BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

8 Ocak 2011 Cumartesi

BİLİMDE DÜZENBAZLIKLA MÜCADELE

BAYBARS KÜLEBİ
BirGün - kiTaP, Yıl:4, Sayı:92, 8 Ocak 2011


“İntihalin ve akademik sahteciliğin takibinin yapılması ve engellenmesi sadece akademinin kendi sınırları içinde değil bütün toplumu tahakküm altına alan bir zihinsel alışkanlığı yıkmaya yöneliktir.“

Bilimde düzenbazlığın Türkiye ayağını inceledeğimiz bu araştırma dosyasında, genel anlamda akademinin içinde bulunduğu kurumsal ve sosyal yapının bu pratikleri nasıl doğurduğundan, hem yönetmelikler, kanunlar hem de durum incelemeleri aracılığıyla bahsedildi. Bunları da hem yasal arkaplan hem de bunların uygulamasının gerçekleştiği durum örnekleri vasıtasıyla tartıştık. Nasıl ki sorunları doğuran kaynaklar kabaca bu iki kategoride değerlendirilebilirse, akademide düzenbazlıkla mücadele de bu iki koldan yürümetke.

Hukuki boyutun sorunları ve eksikliklerinden, araştırma dosyasının ilk yazısında bahsetmiştim. Yükseköğretim Kurumu'nun (YÖK) işleyişi açısından yapılması gerekenler Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu'nun (DDK) Yükseköğretim raporunda en ayrıntılı şekilde bahsedilmekte[1]. Kısaca tekrarlamak gerekirse, intihal vakalarının takibinin önündeki en büyük engel, YÖK'ün ihbarlara yönelik aldığı “incelemeye gerek yoktur” kararlarıdır. İkincil olarak yasal belirsizlik ve kötüye kullanmanın dışında önünün alınması gereken, güncel uygulamalarda muhbirlerin isimlerinin gizli tutulmaması ve ihbarların doğrudan alakalı kişiye gönderilmesi, incelemelerde konu ilgili verinin bizzat ihbarın muhatabından alınması gibi içtihadi etmenler bulunmaktadır.

Bu uygulama ve önerilerin temelinde elbet ki 12 Eylül sonrası oluşturulmuş 1982 Anayasası'nın içinde barındırdığı YÖK yasasının değiştirilmesi veyahut denetleme ile ilintili varolan yasaların uygulamaya koyulması ve tutarlı bir içtihat oluşturulması yatmaktadır.

Elbet ki problemin kaynağının yasal dayanaklarının düzenlenmesi ve düzeltilmesi bilimde düzenbazlığın engellenmesindeki en önemli gerekliliklerden biri olmasına karşın, tek başına yeterli olmayacaktır. Çözüm olması umutlanan düzenlemelerin, sadece basit bir kanun ve yönetmelik değişikliği şeklinde yapılması şekilci bir çözümden öteye gidemeyecektir. Bu olumlu değişikliklerin gerçekleşmesi, üniversite öğretim ve araştırma personelinin çözümü sahiplenmesi, ve yeni düzenlemeri proaktif olarak işlerliğe koyması, kullanması vesilesiyle anlam kazanacaktır.

İNTİHALE KARŞI SENDİKAL ÖRGÜTLENME
Bu açıdan sendikaların daha doğrusu üniversite çerçevesinde Eğitim-Sen'in rolü çok önemli bir hale geliyor. Bilimde sendikalaşma, iş güvencesini kaybetme ve yıldırma politikaları karşısında sessizliğe zorlanan akademisyenlerin kendi aralarındaki dayanışmalarını sağlanmakta ve mücadelelerini görünür kılmakta. Bunun yanı sıra, özellikle Eğitim-Sen'in rolünün intihal konsunda ne kadar önemli olduğu yakın zamanda, YÖK danışmanı Prof. Dr. İzzet Özgenç örneğinde bir kez daha ortaya çıktı.

