mekanizmalarının işletilmesi elbette ki ekşi sözlük ve 2chan gibi sanal cemaatlerin, yeni bilgi toplumunun vicdanı olarak ne kadar olumlu bir görev başarabileceğinin en özgün örneği oldu.

Elbette ki şikayet karşısında Tokyo Üniversitesi'nin hızlıca doğru kararı alarak gereğini yapması, kurumsal yapının sağlam güvenilirliği ile ilintili. Tokyo Üniversitesi, doktora tezinin yazım aşamasında kendinden beklenen denetlemeyi düzgün olarak ifa edememesine rağmen, şikayet ve disiplin kurallarını işleterek, kamuya da yansımış nesnel verileri değerlendirmiş ve gereken kararı vermiştir.

Kısacası üniversitelerin işleyişini düzenleyen ve kurallarını merkezi olarak dayatan YÖK'ün değişmesi gerekiyor. Bunun yanında, akademi içinde bu meseleye dair eleştirel aklın devreye sokulması lazım.

İntihalin ve akademik sahteciliğin takibinin yapılması ve engellenmesi sadece akademiyi değil bütün toplumu tahakküm altına alan bir zihinsel alışkanlığı yıkmaya yöneliktir. Güngör Mengi'yi anmak gerekirse "Üniversitelerinde bilimsel hırsızlığın doğal karşılandığı bir ülkenin elbette tüm yaşam alanları soyulacaktır[11]." Aynı şekilde önermeyi farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse, bilimsel hırsızlığı sorgulamayan bir üniversitenin olduğu ülkede her türlü soygun sorgusuz kalacaktır.

[1]Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, ''Yükseköğretimde Gözetim ve Denetim - Yasal Çerçeve ve Uygulamalar'', 14.12.2009
[2]YÖK’e teslim edilen Eğitim-Sen raporu http://to.ly/9g3J
[3]Eğitim-Sen, “YÖK, İntihal İddialarını Görmezden Gelip İzzet Özgenç'e Ödül mü Veriyor?” 17-05-2010, http://to.ly/9g3O
[4]"Köşk'e ayıp olur ben YÖK'um," Akşam, 12.06.2010, (http://bit.ly/hNX1Xq)
[5]Yükseköğretim Kurulu web sayfası, “Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA)- Kurumsal Değerlendirme Programı (IEP) başvuruları başlamıştır” http://to.ly/9g3T
[6]“Türkiye’de Yükseköğretim: Eğilimler, Sorunlar ve Fırsatlar” http://to.ly/9g9y
[7]Plagiarism in Turkey – blog, Servet Şenyücel (http://to.ly/9g4r)
[8]"Numaracı Serkan," Gazete Vatan, 02.05.2010 (http://to.ly/9g4b)
[9]On the career of Dr. Serkan ANILIR – blog, “How was this investigation started,” 20.11.2009, (http://to.ly/9g21)
[10]Tokyo Üniversitesi, basın bildirisi, 05.05.2010 (http://to.ly/9g4h), ve Türkçe çevirisi http://to.ly/9g4m
[11] Mengi, G., "YÖK'ün borcu," VATAN, 01.11.2005

bkulebi@gmail.com

2 Ocak 2011 Pazar

AHLAKSIZLIK KURUMSALLAŞIRKEN

BİLİM VE GELECEK, Sayı 72, Şubat 2010

DR. ŞÜKRAN GÖLBAŞI 

“Üniversitelerinde bilimsel hırsızlığın doğal karşılandığı bir ülkenin elbette tüm yaşam alanları soyulacaktır.”

Güngör Mengi’nin (2005) Vatan Gazetesinde çıkan “YÖK'ün borcu” adlı yazısında geçen yukarıdaki ifade, intihalle ilgili bir çok yazıda alıntılandı. Dayanamayıp ben de alıntıladım. Mengi, bir intihale YÖK tarafından cezai yaptırım uygulanmasını önemli bir adım olarak nitelediği bu yazısında, Prof.Dr.Kayhan Kantarlı’nın “YÖK düzeninde bir ilk olan bu yaptırımın tek olarak kalmaması” gerektiğine ilişkin temennisine değinerek toplumsal olarak temizlenme için şimdi bir eşikte olduğumuzdan söz ediyordu.

