YÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2016 Çarşamba

BASIN AÇIKLAMASI : YÖK DİSİPLİN YASA TASARISI HAKKINDA

1. YÖK BAŞKANINA HEM SAVCI HEM YARGIÇ YETKİSİ

TBMM’ne sunulan ve bu günlerde Milli Eğitim Komisyon’unda görüşülmekte olan yasa tasarısı (*) ile, üniversite öğretim elemanlarına ilişkin disiplin mevzuatında yaptığı değişiklikle üniversite özerkliğine öldürücü bir son darbe indirilmesi söz konusudur. 

Önceki YÖK yasasının 53. maddesinde yer alan disiplin mevzuatı hükümlerinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesiyle doğan yasal boşluğun doldurulması amacıyla yapılan yeni düzenleme fırsat bilinerek, YÖK Başkanına hem savcı hem de yargıç olmasını sağlayacak hukuk dışı yetkiler verilmektedir. YÖK Yasasınının önceki halinde yer alan 53/a maddesine göre YÖK Başkanı, Yükseköğretim Kurulu üyeleri ile üniversite rektörlerinin disiplin amiriydi.

Yeni tasarı bu maddede yaptığı değişiklikle YÖK başkanına ayrıca tüm öğretim elemanlarının da disiplin amiri olma yetkisi tanımaktadır.

Tasarıdaki 53/Ç maddesinin (e) bendine göre , YÖK başkanı uyarma cezası gerektirenler dışında daha üstteki tüm cezalara ilişkin bir disiplin suçu işlediği öne sürülen öğretim üyesi hakkında doğrudan soruşturma açabilecek, eğer o öğretim üyesi hakkında üniversitesi (rektör ya da dekan) bir soruşturma başlatmışsa, soruşturma raporu dosya ile birlikte doğrudan YÖK başkanlığına gönderilecek ve bu kapsamda yapılan soruşturmalar sonucunda kınama cezası YÖK başkanınca, kademe ilerlemesinin durdurulması veya birden fazla ücretten kesme cezası, üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezası ile kamu görevinden çıkarma cezası YÖK Yüksek Disiplin Kurulunca (YÖK Genel Kurulu) verilecektir. Siyasi tercihleri yansıtan mevcut atama sisteminde Yüksek Disiplin Kurulu demek YÖK Başkanı demek olduğundan, böyle bir disiplin soruşturması usulü, YÖK başkanının hem savcı hem yargıç durumuna getirilmesi demektir.

Tasarıda sıralı disiplin amirleri (Rektör, Dekan, Yüksekokul Müdürü) yanında ayrıca YÖK başkanına da soruşturma açma yetkisi verilmesi, YÖK’ün öğretim üyelerinin cezalandırılmasında üniversite yönetimlerine son zamanlarda duymaya başladığı güvensizliğin sonucudur. Öğretim üyesi hakkında üniversitesi (Rektör ya da Dekan) soruşturma başlatmış olsa bile, soruşturma raporu ve dosyanın üniversite bir karar vermeden YÖK Başkanlığına gönderilme zorunluluğu getirilmesi bu güvensizliğin kanıtıdır.

YÖK’ün ya da siyasi otoritenin uygulamalarını eleştiren bir öğretim üyesinin eylemini, üniversitesi düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında görüp soruşturma açmaya gerek görmez ya da soruşturma açsa da, ceza verileceği konusunda güvensizlik duyulursa, YÖK başkanlığı derhal tasarıyla kendisine verilen olağanüstü soruşturma açma yetkisini kullanıp o öğretim üyesinin kamu görevinden çıkarılmak dahil mutlaka cezalandırılmasını sağlayabilecektir.

YÖK başkanlığınca yapılacak soruşturma sonucunda kınama cezası dışındaki cezaların Yüksek Disiplin Kurulu’nca verilecek olması YÖK başkanının olağanüstü yetkisini olağan kılmaz. Çünkü siyasi tercihleri yansıtan mevcut atama sisteminde Yüksek Disiplin Kurulu demek YÖK Başkanı demektir. Dolayısıyla bu işleyişte YÖK başkanının hem savcı hem de yargıç durumunda olacağı açıktır. 


Sonuç olarak söz konusu yasa tasarısıyla disiplin soruşturmaları için YÖK başkanına hem savcı hem de yargıç kılacak şekilde tanınan olağanüstü yetkiler hukukun temel ilkelerine aykırıdır. Tasarı aynen yasalaştığı takdir de üniversite özerkliği tamamen ortadan kaldırılmış ve üniversitenin suskunluğu uzun yıllar değiştirelemez şekilde pekişmiş olacaktır.