Eğitim-Sen, YÖK'e gönderdiği ve aynı zamanda kamuya açık olarak Web üzerinden ulaşılabilecek raporlarında [2], Özgenç'in intihale konu olan eserinin kapsamlı bir incelemesi bulunmakta. Rapora göre Özgenç, 1997 yılında Selçuk Üniversitesinde savunduğu “Suçun Yapısında Kusur” isimli doçentlik tezi, Hans Achenbach'ın 1974 yılında yayınladığı “Historische und dogmatische Grundlagen der strafrechts-systematischen Schuldlehre” kitabından intihal barındırmaktadır. Raporda Özgenç'in Alman Hukuk literatürünün incelendiği kuramsal kısmının ilk otuz sekiz sayfasını Achenbach’ın eserini atıflar, dipnotlar ve tırnak içindeki alıntıları aynen naklederek bu edimi gerçekleştirdiğinden bahsediliyor.

Araştırmayı kendilerinin yapmadığını ancak YÖK'e iletilmesini üstlendiklerini açıklayan Eğitim-Sen, ardından YÖK'ten gelen “incelemeye gerek görülmemiştir” kararının basına yansımasını sağlayarak kamuyu bilgilendirmeye devam etti.

Prof. Dr. İzzet Özgenç ile ilgili yapılan intihal ihbarı ile ilgili YÖK'ten haber alınamamasının yanı sıra, kendisi kurulmak üzere olan Türk-Alman Üniversitesi'ne birinci sıradan rektör adayı olarak gösterildi[3]. Özgenç'in akademideki görevi ile ilgili hikaye burada bitmedi ve 12 Haziran 2010 tarihi itibariyle hem rektörlük adaylığından hem de YÖK görevinden istifa ettiğini açıkladı[4]. İstifasının nedeni beklenmedikti: Özgenç'in açıklamasına göre görevinden ve rektörlük adaylığından, Alman Büyükelçiliğinden gördüğü yüzyüze görüşme baskısı ve dolayısıyla atanmadan bu görüşmenin gerçekleşmesinin “Köşk'e saygısızlık olacağı” nedeniyle istifa etmişti.

İzzet Özgenç örneği, üniversitede örgütlenmenin ve sendikaların önemini göstermekle beraber, esnek çalışma şartlarının Bolonya süreci gerekçesi ile Türkiye üniversitelerinde egemen kılınmasının ve hareketliliği yüksek, geçici iş sözleşmesi olan akademisyenlerin çoğalmasının gelecek yıllarda sendikal örgütlenmeyi daha da zorlaştırılacağı ön görülebilir.

Bilimsel cevap verilebilirlik çerçevesinde işleme konulmak istenen bu uygulamalar, aynı diğer sektörlerdeki emek piyasasında olduğu gibi örgütlenmenin üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanacaktır. TÜSİAD'ın Avrupa Üniversiteler Birliği -Kurumsal Değerlendirme Programı çerçevesinde hazırladığı rapora göre "Doçent ve profesörlerlerin kadro garantisi bulunması, teşviklerin olmaması ile birleşince çoğu durumda rehavete neden olmaktadır."[6]

Bu politikaların üniversitedeki izdüşümüne ilk olarak asistan kadrolarının 50/d'ye çevrilme tartışmalarında rastladık. İzzet Özgenç'in 50/d uygulamasının mimarlarından biri olduğu hatırlandığında, bilimsel düzenbazlığın akademinin kendi örgütlenmesi ile önemli bir bağlantısı daha ortaya çıkıyor. Ayrıca doktora ve master öğrencileri burslu olmalarına rağmen, bir çok üniversitede asistana denk işlerde çalıştırılmaktadır. Üniversite yönetimleri tarafından başarılı bir şekilde kullanılan bu yedek iş gücü ordusu, sendikalaşma hakkına sahip değildir. Tübitak'ın burs düzeyinde destek ile üniversitelere istihdam sağlaması sadece doktora düzeyinde değil aynı zamanda doktora sonrası araştırmacı (post-doc) düzeyinde de uygulanmaya başlanmış durumda. Araştırma bursları birkaç yıla sınırlı olan bu kadrosuz üniversite çalışanlarının, içinde bulundukları hukuki muğlaklık sendikalaşmalarını engellemektedir.

Bu şartlarda sendikalar dışında dernek tipi örgütlenmeler kurularak tüzel kişilik kazanılabilineceği düşünülebilir, ancak işin korkutucu yani şu anki YÖK yasasına göre öğretim elemanlarının dernek üyesi olmaları yöneticilerin iznine tabi olmakla beraber izinsiz dernek üyeliği disiplin soruşturması nedenidir. Bu gerçek bu grubun çalışma şartlarının esnekliğiyle birleştirildiğinde, örgütlenmenin pratikte imkansız olduğu ortaya çıkmakta.

İNTERNETİN GÜCÜ: VATANDAŞIN BİLİM MÜFETTİŞLİĞİ
İntihale karşı denetleme mekanizmalarının işlememesine rağmen, akademisyenler ve üniversite dışı bağımsız araştırmacılar kendi imkanlarıyla hali hazırda doğrudan bir vatandaş denetlemesi gerçekleştirebilmekteler. Bunu en önemli örneklerini web cemaatlerinde görebiliyoruz. Web üzerinden bilgiye ulaşımın kolaylaşmasının en büyük getirisi araştırma yapmanın kolaylaşması olarak düşünülebilir, ve buna dayanarak üniversite kütüphanelerine erişimi olmayan ancak internet bağlantısı olan bireyler de bu bilim denetlemesinde önemli aktörler haline gelebilir.

Bu gelişmenin ülkemizdeki en önemli temsilcisi blogger Tansu Küçüköncü’dür. Bireysel girişimleri sayesinde sadece Cemal Ardıl ve Servet Senyücel'in ceza almasını sağlamamış aynı zamanda “sahte bilimsel konferanslar” düzenlemesi nedeniyle Senyücel'in “kamu görevinden çıkarılma” cezası almasını sağlamıştır [7]. Akademiyi tanıyan ancak organik bağı olmayan bireylerin, üniversite işleyişini bilmeleri ve kurumsal bağımsızlıkları bu konudaki başarılarının en büyük nedeni.

Web devrimi sadece araştırmacı bireylerin girişimlerine değil aynı zamanda sanal cemaatlerin de denetleme konusundaki başarıya ulaşmış girişimlerine sahne oluyor. Yakın zamanda yaşanan bu yöndeki en önemli gelişme Tokyo Üniversitesi'nde çalışan bir Türk araştırmacıyı, Serkan Anılır'ı ilgilendiriyordu.

Olayı hatırlatmak gerekirse, Tokyo Üniversitesinde doktorasını bitirmiş Serkan Anılır, önce araştırmacı olarak sonra da doçent olarak Tokyo Üniversitesi'nde çalışmakta ancak bir diğer yandan çocuklara yönelik populer bilim kitapları yazmaktaydı. İnternetteki özgeçmişinde ve çocuk kitaplarında, Nasa'da çalıştığı ve ardından Japon Uzay Ajansı'nda (JAXA) uzay asansörü projesinin başına geçtiğinden bahsediyordu. Anılır Türkiye'ye gelerek konferanslar veriyor ve burada asansör projesine kendi baskısı ile ATA ismi verildiğini, Nasa'da astronotluk eğitimi aldığını ve şimdi de Jaxa'da Uzay Fiziği Bölümü başında olduğunu söylüyordu. Kendisi mimarlık doktorasının yanında Kozmoloji üzerine yazdığı makaleler ile Cambridge'den fizik ödülleri aldığıyla da övünüyordu. Ancak bunların hepsinin yalan ya da en olumlu bakış açısı ile abartılmış olduğu ve de doktora tezinin yüzde kırkının intihal eseri olduğu ortaya çıkmış ve hem işini hem de doktorasını kaybetmişti [8].

Anılır hikayesinin tümünün ilginçliği, sadece medya kuruluşlarını, üniversiteleri ve de sanayii kandırmasında değil; aksine yalanlarının nasıl ortaya çıktığında yatıyor. Mayıs 2009 itibariyle www.eksisozluk.com'ta (ekşi sözlük), Ağustos 2009 itibariyle Japon forumu ve resim paylaşım sitesi www.2chan.net'in (2chan) bilim boardunda Serkan Anılır'ın gündeme gelmesi, Anılır'ın öne sürdüğü mesleki başarılarının kontrol edilmesine, ulaşıma açık olan makalelerinin ve doktora tezinin incelenmesine yol açtı. Sayıca büyük bir kitleyi seferber edebilen 2chan grubu, kamuya açık olan kaynakları sayesinde kısa sürede elle tutulur verilere ulaştı ve bunları İngilizce bir blogda yayınladı. Bu sayede bu bilgi İngilizce konuşan web cemiyetine ve dolayısıyla Türkiyeli internet kullanıcılarına açılmış oldu. Halihazırda ortaya çıkmış Japon kaynaklara Türkçe dokümanların da katılması, en sonunda Aralık 2009'da Anılır ile ilgili toplanan intihal bulgularının Tokyo Üniversitesi'ne yollanmasıyla sonuçlandı[9]. Tokyo Üniversitesi'nin değerlendirmesini bitirerek bir karara varması 28 Nisan 2010'u bulacaktı ancak bu süreç içerisinde Serkan Anılır kendini eleverecek ayrıntıları silmekle, iddiaları geçiştirmekle meşguldu. Bu süreç üniversitenin 2 Mart'taki açıklamasıyla sonlandı. Anılır'ın doktorası elinden alınmıştı[10].

Türkiye'den ve Japonya'dan internet kullanıcılarının kendi girişimleriyle yaptıkları araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılan belgeler, bunların Japon kullanıcılar tarafından toparlanarak bir şikayet haline getirilmesi ve denetim mekanizmalarının işletilmesi elbette ki ekşi sözlük ve 2chan gibi sanal cemaatlerin, yeni bilgi toplumunun vicdanı olarak ne kadar olumlu bir görev başarabileceğinin en özgün örneği oldu.

Elbette ki şikayet karşısında Tokyo Üniversitesi'nin hızlıca doğru kararı alarak gereğini yapması, kurumsal yapının sağlam güvenilirliği ile ilintili. Tokyo Üniversitesi, doktora tezinin yazım aşamasında kendinden beklenen denetlemeyi düzgün olarak ifa edememesine rağmen, şikayet ve disiplin kurallarını işleterek, kamuya da yansımış nesnel verileri değerlendirmiş ve gereken kararı vermiştir.

Kısacası üniversitelerin işleyişini düzenleyen ve kurallarını merkezi olarak dayatan YÖK'ün değişmesi gerekiyor. Bunun yanında, akademi içinde bu meseleye dair eleştirel aklın devreye sokulması lazım.

İntihalin ve akademik sahteciliğin takibinin yapılması ve engellenmesi sadece akademiyi değil bütün toplumu tahakküm altına alan bir zihinsel alışkanlığı yıkmaya yöneliktir. Güngör Mengi'yi anmak gerekirse "Üniversitelerinde bilimsel hırsızlığın doğal karşılandığı bir ülkenin elbette tüm yaşam alanları soyulacaktır[11]." Aynı şekilde önermeyi farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse, bilimsel hırsızlığı sorgulamayan bir üniversitenin olduğu ülkede her türlü soygun sorgusuz kalacaktır.

[1]Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, ''Yükseköğretimde Gözetim ve Denetim - Yasal Çerçeve ve Uygulamalar'', 14.12.2009
[2]YÖK’e teslim edilen Eğitim-Sen raporu http://to.ly/9g3J
[3]Eğitim-Sen, “YÖK, İntihal İddialarını Görmezden Gelip İzzet Özgenç'e Ödül mü Veriyor?” 17-05-2010, http://to.ly/9g3O
[4]"Köşk'e ayıp olur ben YÖK'um," Akşam, 12.06.2010, (http://bit.ly/hNX1Xq)
[5]Yükseköğretim Kurulu web sayfası, “Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA)- Kurumsal Değerlendirme Programı (IEP) başvuruları başlamıştır” http://to.ly/9g3T
[6]“Türkiye’de Yükseköğretim: Eğilimler, Sorunlar ve Fırsatlar” http://to.ly/9g9y
[7]Plagiarism in Turkey – blog, Servet Şenyücel (http://to.ly/9g4r)
[8]"Numaracı Serkan," Gazete Vatan, 02.05.2010 (http://to.ly/9g4b)
[9]On the career of Dr. Serkan ANILIR – blog, “How was this investigation started,” 20.11.2009, (http://to.ly/9g21)
[10]Tokyo Üniversitesi, basın bildirisi, 05.05.2010 (http://to.ly/9g4h), ve Türkçe çevirisi http://to.ly/9g4m
[11] Mengi, G., "YÖK'ün borcu," VATAN, 01.11.2005

bkulebi@gmail.com