Mengi bu yazıda, Prof.Dr.Kayhan Kantarlı’nın birçok yazar ve medya kuruluşuna gönderdiği mektupta söz ettiği; “... aralarında TÜBİTAK bilim ödülü almış, dekanlık yapmış kişilerin ve organize bilimsel sahtecilik yaptıkları kanıtlandığı halde profesör yapılmış kişilerin dosyalarının, YÖK raflarından indirilerek yaptırım uygulandığı gün bu eşiğin geçilerek temiz toplum olmaya doğru bir adım atılabileceği” ifadesine dikkat çekmekteydi.

Mengi’nin yazısının üzerinden 4 yıl geçmiş. Peki biz bu eşiği geçebildik mi? Maalesef geçemedik. Geçebilseydik, en azından bu uğurda çaba göstermiş olsaydık, 2007’de “Nature” skandalı patlak vermeyecekti. Nature dergisinde Eylül 2007 de, uluslararası bilim camiasına intihal olduğu duyurulan 65 makalenin 59 tanesinin son iki yıl içinde gönderildiği tespit edilmiş. Yani tam da, Kantarlı’nın soruşturulmaların derinleştirilmesi için çaba gösterdiği yıllarda. Kantarlı’ya zamanında kulak verilmiş olsaydı, sorgulanmaktan ve yargılanmaktan kaçınılan bu insanlar yüzünden bugün bütün Türk bilim camiası mahkum edilmeyecekti. Nature skandalının üzerinden de 2 yıl geçmiş. Peki bu konuda gerekenler yapıldı mı? Örneğin:


- Olaya adları karışanlar üniversitelerinden uzaklaştırıldı mı?


- Yasal soruşturmanın ötesinde dünya bilim camiasını tatmin edecek yaptırımlar uygulandı mı?


- Şimdiye değin bu konuda yapılanlar, varsa uygulanan yaptırımlar yerel bilim camiasına ve dünya bilim çevrelerine açıklandı mı?


- En azından bunların kimler olduğu açıklanarak dürüstçe bilim yapan Fizikçilerin kendilerine töhmet altında hissetme rahatsızlığı giderildi mi?


- Kamuoyunun vicdanı rahatlatıldı mı?


- Bu insanların intihal makaleler karşılığında TÜBİTAK ve ODTÜ'den haksız yere aldıkları paralar geri ödetildi mi?

Bu soruları döne döne soran sadece bir avuç bilim insanı, iki yıldır yankılanıp kulaklarına dönen yine kendi sesleri. Diğerleri olanları çoktan unutmuş görünüyor, fakat uluslararası bilim camiası hiçbir şeyi unutmadı. Türk akademisyenlerin intihalleri, o yıldan bu yana uluslararası bilim çevrelerinde konuşulmaya devam ettiğine göre yapılanlar her ne ise demek ki yeterli ve inandırıcı olamamış.

Biz her yıl Uluslararası Saydamlık Örgütü’nün, yolsuzlukla mücadele sıralamasında Türkiye’nin yürek burkan yerini izlemeye alışkın bir ülkenin bilimcileri olarak, Nature skandalı ilk patlak verdiği andan itibaren, bu olayın da (artık iyice kirlenmiş olan) halı altına süpürüleceğini zaten tahmin etmiştik. Ne oldu? Gazetelerde basılan çarşaf çarşaf ahlaksızlığın soyağacı profillerinden, dalların ucunda görünen birkaç kişinin uyarılması dışında asıl köklerde görünen isimlerle ilgili soruşturmalar sürüncemeye bırakıldı, yani unutulmaya. Bu halkın çok pislikler kaldırmış sindirim mekanizmasının onu da zaman içinde sindirip alışacağı varsayılarak uyutmaya yatırıldı. Kanıksanan şeylerin sorgulanmaktan kurtulduğunu biliyorlar elbet. Bu ülkenin insanlarının, 12 Eylül yönetiminden bu yana dillendirmeye korktuğu her şeyi yuta yuta sindirim mekanizmaları çöp yuvasına döndü. Bu yavaş yavaş sindirim mekanizmasının literatürdeki adı “kurumsallaşma”dır. Bu ülkenin insanlarına 1980’den bu yana ufak ufak ahlaksızlık-haksızlık-adaletsizlik tabletleri yutturularak, “bir defadan bir şey olmaz” denilerek ahlaksızlık kurumsallaştırılmaktadır. Başka ülke insanlarını sokaklara döken olayların, bu ülkede neden kimsenin kılını kıpırdatmadığını hep merak ederiz ya, nedeni budur.