Üniversitesi susturulan bir ülkenin gideceği yer ise ortaçağ karanlığından başka bir şey değildir.

2. TASARIDAKİ İNTİHAL TANIMI BİLİMSEL HIRSIZLIĞIN CEZALANDIRILMASINI OLANAKSIZ KILACAKTIR.

İntihal (bilim hırsızlığı), önceki disiplin mevzuatında olduğu gibi yeni tasarıda da en ağır ve onur yüz kızartıcı suç olarak yer almış ve cezası da olması gerektiği gibi “üniversite öğretim mesleğinden çıkarılmak” olarak belirlenmiştir.

Ancak, Üniversite öğretim mesleğinden çıkarılmayı gerektiren fiil tasarının 27/b/5 maddesinde öyle bir tanımlanmıştır ki, intihalcilere cezadan kurtulmak için adeta bir sığınak yaratılmıştır.

Cezai yaptırımı üniversite öğretim mesleğinden çıkarma (ya da bir ara getirildiği gibi kamu görevinden) çıkarma cezası olan intihal, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı nedeniyle şu anda işlevsiz olan önceki disiplin mevzuatında evrensel bilim etiği ilkelerine uygun olarak "bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi göstermek" diye tanımlamıştı.

Bu evrensel tanım, disiplin mevzuatının yeniden düzenliği söz konusu yasa tasarısında değiştirilerek şu şekle sokulmuştur.

(İntihal), kasten başkalarının özgün fikirlerini, metodlarını, verilerini veya eserlerini bilimsel kurallara uygun biçimde hiç atıf yapmadan eserin bütünü dikkate alındığında önem arz edecek şekilde kısmen veya tamamen kendi eseri gibi göstermektir”.

Önceki düzenlemelerde intihalin gerçekleşmiş sayılabilmesi için, evrensel tanımına uygun olarak “kaynak göstermemek” dışında başka bir koşul aranmazken, tasarıyla getirilen yeni düzenlemede, intihalin gerçekleşmiş sayılması için kasten yapılmış olma yani “kaynakları bilinçli bir şekilde göstermeme” / “kasten aşırmış olma” ve “eserin bütünü dikkate alındığında çalıntıların önem arzetmesi” gibi koşullar getirilmiş olması son derece dikkat çekicidir.

Açıkçası tasarıdaki üniversite öğretim mesleğinden çıkarma gibi onur kırıcı ve son derece ağır bir ceza gerektiren intihal eyleminin ne olduğunu açıklayan ifade, sanki intihali değil de intihal suçundan kurtulma ya da kurtarılma yollarını tarif etmektedir. İntihalle suçlanan bir öğretim elemanı bu tarifi uygulayıp kendisini, “sehven kaynak göstermediğini” söyleyerek, “başka eserlerden kaynak göstermeden yaptığı alıntıların çalışmasının bütünü dikkate alındığında son derece önemsiz kaldığını” ileri sürerek, ya da yüzde yüz aşırma olan tezler ve makaleler için yapıldığı gibi, “tezimi/ makalemi başka bir eserden aldığım doğrudur, ancak ben bunları nereden aldığımı açıkça yazdım” diyerek savunabilecek ve bu savunma ilk başkanı hakkındaki intihal suçlamasından başlayarak, 34 yıldır geleneksel olarak intihali yok göstermeye odaklanmış YÖK sistemi tarafından kabul edilip aşırmacı kolaylıkla aklanabilecektir.

Kaynakları sehven göstermedim” diyerek aklanma olanağı sağlanması, aşırmacılara “sehven intihal sığınağı” diyebileceğimiz bir sığınak sunmak demektir. Evrensel bilim ahlakı normlarında bilimsel aşırmacılığı kasıt unsuru arayarak “sehven intihal sığınağı” içine sokmaya çalışan çarpık bir anlayışa yer yoktur. Her şeyden önce intihalin “kasten”i, “sehven”i olmaz. İntihal, yani aşırmak bilinçli bir eylemdir. Çünkü söz konusu aşırmayı yapan kişinin, aşırma yaptığı eserin bir sahibi olduğunu bilmemesi olanaksız olup aşırmacı, yazarı belli bir eserden bilerek aşırır ve bulunduğu akademik ortamda kendininmiş gibi kullanır. Girdiği evden çaldığı mücevherleri satarken yakalanan bir hırsız, mahkemede “bilmeden yanlışlıkla-sehven aldım” ya da “sahipsiz sandım, bir kastım yoktu” diyerek cezalandırılmaktan kurtulabilir mi?

Sonuç olarak söz konusu yasa tasarısında intihalin gerçekleşmiş sayılmasının “kaynak göstermemek” dışında, yukarıda açıklandığı türde etik dışı koşullara bağlanması, bir anlamda şimdiye kadarki örtbas etme yöntemlerinin nasıl işlediğini göstermektedir. Akademik ahlaka aykırı olan bu örtbas etme yöntemleri, tasarı aynen yasalaşacak olursa disiplin mevzuatına da yazılmış olarak adeta meşrulaştırılarak eleştirilemez kılınacak ve şikayet / dava konusu yapılmasının önü kesilmiş olacaktır. YÖK düzeninin şimdiye kadar ki uygulamalarıyla katlettiği bilim ahlakının bir gün yeniden canlanıp akademik yaşamdaki yerini alması isteniyorsa tasarıdaki söz konusu koşullu intihal tanımından derhal vazgeçilmelidir.

Kamuoyunun bilgisine sunulur. Saygılarımla.
 
Prof. Dr. Kayhan Kantarlı
Em. Öğr. Üyesi
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) İzmir temsilcisi

Gsm: (0532) 630 14 73

(*) “Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”

18 Ekim 2014 Cumartesi

Akademik özgürlük neden gerekli?

Prof. Dr. GÖKHAN ÇETİNSAYA - YÖK Başkanı

Bir kaç hafta önce (28 Eylül 2014) bu sayfalarda yazdığım “YÖK yok olmalı mı?” başlıklı yazıda, YÖK’ün yahut YÖK düzeninin mevcut haliyle devam edemeyeceğini, bir an önce çağdaş Türkiye’nin ve küresel dünyanın beklentilerine ve ihtiyaçlarına uygun bir kuruma dönüştürülmesi gerektiğini belirttikten sonra ‘ama’ diye eklemiştim. “Ama, yükseköğretimin sorunları bitmeyecek” deyip önümüzde duran iki temel meseleyi, nitelikli büyüme ve akademisyen yetiştirme konularını vurgulamaya çalışmıştım.

Bu yazı üzerine sosyal medya dahil bir çok kanaldan çok sayıda görüş ve yorum aldım. Bunlardan biri, 2006 sonrası kurulan üniversitelerimizden birinde çalışan genç bir akademisyen. Uzun bir mektupla, doktora sonrası akademik hayatta yaşadıklarını, üniversitede yönetici konumda olanların mevzuattan ve teamülden aldıkları güçle akademisyenlere nasıl mobing uygulayabildiklerini, mevcut akademik kültürün olumsuz taraflarını örneklerle anlatıyor ve mektubunu şu soruyla bitiriyor: “Hocam, yeni YÖK, bu türden hikayelerin bir daha asla yaşanmayacağı bir YÖK olabilecek mi?”

Ben de bu soruya cevap vermek vesilesiyle, geçen yazıda değinemediğim diğer bazı meselelere de değinmek istedim. YÖK ‘yok olduktan’ sonra da önümüzde durmaya devam edecek bir mesele daha var: akademik kültür ve etik meseleleri.

Akademik etik

Çuvaldızı kendimize batıralım; bugün akademik hayatımızda bazı etik sorunlar var. Arabasının lastiklerini asistanlarına taşıtan öğretim üyeleri; ÖYP asistanlarını yıldırıp pes etmeye zorlayan kürsü hocaları; disiplin yönetmeliklerini öğretim elemanlarına karşı bir mobing aracı olarak kullanan üniversite yöneticileri; bölümdeki arkadaşı kendisinden önce doçent olamasın diye asılsız intihal başvurusunda bulunanlar; atama-yükseltme kriterlerini aşabilmek için sahte atıf dergisi ve sahte makale yayımlayanlar; akademik özgürlüklerini kullandıkları için ‘durumdan vazife çıkararak’ meslektaşlarını tasfiye ya da jurnal etmeye çalışanlar. Bunların hepsi sayıları az da olsa bizim akademik camiamızın mensupları. Ve bizim mesleğimizi ve akademik hayatımızı yüceltebilmek için bu gerçeklerle yüzleşmemiz ve hep birlikte başa çıkmaya çabalamamız gerekiyor. Bu da sadece kurumlarla, yasalarla, yönetmeliklerle olabilecek bir şey değil. Bizlerin hep birlikte, ortak bir bilinçle hareket ederek çözebileceğimiz bir mesele. Bu konuda bir ilk adım olarak hazırlanan, “Yükseköğretim Kurumları Etik Değer ve Davranış İlkeleri” çalışması yakında herkes için ortak bir referans metin olması için bütün akademik camia ile paylaşılacak.
 
Akademik kültürün bir parçası olarak etik sorunların yanısıra, bir de akademik özgürlükler meselemiz var. Akademik özgürlüklerin temini bir çok bakımdan önemli. Bir kere akademinin geleceği için. “İyi, doğru ve güzeli aramak” ve “insan, toplum ve doğayı anlamak” idealleri doğrultusunda şekillenen, bu doğrultuda medeniyetler tarihine önemli katkılarda bulunan üniversiteler, günümüzde küresel dünyanın bilgi toplumu paradigması içerisinde de etkin bir konum kazanmışlardır. Dünya tarihine baktığımızda ister Doğu’da ister Batı’da, ister medrese ister üniversite adıyla olsun yükseköğretim kurumlarının bulundukları topluma ve insanlığa katkılarının ancak akademik özgürlükler bütün boyutlarıyla ve serbestçe yaşandığı zaman mümkün olabildiği açıktır.

İkinci olarak, bilim adamının var olabilmesi için ifade, düşünce, araştırma hürriyeti, kısaca akademik özgürlükler, tabir caizse hava gibi, su gibidir. Ancak bu havayı iyice soluyabilir, bu suyu kana kana içebilirsek, üniversitelerimizi de özlediğimiz noktaya getirebiliriz. Bilim için, bilimsel ilerleme için akademik özgürlükler şarttır; bu hem hocalar hem de öğrenciler bakımından böyledir, vazgeçilmezdir. Nitekim, bu düşünceleri bütün kamuoyuyla paylaşabilmek ve akıllardaki tereddütleri giderebilmek için 6 Kasım 2013’de “Akademik Özgürlük Bildirgesi”ni bütün kamuoyuyla paylaşmıştım . Eğer akademisyenler bu iklimi yaşayamazsa, sadece üniversitelerin geleceği için değil, ülkemizin yarınları için de endişe duymamız gerektiğini düşünüyorum.

Bizi akademik özgürlüklerin niçin önemli olduğuna dair üçüncü argümana da bağlayacak olan bu son cümleyle ne kastediyorum? İster yaklaşık son 40 yılda ülkemizde yaşanan sorunlar bakımından düşünelim, ister ülkemizin 21nci yüzyıldaki yürüyüşünü hayal ederek düşünelim, bu sürecin sağlıklı bir biçimde yaşanabilmesi her şeyden önce Türkiye toplumundaki farklı kültür ve anlayışların bir arada, müzakere halinde ve sürekli etkileşim içerisinde bulunabilmelerine bağlıdır. Bu bakımdan üniversiteler, öncü fikirlerin, barışçı gelecek tasavvurlarının, demokratik bir biçimde bir arada yaşama kültürünün yeşerdiği ve savunulduğu mekânlar olarak ülkemizin yaşadığı sorunların çözülmesi için çaba sarf etmek, itidali ve müzakereyi savunmak durumundadırlar. Üniversiteler, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel meseleler hakkında etkin araştırmaların, gerçek fikirlerin, sahici gelecek senaryolarının üretildiği mekanlardır. Bugün ülkemizde toplumun, doğanın, mekanın ve kültürün mahiyeti ve muhtevası hakkında farklı düzeylerde, birçok tartışmanın sürdüğünü görüyoruz. Üniversitelerimizin ülkemizdeki tartışma ve müzakere kültürüne katacakları çok önemli değerler olduğunu ve bütün üniversite mensuplarına bu noktada çok ciddi sorumluluklar düştüğünü düşünüyorum. Toplumun içinde sosyalleşen, toplumun sorunlarını önemseyen ve onlara farklı çözüm alternatifleri geliştirebilen bireyler olarak araştırma ve eğitim gündemlerimizle fikir, teori, soru ve araştırmalarımızla ülkenin ve toplumun bütün meseleleriyle ilgilenmek durumundayız.

Teori ve pratik bağı

Bu manada, üniversite mensuplarımızın doğaya, mekana, tarihe, topluma, kültüre, geleceğe ilişkin çeşitli kitle iletişim ortamlarında görüş beyan etmeleri anlamlıdır ve değerlidir. Fakat üniversite mensupları sadece bununla yetinemezler. Çünkü üniversiteler aynı zamanda araştırmaların, uzun dönemli çalışmaların mekanıdır. Bu nedenle üniversitelerimizin bu süreçte atmaları gereken en önemli adım insanlığın ve toplumun meselelerine uzun dönemli araştırmalarla katkı vermesi, tartışmaların düzeyini ve kalitesini artırmasıdır. Üniversite mensupları olarak bizlere düşen “farklılıklardan korkulmaması” ve “dogmatizmden kaçınılması” gerektiğini savunmaktır.

Bu konuda sayın Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Samsun 19 Mayıs Üniversitesi akademik yıl açılışında yaptığı konuşma her bakımdan yol göstericidir:

“Tarih çok hızlı akıyor ve daha hızlanacak. Hepimiz statik düşünce yerine özgür, üretken ve geleceğe perspektif, vizyon getiren düşünce biçimini geliştirmek zorundayız. Üniversitelerimizin bu hızlı akışa intibak etmesi şart. Eğer bir toplumda tarihin akışını, nabzını, bu akışın seyrini tutabilecek teorik üretim yoksa bir müddet sonra siyaset ve uygulama, iktisat, hukuk, her alandaki uygulama, o nabzı tutamadığı için noktasal ve tamamıyla birbirinden kopuk hamleler şekline dönüşebilir. Toplumsal gelişmeyi sistematik hale getirecek olan zihin, teori kurabilen zihindir. Öte yandan, eğer teori pratikten kopuk olursa, yani üniversitelerimiz çok teorik tezler üretip sosyal pratiği, ekonomik dönüşümü, sosyolojik ve siyasal yeniden yapılanmayı Türkiye ve çevresinde ve bütün dünyada takip edemiyorsa bir müddet sonra teori donuklaşır, ideolojileşir ve öğretim üyeleri çok öncelerde, onlarca, yüzlerce yıl öncesinde ortaya konan ideolojilerin zihni esiri haline gelir.”

“Düşünce özgürlüğü bir ülkede öğretim hayatının ve teori üretiminin ana zeminidir ve bunu sağlayacak olan siyasettir. Ben buradan bütün üniversitelerimize seslenerek söylüyorum, üniversitelerimizde düşünce özgürlüğünün en önemli sahipçisi olmaya kararlıyım, bir üniversite öğretim üyesi olarak. Hiç kimse üniversitelerimizde düşünce özgürlüğüne, farklı kanaatlerin ve düşüncelerin ifade edilme özgürlüğüne sınır getiremez. Bu üniversite dışından da gelebilir bazen de üniversite içinden. Şu veya bu grubun baskın ağırlığı veya etkisiyle farklı düşüncelerin, azınlıkta kalmış olabilecek düşüncelerin de bastırılmasına izin veremeyiz. Üniversiteler, şu veya bu kanaatin kendisini kadrolaştırdığı yerler değil, çok değişik sayıda fikrin yan yana yaşayabildiği yerler olduğunda biz özgür üniversiteden bahsedebiliriz.”

Alan araştırması eksiği

Tabii bir de madalyonun öbür tarafına bakmakta fayda var: Bugün üniversitelerde, akademiyenlerde gerek akademik özgürlükler konusunda gerekse toplumun meseleleri ile hemhal olma konusunda bir tedirginlik, çekingenlik olduğu doğrudur. Bunu 2013 İlkbaharında, Çözüm Süreci bağlamında yaptığım Doğu, Güneydoğu başta olmak üzere Anadolu’daki ziyaretlerimde yakından gözlemledim. Bu tedirginliğin bir sebebi de, hadi öncesinde üniversitelerde yaşananları bir tarafa bırakalım, Türkiye’de son 40 yılda yaşananları gözden geçirelim. Bir akademik camia düşünün; 1970’lerde akademisyenler can korkusu içindeydiler, suikasta uğrayanlar oldu, kimisi sakat kaldı, kimisi öldü. 1980’lerde nice hocalar işten atıldı. 1990’larda nice hocalar baskı gördü, fişlendi. Kimisinin tezleri reddedildi, kimisinin atama ve yükseltilmesi engellendi. Son 40 yılın büyük kısmında alan araştırması yapmak güvenlik bakımından sakıncalıydı; bazı konuları çalışmak ise devlet bakımından sakıncalıydı. Bırakın Kürt meselesi çalışmayı, II. Abdülhamid dönemi yahut dinin toplumdaki yeriyle ilgili herhangi bir konuyu çalışmak bile sakıncalıydı. Zaten Kürt meselesi yahut Ermeni meselesi diye bir şey hiç yoktu! Devletin çizdiği sınırlar dışında çalışma yapanlar cezalandırılırken; devlete hizmet etmek amacıyla, onun gösterdiği istikamette çalışma yapanlar ise devlet her fikir değiştirdikçe kenara atıldılar. Bunların hepsi biz yaşarken, bizlerin gözleri önünde oldu. Bütün bu süreçleri yaşayan bireylerde bugün bir çekingenlik yahut tedirginlik olmasını doğal karşılamalıyız. Ancak 21. Yüzyılın eşiğinde bu tedirginliği üzerimizden atmalı ve insanlığın tarihsel yürüyüşündeki asli rolümüze dönmeliyiz. Amacımız bundan sonra böyle şeylerin asla yaşanmaması için gayret göstermek, akademik kültürün, akademik özgürlükler ortamının, akademik yaşam kültürünün sağlıklı olması için elimizden gelen gayreti göstermek olmalıdır.

Ülkemizin yükseköğretim sisteminin ileriye gitmesi için birkaç koşula ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Biri iyi bir planlama, koordinasyon ve kalite güvencesi sistemi; diğeri fiziki altyapımızı, bilişim sistemizi ve laboratuarlarımızı iyi oluşturabilmek; bir diğeri en parlak öğrencilerimizi ve insan gücümüzü akademiye çekebilmek ve en vazgeçilmezi akademik özgürlükler, düşünce, ifade, bilim ve araştırma özgürlüğü. Ancak bunların hepsi bir araya geldiğinde ülkemizin yükseköğretim sisteminin verimli işleyebileceğini ve ülkemizin 21nci yüzyıldaki yürüyüşüne olumlu katkı verebileceğini düşünüyorum.

Özgür ve nitelikli bir akademik ortamın varlığı, daha güzel, daha müreffeh, daha demokratik bir Türkiye’nin de teminatı olacaktır.

19 Kasım 2013 Salı

YÖK'ün "Akademik Özgürlük Bildirisi"ne İtirazımız Var

6 Kasım'da YÖK, bir "Akademik Özgürlük Bildirisi" yayımladı. Bilimin, araştırmanın ve düşüncenin özgürlüğünü garanti altına alması gereken bir kurum olarak YÖK, bu bildiriyle 12 Eylül'ün mirasını devraldığını açıkça gösterdi. YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya'nın kamuoyuna açıkladığı bu bildiri, uluslararası akademik kuruluşlar tarafından benimsenmiş evrensel etik ve akademik özgürlük kurallarını yansıtmadığı gibi, bu bildiriyle Türkiye'deki akademisyen örgütlerinin üniversitelerde yaşanan hak ve özgürlük ihlalleri konusunda yayımladığı çalışmalar da bilinçli bir biçimde görmezden gelindi.

YÖK Başkanı Çetinsaya, eski vesayet sisteminin bittiğini, tüm kurumlarda yaşanan hesaplaşmayı doğru okuyamayanların kargaşa yarattığını ve YÖK'ü protesto ettiğini, ancak artık akademide kaliteye odaklanıldığını öne sürüyorsa ve bu kalitenin göstergesi olarak da bu "Akademik Özgürlük Bildirisi"ni sunuyorsa eğer, demek ki;

sayıları binlerle ifade edilen öğrenciler üniversitelerde soruşturmalara uğrarken ve eğitim haklarını kaybederken,
– güvenlikleştirme politikası çerçevesinde karakollar artık üniversitelerin içine taşınırken,
sakıncalı bulunan konularda çalışan ya da sendikalı olan öğretim elemanları işlerini kaybederken,
–kamusal sorumluluklarını yerine getirerek bilgi ve bulgularını paylaşan hocalar olmadık suçlamalarla savcıların önüne atılıp ellerinden çalışma olanakları ve laboratuarları alınırken,
rektör, dekan ve enstitü müdürleri yüksek lisans veya doktora mülakatlarına müdahale ederken,
– dekanlar, öğrenci ve öğretim elemanlarını twitter ve facebook üzerinden takip edip fişlerken,
taciz, hakaret, intihal, rüşvet ve sahtekârlık gibi birçok suçun işlendiği sabit olsa da yöneticiler hakkında iktidar yanlısı oldukları için asla soruşturma dahi açılmazken,– üniversiteler en kötü kapitalist işletmelerden daha kötü şartlarda taşeron işçi çalıştırırken,
farklı kimliklere yönelik ayrımcı görüşlerini bilimsel bir tespitmiş gibi açıklayan öğretim üyeleri hâlâ üniversitede kalabilirken
 
yaşanan tüm bu hak ve özgürlük ihlallerine itiraz edenler, YÖK Başkanı'na göre aslında yenilikleri ve nitelik artışını doğru okuyamadıkları için hayal görüyorlardı.

Bizim bu yenilik ve nitelik artışı iyimserliğine itirazımız var: Üniversitelerin her dönemde çeşitli baskı ve hak ihlallerine sahne olduğu iddia edilebilir. Hatta yukarıda küçük bir kısmını saydığımız bu örneklerin, "münferit vaka" olduğu sanılabilir. Ancak yeni dönemin çok belirgin bir özelliği var: YÖK, Çetinsaya'nın basında yer alan "bir koordinasyon merkezi" iddiasının aksine düşünce, bilim ve araştırma özgürlüğünü çiğneyen bir kontrol mekanizmasına, devlet aklını toplumun tüm damarlarına yaymakla mükellef bir baskı ağına dönüşmüş bulunuyor.

YÖK'ün bizimle aynı şeyi görebilmesi için yine kendileri tarafından 144 üniversite rektörlüğünün verdiği bilgiye dayandırarak oluşturduğu istatistiğe bakması da yeterli. Bu istatistik, 2000 yılından bu yana üniversite öğrencilerine açılan soruşturmaların ve bunların sonucunda öğrencilere verilen cezaların orantılı bir şekilde arttığını, üniversitelerde öğrencilerin ifade ve örgütlenme özgürlüğünün üniversite yönetimleri tarafından nasıl ölçüsüzce kısıtlandığını ortaya koyuyor. Elbette sadece öğrencilerin değil, akademisyenlerin de herhangi bir konuda düşüncelerini belirtmeden önce en az iki kez yutkunmaları gerektiğini; zira tanımı giderek belirsizleşen "hoşa gitmeyen bir tavrımızın" amirlerimiz tarafından unutulmadığını, bunun bedelini bir gün mutlaka ödeyeceğimizi gayet iyi biliyoruz. Akademisyenler olarak üniversitede; bırakın eleştirel, bağımsız araştırma ve yayın yapmayı, düşünmeyi dahi zorlaştıran bir korku ve çıkar çemberinin ufku kapladığını ve parçası olduğumuz akademik birimin yapısının ve bileşenlerinin görüşlerimiz hiçe sayılarak günbegün değişiverdiğini görüyoruz. Bir sabah gazeteyi açtığımızda, rektörümüzün mevcut siyasi iktidara canıgönülden destek veren resmi ifadelerini okuyor ve utanç duyuyoruz. Veya bir başka sabah üniversiteye geldiğimizde, yeni bir meslektaşımızın bölümümüzün ortak iradesi hiçe sayılarak, kimi zaman da asgari akademik koşulları dahi sağlamamışken, yanı başımızdaki odaya yerleştirildiğine tanık oluyoruz. Öyle ki bölüme açılan bu kadro en son bölüm başkanına "duyuruluyor", akademik atama ve yükseltmelerde şaibe yaratacak her tür karar alınabiliyor. Birlikte çalıştığımız araştırma görevlileri ise tüm itirazlara rağmen, apar topar kapının önüne konuyor.

Kısacası bilim insanları, öğrenciler ve çalışanlar; YÖK'ün yayımladığı ve akademik özgürlükler konusunda uluslararası standartları karşılamaktan uzak olan, ihlal durumlarında harekete geçirilecek koruma mekanizmaları konusunda hiçbir güvence getirmeyen bu bildirinin ne anlama geldiğini biliyorlar. Bildiride yer alan "Akademik, kültürel ve sportif amaçlarla gerçekleştirilen etkinliklerde üniversitelerin konuğu olarak bulunan bireyler, üniversite ortamına uygun bir biçimde karşılanmalı, siyasal görüşleri ya da kimlikleri dolayısıyla ifade özgürlüğünden yoksun bırakılmamalı, öğretim elemanları ya da öğrenci grupları tarafından görüş farklılıkları gerekçe gösterilerek engellenmemelidirler" maddesiyle ima edilenin de farkındalar. Çetinsaya'nın 12 Kasım'da Radikal gazetesine verdiği mülakatta da belirttiği gibi, "ironik" bir biçimde bildirinin ertesi günü yayımlanan ve "önleyici uzaklaştırma" uygulaması başta olmak üzere ağır yaptırımlar getiren yeni öğrenci disiplin yönetmeliği, üniversitelerde yeni bir soruşturma sezonunu açmış bulunuyor. Bu yönetmeliğin bir "demokratikleşme" adımı olarak sunulmasından sonra, eski yönetmelikte yer alan düzenlemelere geri dönülmesi, hatta daha da ağır sonuçlar yaratacak değişikliklerin yapılması, bizleri nelerin beklediğinin işaretleri.

YÖK, bu yeni dönemde bilimsel temayülleri, akademik ölçütleri, eğitim, öğretim ve araştırma özgürlüğünü, evrensel bilim etiğini yok sayarak 12 Eylül'ün korku çemberini, kâr odaklı üniversite tahayyülü ile birleştiriyor. Bilimi ve eleştirel düşünceyi evrensel standartlarda savunmak yerine itibarsızlaştırıyor. Üniversiteyi "meslek ve iş edindirmeye odaklanmış bir işlik" olarak tasarlıyor ve karşı çıkanları sindirerek, soruşturarak, ya da üniversite dışına iterek 12 Eylül'ün eksik bıraktığı işleri tamamlayacağını da bu bildiriyle ilan ediyor. Biriken dava dosyalarından ardı kesilmez soruşturmalara, bir gecede görevden alınan dekanlardan gerekçe bildirmeden işine son verilen öğretim üyelerine, taşeronlaştırılan işçilerin şirket kayıtlarından bizzat rektör tarafından yürütülen ve Emniyet için kanıt sağlamaya çalışılan öğrenci soruşturmalarına kadar pek çok dosya, Türkiye'nin zaten binmekte çok zorlandığı bilim trenini gönüllü olarak terk ettiğini gösteriyor. Bu bildiri ve yeni öğrenci disiplin yönetmeliğiyle YÖK, bir baskı ve vesayet kurumu olarak kendisini yeniden yapılandırıyor.

Bizler, üniversitenin tüm bileşenleri; eleştirel ve bilimsel düşünceye imkân tanımayan, eğitim, öğretim ve araştırma özgürlüklerini güvence altına almayan, çalışanlarının tümünün bilim yapma sürecine katılamadığı ve bilgilerini öğrencisiyle, çalışanıyla ve kamuyla özgürce paylaşamayan hiçbir yere üniversite adının verilemeyeceğini biliyoruz.

Türkiye'de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu
(GIT Türkiye)
Eğitim-Sen İstanbul Üniversiteler Şubesi

ETİKETLER

A. Murat Eren (4) A. Rasim Küçükusta (1) Abbas Güçlü (3) Abdullah Elinç (1) Alper Hançerlioğlu (2) anayasa.gen.tr (1) Anayurt (1) Ayşe Durakbaşa (1) BASIN AÇIKLAMASI (1) Baybars Külebi (2) Bianet (1) Bilim Akademisi (1) BİLİM VE GELECEK (2) BİRGÜN (3) BİRGÜN - Bilim (1) BirGün - kiTaP (5) Burhanettin Kaya (1) Celal Şengör (2) Cumhuriyet (1) Cumhuriyet Bilim Teknoloji (11) Cumhuriyet Pazar (1) Dilek Kurban (1) Dilek Özcengiz (1) Doğan Kuban (1) Ege Üniversitesi (1) Eğitim-Sen (1) Emel Karakılıç (1) Emrah Göker (3) Emre Sevinç (1) Ercan Gündoğan (1) Ersin Yurtsever (1) Esra Açıkgöz (1) Evrensel (2) Fatih Özatay (4) Fatma Müge Göçek (1) Feride Acar (3) Gazete HABERTÜRK (2) GAZETTA (1) Genç Kale'm (1) GIT Türkiye (1) Gökhan Çetinsaya (1) Gündüz Vassaf (2) Haldun Güner (2) Hasan Yazıcı (1) HBT (1) Hürriyet (1) İbrahim Öztürk (1) İletişim (1) İrfan O. Hatipoğlu (2) İsmail Hakkı Aydın (2) İzzettin Önder (1) Kayhan Kantarlı (4) KEMAL GÖZLER (1) Levent Kurnaz (1) Levent Sevgi (2) Medimagazin (5) Mesut PARLAK (1) Mesut Yeğen (7) Metin Balcı (1) Milliyet (3) Murat Bardakçı (2) Murat Kılıç (1) Oğuzhan Gürlü (1) Orhan Bursalı (3) ÖSYM (3) Özgür Müftüoğlu (1) Özkan Eroğlu (1) Punctum Dergi (1) RADİKAL (9) RADİKAL 2 (2) RedHack (2) Rıdvan Karluk (4) Sakarya Gazetesi (4) sarkac.org (1) soL- Bilim (1) Sözcü (1) StarAçıkGörüş (1) Şahin Akıncı (1) Şükran Gölbaşı (1) T24 (1) Tahir Hatipoğlu (1) Tahsin Yeşildere (1) Taraf (3) Togan Kafesoğlu (2) Ümit İzmen (1) Yağız Alp Tangün (1) YÖK (3) Zaman (3)

NEDEN ?

NEDEN ?
ENGELLERİ AŞIYORUZ => https://plagiarism-turkish.blogspot.com/

BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın