BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

8 Ocak 2011 Cumartesi

ODTÜ’DEKİ İNTİHAL SKANDALI

ALPER HANÇERLİOĞLU
BirGün - kiTaP, Yıl:4, Sayı:92, 8 Ocak 2011

"Bir bilimcinin adının bir makalede yazar olarak geçmesi tek kriter olmamalı, yapılması gereken şey ise atama ya da terfi durumlarında bilimcilerin söz konusu araştırmalara dair katkılarının ne olduğunun belirlenmesi."

Türkiye akademisindeki intihal vakaları içerisinde 2007 yılında ODTÜ Fizik bölümünde ortaya çıkan skandal, Türkiye akademisinin intihal karşısında yapısal ve hukuksal eksikliklerinden ötürü, yeterli yaptırımı uygulayamadığını gösteren en önemli olaylardan biridir. O dönem ODTÜ Fizik bölümünde doktora öğrencileri olan Mustafa Saltı ve Oktay Aydoğdu’nun yayımladıkları makalelerin bir çoğunun intihal olduğu ortaya çıkmıştı.


İNTİHAL NASIL ORTAYA ÇIKTI? 
Şubat 2005 ile Aralık 2006 arasında yayınlanmış Mustafa Saltı’nın 40, Oktay Aydoğdu’nun ise 28 makalesi “başka yazarlara ait makalelerden metinlerin aşırı bir şekilde tekrar kullanılması” gerekçesiyle arxiv’den kaldırıldı[1] (arxiv.org Cornell Universitesi tarafından işletilen Fizik, Matematik, Bilgisayar Bilimleri vs. alanlarından bilim insanlarının 620,000’den fazla makalesini açık erişime sundukları bir web adresi. Bu alanlardaki araştırmacılar için önemli bir kaynaktır. Pekçok araştırmacı hakemli dergilere gönderdikleri makalelerin bir kopyasını ya da çalışmanın devam etmekte olan halini buraya yükleyerek paylaşıma açarlar). Söz konusu makalelerin bir kısmında öğrenciler ortak yazar olarak görünürken bir çoğunda yazar olarak sadece kendi isimleri bulunmakta. Peki 20 ay gibi bir süre boyunca fark edilmeyen bu durum nasıl ortaya çıkmıştı? Doktora yeterlilik sınavlarında basit sorulara dahi cevap vermede zorlandıklarını gören bölüm hocalarından Ayşe Karasu, makaleleri inceledikten sonra bir çok yerde intihal yapıldığını tespit etti. İntihalin ortaya çıkmasındaki bir diğer önemli faktör ise yazarların, yine yeterlilik sınavında ortaya çıkacağı üzere, İngilizce yeteneklerinin bu makaleleri yazacak düzeyde olmamasının yarattığı şüphe. Ayşe Karasu’nun, söz konusu makalelerin ele aldığı konularda uzman diğer fizikçileri de; Özgür Sarıoğlu, Atalay Karasu, Bayram Tekin, durumdan haberdar etmesiyle intihalin nerelere kadar ulaştığının anlaşılması için çalışmaya başladılar, daha sonra ortaya çıkacağı üzere skandal ODTÜ sınırlarını aşarak Çanakkale, Diyarbakır ve Mersin üniversitelerine ulaştı.

İntihalin anlaşılması üzerine yukarıda ismi geçen dört ODTÜ öğretim üyesi, arxiv’in kurucusu ve yöneticilerinden Cornell Üniversitesi’nden Paul Ginsparg ile bağlantıya geçip bu makalelerin bir intihal tespit yazılımı ile incelenmesi talebini iletmişler. Cevap olarak ise Paul Ginsparg söz konusu kişilerin bu kadar kısa bir zaman içerisinde rekor sayılabilecek sayıda makale yazmış olmalarından bir süredir site yönetiminin şüphelendiğini yazmış. Yalnız şüphe altında olan tek Türkiyeli fizikçiler Mustafa Saltı ve Oktay Aydoğdu değilmiş. arxiv yönetiminin kullandığı çeşitli yazılımlar[2] sayesinde intihaller tespit edilebiliyor ancak işin özellikle hukuki yükünden dolayı hızlı hareket etmek mümkün olmuyor. Böylece ODTÜ’den gelen haberler ile arxiv yönetimi diğer intihal vakalarının ortaya çıkmasını sağladı ve 2007 Ağustos’unda 14 Türkiyeli fizikçiye ait toplam 65 makaleyi intihal nedeniyle yayından kaldırdı. Bu makalelerin yayınlandığı hakemli dergiler de bir süre sonra başlattıkları inceleme sonucunda makalelerin bir kısmını intihal gerekçesi ile geri çektiler. Ancak, özellikle bazı dergilerin yayımlamayı kabul ettikleri makalelerin daha sonra intihal çıkması karşısında yayından kaldırmakta gönülsüz davrandıklarını çünkü bunun derginin imajını bozacağından endişe ettikleri görüldü. Günümüz akademisinde ve büyük biliminde imaj ve prestij gibi kelimeler etik, bilimsel gerçeklik gibilerinin önüne geçmiş durumda.

İntihalin ortaya çıkması üzerine intihali tespit eden öğretim üyeleri, intihalci öğrenciler ve onların tez danışmanları ile görüşüp, bu makalelerin geri çekilmesini talep ettiler. Yayımladıkları makalelerinde intihal yaptıklarını kabul etmeyen öğrencilerin bu talebi geri çevirmesi üzerine Fizik bölümü içerisinde “Etik Kurul” oluşturuldu. Etik Kurul’un aldığı karar doğrultusunda öğrenciler suçlu bulundu. Yönetmeliklerde intihal suçunun tam tanımlı olmaması ve okul yönetiminin hukuksal sıkıntı yaşayabileceği kaygısı ile öğrencilere “Öğrencilere uygun olmayan davranışlar” maddesi üzerinden 1 yıllık uzaklaştırma cezası verildi. Bu 1 yıl içerisinde Oktay Aydoğdu askerliğini yapıp bölüme geri döndü, Mustafa Saltı ise çoktan ODTÜ’den ayrılmıştı bile. Oktay Aydoğdu 1 yıllık aranın ardından o dönemki tez danışmanından başka bir danışman ile doktorasını tamamladı. Yani bölüm intihal gibi ağır bir suça rağmen Oktay Aydoğdu’ya doktor unvanını vermiş oldu.

İntihalde ismi ortaya çıkan, o dönem Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde (ÇOMÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı olan İhsan Yılmaz, skandalı konu alan bir haberi [3] yayınlayan Nature dergisine cevap olarak intihal yapmadıklarını sadece diğer makalelerden “güzel İngilizce ödünç aldıklarını” yazdı[4]. İhsan Yılmaz’la ilgili intihal soruşturması yapan ÇOMÜ etik kurulu İhsan Yılmaz’ı aklamasına rağmen, kendisi akademik terfi için kullandığı makaleleri daha sonra intihal nedeniyle yayından geri çekti[5,6,7].

Bu olaylardan sonra Türkiye’den çıkan fizik makalelerinde intihalin ciddi ölçüde azaldığı görülüyor. Aslında yıllardır Türkiye akademisi içerisinde bazen politik bazen de üniversite içi iktidar ilişkileri nedeniyle göz yumulan intihal, bu şekilde artık göz yumulacak bir durum olmaktan çıktı. Şaşırmadığımız ve üzerine dikkat çekmemiz gereken nokta ise bu yanlış sadece üniversite yönetimleri değil, YÖK, TÜBİTAK ve yargı eliyle kollanırken, ona ilk taşı yurttaş bilimcilerin atmış olduğu gerçeğidir. Türkiye’den uluslarası hakemli dergilerde yayınlanan makalelere teşvik veren TÜBİTAK makale yazarlarına intihal ihtimaline karşı taahütname imzalatmaya başladı [8]. 2006 yılında Oktay Aydoğdu’nun hepsi intihal olan 14 makalesi ile Türkiye’de en çok teşvik alanlar arasında olduğunu da not düşelim [9].

YENİ TEHDİT: İSİM YAZDIRMA
Bilimde sahtecilik ve intihal karşısında geç de olsa oluşmaya başlayan bu farkındalık umut verici olabilir ama henüz hukuki tanımsızlığından kaynaklanan sıkıntılar ortada, kaldı ki her zaman her intihali tespit etmek mümkün olmuyor. Burada bilimcilerin yayın etiğini içselleştirmeleri arzu edilen bir durum olabilir. Yükseköğretim kurumlarımızın ve bilimsel araştırma için teşvik veren kurumlarımızın intihal ve bilimde sahtecilik karşısında bilinçlenmeleri, intihalcileri bu içselleştirme sürecine sürükleyebilir, her ne kadar böylesi kurumsal baskılar rahatsız edici olsa da.

Şimdi ise karşımızda daha büyük bir tehdit duruyor. Bu seferki tehdit ise “isim yazdırma”. İçeriğinde etiksel sorun bulunmayan yayınlarda, katkısı bulunmayan kişilerin isimlerinin yazar olarak geçmesi. Bu sorun, özellikle Türkiye’nin yakında üyeliğe geçeceği Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi CERN menşeili yayınlar ile yakından ilgili. CERN’deki deney gruplarından çıkan yayınlarda o deney grubunda çalışan herkesin adı ekleniyor. Böylece bir makaledeki yazar sayısı yüzlerle (bazen 3 bin civarında!) ifade edilecek rakamlara ulaşıyor. Deney gruplarına ise üniversiteler veya araştırma enstitüleri yıllık aidatlar ödeyerek üye oluyorlar. Türkiye’den bu şekilde TAEK’in ödediği aidatlar ile CERN’de araştırma yapan 140 civarı araştırmacı mevcut. Araştırmacıların ya da doktora öğrencilerinin bir kısmı buradaki deneyler esnasında nöbet tuttukları için deney sonucunda ortaya çıkan makalelerde, haklı olarak, katkı sahibi olarak adları geçiyor, ancak bu durum bazen suistimal ediliyor. Örneğin, yıllardır teorik hesaplar yapan bir araştırmacının adı hiç ilgisi olmadığı halde deney için gerekli kalibrasyon sonuçlarında çıkan makalelerde geçebiliyor. Bunun tek nedeni ise o araştırmacının adının ödenen aidatlar karşısında deney grubunda yer alması. Böylece bir kişinin adı, nöbet tutmak gibi bir katkısı olmadan dahi, ismi deney grubuna yazdırıldığı için, bir yıl içerisinde onlarca makalede geçebiliyor. Kimin o deney gruplarında adının geçeceği ise kişilerin araştırmacı rollerinin dışında, daha çok karşılıklı çıkar ilişkilerinin belirlediği koşullar içinde belli olan bir durum. Bu durum ilk başta bir sorun gibi görünmeyebilir. Türkiye’de akademik terfinin kağıt üstünde görünen akademik performans göstergelerine bağlı olması,içeriğin ve o içeriğe katkının ise önemsenmemesi, söz konusu “isim yazdırma” durumlarının ciddi haksızlığa yol açmasına neden oluyor hatta bu yolla kendi üniversitelerinden yayın performans ödülü alan öğretim üyeleri var.

Yine CERN örneği üzerinden gidersek, bir projeye dahil olmuş araştırmacının ismi 9 ay gibi kısa bir sürede 60’ın üzerinde makalede geçtiği görülüyor, bu durumda kendi çalışmalarını kendi yürüten ama içerik olarak hem daha zorlu hem daha zengin işler çıkartan başka bir fizikçi gerek atama gerekse akademik terfi sırasında dezavantajlı duruma düşüyor. Akdemik ilerlemenin bu tür bürokratik anlayışla mümkün olmayacağı aşikar. Bir bilimcinin adının bir makalede yazar olarak geçmesi tek kriter olmamalı, yapılması gereken şey ise atama ya da terfi durumlarında bilimcilerin söz konusu araştırmalara dair katkılarının ne olduğunun belirlenmesi.

Bilimsel üretkenliği bu tür Taylorist yöntemler ile geliştirilmeye çalışılması, akdemisyenlerin yayın performansı ve bunu tarif eden biyografik verilerin akademik terfilerde önemli rol oynaması bilimsel gelişmenin önündeki en önemli tehdit olarak duruyor. Bu sadece intihale neden olacağı için değil, her geçen gün eğitimde ve yüksek öğretimde özelleştirmenin hız kazanması, gittikçe çoğalan özel üniversitler aracılığı ile performansı yüksek, yani teşvik alma sıklığı yüksek akademisyen ve araştırmacı modelini özendirdiği için. Bunun sonucunda bilimsel üretkenliğin ve gelişimin en önemli ihtiyacı olan bilimsel özgürlük, montaj hattına giren fabrikasyon bilim ve onu teşvik edecek kurumların yatırım tercihleri karşısında yok olmakta ve sanayi-üniversite işbirliği ve ulusal prestij için gibi söylemlerle oluşturulmaya çalışılan yeni üniversite ve bu yönde üretilen politikalarla yurttaş bilimci yok edilmekte ve yerine girişimci bilimci ikame edilmeye çalışılmaktadır. Üniversitelerimizde gittikçe kalitesi düşen lisans eğitimi ve öğrenci yetiştirmenin ve ders vermenin akademisyenlerin gözünde angaryalaşması bu politikaların neden olduğu yan hasarlar değildir, bilakis öğrenciler bu politikaların mağdurlarıdırlar.

[1] “arXiv.org: 65 admin withdrawals”, http://to.ly/9esD
[2] “Plagiarism detection in arXiv”, http://to.ly/9esF
[3] Nature 449,8 (06.09.2007) “Turkish physicists face accusations of plagiarism”, http://to.ly/9esG
[4] Nature 449,658 (11.10.2007) “Plagiarism? No, we’re just borrowing better English”,
http://to.ly/9esJ
[5] Türkiye’de Bilim Sahteciliği-blog, http://to.ly/9esM
[6] Phys. Rev. D 77, 029901(E) (2008), Retraction, http://to.ly/9esN
[7] İhsan Yılmaz şu anda ÇOMÜ rektör yardımcılığı görevini yürütmekte.
[8] İmzalattırılan taahütname: “ Uluslararası Bilimsel Yayınları Teşvik Programı (UBYT) başvurusunda verdiğim bilgilerin doğruluğunu ve başvuru konusu yayınımın akademik yayıncılık ile ilgili; uydurma (fabrication), çarpıtma (falsification), aşırma (plagiarism), dublikasyon (duplication), dilimleme (least publishable units) vb. gibi uluslararası etik kurallara aykırı hususlar içermediğini beyan ve taahhüt ediyorum. Aksi durumun tespiti ve onaylanması halinde ilgili yayınım hakkında UBYT kapsamında gerekli işlemlerin yapılmasını kabul ediyorum.”
[9] UBYT istatistikleri, http://to.ly/9esS

hancerlioglua@gmail.com