Bu pisliğin halı altına süpürülmesi geleneğinin yaman takipçilerinden biri olan Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Profesör Dr. Kayhan Kantarlı, bu olay ilk patlak verdiğinden itibaren neredeyse her gün halı altındakilerin envanterini defalarca yazdı, çizdi, konuştu. Bunca çağrı, yöneticilerimizde nedense hiçbir yankı bulmadı. Kantarlı: "... Bu skandalın başlıca nedeni yöneticilerin şimdiye kadar ortaya çıkarılan bilimsel sahtecilikler karşısındaki örtbas etme tutkuları, kayırmacılık ve eğitimsizliktir" diyordu (Münir, 2007). Birkaç sorumlu gazeteci de bu olaya köşelerini açtıkları için eleştiriliyordu.

Duyarlı bilim insanlarının bu olaya karışanların tümüne gereken yaptırımlar uygulana kadar konunun arkasını bırakmamak için oluşturduğu blog ’da yazılanlardan, daha “Nature” intihal olayını dünya bilim camiasına duyurmadan aylar önce, ODTÜ yönetiminin Yüksek Öğretim Kurulu'na yaygın intihale ilişkin şüphelerini bildirdiğini öğreniyoruz. Eğer, YÖK o zaman gereğini yapmış olsaydı, şimdi Türk bilim insanları ABD'nin yüksek öğretim dergilerinin İnternet sitelerinde aşağılanıyor olur muydu? YÖK üstüne düşeni yapmakta gecikti diyelim, peki TÜBİTAK ne yaptı? TÜBİTAK başkanı, skandalla ilgili yapılanları öğrenmek isteyen basına: "Kararı hukukçular verecek" demişti. Hepimiz biliyoruz ki yasal olan şeyler her zaman etik olmayabileceği gibi, etik olmayan bir çok davranışın da yasal yaptırımı yoktur. Bir dönem başbakanının televizyonlara çıkarak “Benim memurum işini bilir” diye gümbür gümbür halkına seslenerek, bizzat gayrı ahlaki yolları teşvik etmiş bir ulusun evlatları olarak, bunun böyle olduğunu hepimiz adımız gibi biliriz. Özal, kendi halkını gayri ahlaki davranmaya teşvik etmekten yargılandı mı ki, biz intihal yapan bilim insanlarını yargıya havale ederek bu sorunun çözüleceğini umuyoruz.

Yasalar yaşamın bütün alanlarını ilgilendiren ayrıntıları düzenlemez, onlar çerçeve hükümlerdir. Ahlaki kararları verebilecek olanlar mahkemeler değil, ilgili kurumların kurulları ve yönetimidir. Maalesef bizim yöneticilerimiz ahlak bilgisi dersinden sınıfta kaldı. Müfredatı bilmediklerinden değil, okuldan asla atılmayacaklarının güvencesini veren bir düzende yaşadıklarını bildiklerinden.

Bu yöneticiler kimler? Başta YÖK, TÜBA ve TUBİTAK’ın yöneticileri olmak üzere, üniversite yönetiminde olan hocalarımız, etik kurul üyesi olan hocalarımız, televizyon ve gazete yöneticilerimiz, bilimsel dergi yöneticilerimiz, esasında tüm bilim camiası. Görevlerini yaptılar tabii ki çizilmiş sınırlara özen göstererek, fakat bu topluma karşı aydın olarak yükümlülüklerini yerine getirdikleri anlamına gelmiyor. İşte tam da bu anlamda ahlaki bir sorgulamada vicdanlarının rahat olmaması gerekir.


“Ne yapabilirler ki?”, diyorsunuz değil mi?


Ne yapılmaz ki? Örneğin:


- Basın, bu sorun çözülene kadar, konuyu gündeminden ve manşetinden düşürmeyebilirdi, çözüm için gereğini yapmayanları her gün ifşa edebilirdi.


- Sayısız TV kanalımız var, her biri bu konuda tartışma açabilirdi, bu olayı vesile bilip eğitim kurumlarımızda çok önemli olan etik davranışların yerleştirilmesi konusunda öncülük edebilirlerdi.


- Bütün üniversitelerimizin öğretim üyeleri dernekleri var. Her birinin dernek başkanları, çeşitli gazete ve dergilere yayınlanmak üzere kınama mesajları gönderebilirlerdi.


- Bütün hocalarımız, aydın olma yükümlülüğünü ve topluma karşı sorumlulukları olduğunu hatırlayıp konu hakkında gazete ve dergilere yazılar yazabilirlerdi.


- Bilimsel dergilerimiz, izleyen sayılarının sunum yazılarına olayı kınayan birer paragraf ekleyebilirlerdi.

Bunlar yapılmadığı gibi, sorunun üzerine giden birkaç hoca ve gazete yazarının uyarıldığını biliyoruz. Bu tür davranışlar insana, hırsızlığın her türünün bildiğimizden de yaygın ve tüm kurumlarımıza sirayet etmiş olduğunu düşündürüyor. Şimdi yazının başında Mengi’den alıntıladığımız ifadeyi tersine çevirelim:

“Tüm yaşam alanları yağmalanmış bir ülkenin üniversitelerinde bilim hırsızlığı elbette doğal karşılanacaktır”

Ahlaksızlığın soyağacındaki isimler takip edilecek olursa, öğretim üyesi, onun yetiştirdiği doktora öğrencisi ve onun yanında yetişmiş doktora öğrencisi şeklinde bir profil ortaya çıkıyor. 1980 askeri rejimi ile topluma yerleştirilen köşe dönmecilik anlayışı, öyle görünüyor ki artık köşe dönmecilik ruhunu gelecek kuşaklara aktaracak eğitici kadrolarını da yetiştirmiştir. Hatırlanacak olursa 12 Eylül askeri darbesinin temel hedefi, eğitim kurumlarımız ve öğretim kadrolarımızdı. Bu dönemde, meslekten men edilen dürüst ve başarılı öğretim elemanları yerine doktorasız profesörler icat edilmiş ve bu insanlar yönetim kadrolarına getirilerek, eğitim sistemi bunlar eliyle dönüşüme uğratılmıştır. Milli Eğitim sisteminin temel referanslarının değiştirilmesi de, öğretici kadroların maaşlarının 7-8 basamak aşağı çekilmesi de hep bu dönemin uygulamalarıdır.

Tabii ki bu bilinçli zayıflatma, güçten düşürme çabalarının bir sonucu olacaktı. Kifayetsiz bilim insanlarının kendilerini var edebilmek için, bir yandan intihal yaparken bir yandan da başarılı bilim insanlarını iptal etmekle (üniversiteden uzaklaştırmakla) meşgul olduğu epeydir bilinen bir şey. Namuslu ve başarılı sayısız hocalarımızın dosyaları soruşturmalarla dolu, belden aşağı iftiralarla meşgul edilerek enerjilerini soruşturma metinlerine harcamaları sağlanıyor. İsmi bizde saklı bir rektörümüz, önce iftira kampanyası başlatıp arkasından 3-4 yıl boyunca soruşturttuğu bir öğretim üyesi için kendisini “Yaptığınız çok yanlış efendim, arkadaşımız nasılsa bunu ispat edecek, çok güç durumda kalabilirsiniz” diye uyaran bir senato üyesine bakınız ne cevap veriyor: “Hiç önemli değil, mahkeme açsın, ispat etsin, şöyle bir 3-5 yıl uğraşsın, o arada biz işimize bakarız.” Bu cevap bile tek başına, hak hukuk tanınmadığının, ahlaksızlıkta nasıl bir kurumsal dayanışma mekanizması işlediğinin bir belgesi. Bazı rektörlerimiz, hukukun dışına çıkarken mahkemelerden korkmuyor, YÖK nasılsa kendilerine soruşturma izni vermiyor. Hocalarımızın bu kadar sessiz kalmasının ardında, her birinin kendi yaşadığı soruşturmalardan öğrenilmiş böyle bir çaresizlikleri de var.

12 Eylül rejimiyle birlikte, bilim insanlarının kendi toplumunun sorunlarıyla ve siyasetle bağı bilinçli olarak koparılmıştır. Kendi geleceğine sahip çıkamayan, ülkesinin sorunlarına yabancılaştırılan bilim insanlarının giderek kendi onurlarına sahip çıkamaz hale gelmesi bir sonuçtur. Ne üzücüdür ki, artık yeni yetişen bilim insanları, söyleyecek bir derdi olduğu için değil, eksik puanları olduğu için makale yazma uğraşı vermektedirler. Tıpkı Özal’ın piyasanın vergi yükünü halkın sırtına sosyalize ederken kullandığı slogan gibi: Bir alışveriş-bir fiş, bir yayın-bilmemkaç puan.Yayın yap puan al, puanlarını biriktir unvan al, sahte yayınla köşeyi diğerlerinden önce dön, makam al.

Ülke ve ekonomi yönetiminde, 1980’li yıllarda yerleştirilen ve yasalaştırılan bireyselleştirme ve kişiselleştirme ilkesi, üniversitelerimize, yönetici kadroların artan yetki donanımı, tekrar tekrar seçilme imkanı, liyakata özen gösterilmemesi, hesap verilmemesi, kurulların hiçe sayılması biçiminde yansıtılmıştır. YÖK’ün üniversitelere çeki düzen vermek amacıyla çıkardığı her bir karar, her bir yönetmelik üniversitelerimizi iyileştirecek yerde olduğundan çok daha gerilere sürüklemiştir. Her bir kararın arkasında piyasa zihniyeti yatmaktadır. Piyasa zihniyeti nitel verilerden çok nicel verilere bakar. Bunun üniversitelerimize en olumsuz yansıması, yayınlara getirilen puanlama sistemiyle öğretim üyelerinin yükseltilmesinde yayın kalitesine değil yayın sayısına itibar edilmesi olmuştur.

Ben bu yazı vesilesiyle bütün hocalarımızı, bilim onuruna daha fazla sahip çıkmaya, bu uğurda daha fazla yazmaya, sadece makale değil, popüler gazete ve dergilerde de yazmaya, daha fazla televizyona çıkmaya davet ediyorum. Bakın o zaman her şey nasıl hızla değişmeye başlayacak. Tek tek geçici iş kontratlarıyla çalışan çok güçsüz bir kesim gibi görünebiliriz. Gücümüzü o kadar da küçümsemeyelim. Söz söylemek, sözünü meşru kılan bir makamda olmak esasında ciddi bir güçtür. Yeter ki susmayalım.Tüfeğe (güce) karşı taş atmak öldürmez şüphesiz, ama onur kurtarır. Söyleyecek sözü de bitmişse başka nesi ola ki bir bilim insanının.

MENGİ, G. (2005) “YÖK'ün Borcu” Vatan ,1 Kasım
MÜNİR, M. (2007) “YÖK İntihal Konusunda Yaz Uykusundan Uyanıyor mu?” Milliyet,19 Eylül
http://plagiarism-main.blogspot.com/

1 Ocak 2011 Cumartesi

YAYIN ETİĞİ, YAYIN BALIĞI VE ARABESK BİR ŞARKI (*)



DOÇ. DR. BURHANETTİN KAYA (**)

Balık bir deniz canlısı olarak yaşantımızda hemen herkesin kabul edeceği bir öneme sahiptir. Bir besin olarak cezbedicidir. İçindeki omega 3 yağ asitleri ile genç kalmanın, sağlıklı olmanın, organizmamıza zarar veren zehirli maddelerden arınmanın, kolesterol sorunundan kurtulmanın vazgeçilmez bir seçeneğidir. Türlü biçimlerdedir. İste pişirilerek yenir, buğulaması vardır. Çiğ çiğ yemek için lüks Japon lokantalarında servet bırakılır. Balıkçıları vardır. Yanı başında salaş lokantaları... Tutkulu bir hobidir avcılığı... o da türlü türlüdür.
Balık, sözcük olarak da yaşamın içinde çok değişik anlamlar yüklenerek süsler söz dağarcığımızı. Berekettir. Şanstır. Çok emek harcamadan, kolay elde edilen -ya da ele gelen- bir şeydir. Argoda yer bulur kendine... Söyleyen söylenene imrenir bazen, haset duyar. "Çok balıksın be kardeşim, Abi ne balıksın be" derken...
Bir de yayın balığı vardır. Bu "yayın"ın "bir şeyi yayımlayıp yaymakla" alakası yoktur. Dip balığıdır. Çamurlu ve bulanık suları sever. Çok kokar. Lezzetli olduğu iddia edilir ama bu lezzete ulaşmak için çok temizlemek ve kokulu bitkilerde bekletmek gerekir.

Bir de argoda yer aldığı biçimiyle yayın balıkları vardır. Bunların balıkla alakası yoktur, "balık" yayınlara sahibi olurlar. Adları yazılır. Hatır için, çıkar için, köprüyü geçenler ve geçene kadar hesap yapanlar tarafından, ya da başka bahaneyle. Emekleri yoktur. Katkıları, çabaları. Başka meslektaşlarının kaleminden çıkan metinleri birleştirip, orasını burasına üleştirip kitap yaparlar. Ya da tiridine bandıkları, para verip aldıkları yazılarla bezedikleri kitaplara süslü süslü adlarını yazarlar. "Balık" bir durumdur. Ve bir Şair'in unutulmaz dizelerine nazire yaparak " Balık gibisin be kardeşim" dedirtmeye zorlarlar adamı. "Yayın balığı"dır onlar.
Yayın balıkları da türlü türlüdür. Avcıdır kimi, kimi toplayıcı, kimide çalar. İntihal ve intihar diyalektiğinde vakur. Çamurda ve dipte yaşadıkları için derinden derinden yaparlar yapacaklarını. Çarpar böler, kesip yapıştırırlar. Ölçmek mi gerekiyor? Ölçerler. Ölçek mi gerekiyor? Ölçüye göre biçerler. Az mı geldi? Çarparlar. Çok mu geldi? Bölerler. "Balık" yayınları olur.

ARABESK ŞARKI VE KÖR ŞARKICI

Günlerdir aklına takılan soruya cevap aramanın yorgunluğu ve merakı nedeniyle uyuyamıyordu. Acaba X hastalığında Y maddesinin eksikliği Z enziminin çalışmasını engellediği için mi zamanla bu hastalığa yol açan harabiyet ortaya çıkıyordu? Acaba sağlıklı beslenmek, yoksulluğu ortadan kaldırmak bu harabiyete yol açan eksikliği ortadan kaldırmak bu hastalığı engeller miydi? X hastalığının farklı klinik alt tiplerinin olması sonucu nasıl etkiliyordu? Günlerdir bu sorunun yanıtını aramak için A hastanesine ekibiyle gidiyor, her hasta ile ayrıntılı görüşme yapıyor, tanılarını netleştirmeye çalışıyor ve bazı ölçekler uyguluyordu. Hastaların uzun süredir hastanede yatması, yıllardır yüksek doz aynı ilaçları kullanmasından dolayı belirtiler karmaşıktı ve hastalık tipini belirlemek çok güçtü. Aynı anda aldığı kan örneklerini santrifüjde ayırıyor ve araştırmasında kullanılacak hale getirmeye çalışıyordu. Günde ancak 10 hastayı değerlendirebiliyordu. Bir yorgunluk atma anında hemşirenin anlattığı öykü ve sorduğu soru kafasını karıştırdı. Şaşkın şaşkın baktı hemşirenin yüzüne... Şöyle diyordu hemşire:
"B Bey. Neden siz günlerdir gelip tek tek hastalarla görüşüp aldığınız kan örnekleriyle bu kadar uğraşıyorsunuz? C beyler geçen Pazar günü geldiler. Akşama kadar tüm hastalardan kan aldılar. Hasta dosyalarındaki tanıları da yazıp gittiler".
Şaşırdı. Araştırmasının sonlanmasından sonra gönderdiği dergi editörleri klinik alt tiplerin belirlenmemiş olmasından dolayı çalışmayı yetersiz buluyor ya da büyük değişiklikler istiyorlardı. Fakat bir günde kan alan grubun araştırması en saygın dergilerden birinde yayınlanmıştı. O araştırmacılar klinik alt tiplendirmeyi gayet mükemmel yapmışlardı.?!!. Şaşırdı. Bunu bir günde o kadar hasta için nasıl başarmışlardı? Alt tipler arasında önemli farklar bulduklarını söylüyorlardı. Ayrıca bir kişide uygulaması 45-90 dakika arasında süren bazı tanı koydurucu ölçekleri de eksiksiz tüm olgulara uygulamışlardı. Hem de bir günde. Çok anlamlı sonuçlar bulmuşlardı. Bu nasıl olmuştu? Çok şaşkındı.

Ben nerde yanlış yaptım? şarkısını mırıldandı farkında olmadan. Hayır der gibi başını salladı ardından. Sordu. Yanlış yapan ben değilsem? Kim? Yanlış ne? Ben kimim? diye sordu. Onlar kimdi? Sordu, sordu.
"Balık" bir yayındı ve "yayın" balığıydı onlar. Dipte, derinde, yüzeyde, orada, burada, belki de her yerde... Avcıydı kimi, kimi toplayıcı, kimi de çalan. Ama her zaman, intihal ve intihar diyalektiğinde vakur.

(*) Bu yazı "Sendrom Akademik Düşünce Platformu" dergisinin Nisan 2007 sayısından alınmıştır.
(**) Gazi Ünv. Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı