BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

23 Aralık 2013 Pazartesi

Bilim Akademisi Yönetim Kurulu’nun İntihal Konusunda Duyurusu

Danıştay’ın intihal ile ilgili son yorumu yaygın ve derin bir ahlaki ve bilimsel sorun olan intihal konusuna çarpıcı bir biçimde dikkat çekmiştir . Mevcut yasa ve yönetmeliklerin Danıştay’ca yapılan bu yorumuna göre intihal yapanlar üniversite öğretim üyeliğinden çıkarılamayacaktır . 

İntihal başkalarının eserlerinden alınan unsurları, çalıntı bilgileri , kendi eseri olarak sahiplenmektir. Intihalin ahlaki açıdan hırsızlık veya sahtekarlık yoluyla çıkar edinmekten farkı yoktur . Üniversitelerde, eğitim ve bilim dünyasında , bilgi vermek iddiasındaki her türlü yayında bilginin doğruluğu, kökeni ve sahipliği konusunda sahteciliğin yaptırımsız kalması genç nesillerde ve toplumda ahlak standartlarını düşürür . Sahteciliğin bilgi alanında olması da bu ortamda yetişen gençlerin mesleki yetkinliklerine , dolayısıyla da toplumun üretkenliği ne ve refahına olumsuz etki yapar . 

Tıpkı maddi alandaki yolsuzluklar gibi intihal de ciddiyetle, açıklıkla ve hakkaniyetle izlenmeli, intihal yapanların sorumlulukları ünvan, konum ve bağlantılarına bakılmaksızın ele alınmalı, ceza ve yaptırımlarla karşılanmalıdır . Yargı mevcut yasa ve yönetmelikleri yorumlarken intihalin yaptırımsız kalacağı sonucuna ulaşıyorsa üniversiteler ve YÖK bunu aynen kabul etmek yerine intihal konusunda etkili ve adil bir yasal düzenleme için çalışma yapmalı, önerilerini en kısa zamanda Yasama ve Yürütme organlarına iletmeli ve kamuoyu ile paylaşmalıdır. Üniversiteler akademik dürüstlük ve intihal konusunda ilkelerini açık şekilde duyurmalıdırlar . Siyasi partileri ve milletvekillerimizi bu konuda açık ve adil düzenlemeleri gerçekleştirmeye çağırıyoruz

16 Aralık 2013 Pazartesi

SÖZDE AKADEMİSYENLER HAKKINDA

Prof. Dr. Şahin Akıncı,

Yıllardır Dünya üniversiteleri arasında neden üst sıralarda yer alamadığımızı tartışır dururuz. Bu tartışma ortamı içinde en çok fikir beyan edenler de akademisyenlerdir. Sorunlar konuşulur, çözüm önerileri sıralanır. Ancak akademik personel yetersizliği üzerinde pek durulmaz. Yani iğneyi kendimize batırmayı hiç sevmeyiz.

Biraz iğneyi kendimize batıralım: Acaba üniversitelerimizde “bilim adamı” sıfatını hak eden kaç öğretim üyesi var? Bırakın bilim adamlığını “akademisyen” diyebileceklerimizin oranı yüzde kaç? Onu da geçtik, hakkıyla hocalık yapabilenlerin, anlattığı dersin hakkını verebilenlerin nispeti ne kadar?

Bu sorulara iç açıcı cevaplar vermek isterdim. Ama veremiyorum. Nicelik eksikliği bir yana nitelikte de oldukça sıkıntılıyız. Bir fakültede çok sayıda öğretim üyesinin olması o fakülteyi iyi bir fakülte yapmıyor. Bilim yuvası hiç yapmıyor.

İşinin hakkını veren (ya da en azından vermek için gayret eden) gerçek akademisyenleri tenzih ediyorum. Lütfen üzerlerine alınmasınlar. Ama ne yazık ki üniversitelerimiz profesör unvanını bir şekilde almış ama doğru dürüst derse girmeyen, derslerinin büyük bir çoğunluğuna asistan gönderen sözde akademisyenlerle dolu. Üç günlük asistan son sınıflara derse giriyor.

Bir kısım profesörlerimiz ise derse girdiğinde öğrenci sınıfı boşaltıyor; çünkü hoca kitabı ezberlemiş, satır satır okuyor. Asistan gönderdiğinde öğrenci daha çok memnun oluyor. Ama sevgili hocamız, diğer derslerde yüz – yüzelli kişiden az olmayan sınıfta, benim dersimde niye on kişi kalıyor diye kendisini hiç sorgulamıyor.

Bazıları teknolojiyi kullanıyor; dizüstü bilgisayardan ya da slâyt haline getirdiği kitabı perdeden okuyor. 

Kitaptan okumayı tercih eden ancak onu da doğru dürüst beceremeyenler de kulağıma gelmiyor değil! 

Profesör bunu yaparsa yardımcı doçent geri kalır mı? Onlar da düzene hemen ayak uyduruyorlar. Hocalık böyle olur sanıyorlar.

Ders anlatmaya çalışan ancak ne dediği bir türlü anlaşılmayanlar da var. Bir ders söylediğinin öbür ders tersini söyleyenler.

Yüksek lisans öğrencisinin yaptığı ödevi makale olarak yayınlayanlar, hiçbir katkısı olmadığı halde asistanın yaptığı çalışmaya hem de birinci isim olarak kendi adını da koyanlar…

Bir de branşı dışındaki derslere girenler var. Örneğin iş hukukçusunun miras hukuku dersine girmesi gibi… Bu dersi otuz sene önce öğrenciliğinde görmüşse nasıl anlatacak? Elbette kitaptan okuyacak.

Yazıklar olsun. Girene de, böylelerini derse sokana da…

Bunların ortak özelliklerine gelince;

Öğrencinin soru sormasından rahatsız olurlar. Soru soran öğrenciyi “bunu da mı bilmiyorsun” kabilinden sözlerle azarlar. Mümeyyiz vasıfları sıfırcı olmalarıdır. Öğrenciyi “döksünler” ki öğrenci onlardan çekinsin, derse girsin, çalışsın ve kendilerine saygı duysun.

Ya bir yerlerden temin etikleri bir tutam ders notundan ya da kısa ders kitaplarından okurlar. Öğrenciye ciddi kitaplar tavsiye etmezler. Çünkü öğrenci o kitaplardan soru sorarsa cevap veremezler.

Ama bunlar “allame” geçinirler. Her konuda kendilerine has fikirleri vardır. Her biri kendi başına doktrindir. Öğrenci onun görüşünü öğrenmek, benimsemek ve imtihanda ona göre cevap vermek zorundadır.

Oklava yutmuş gibi fakülte koridorlarında dolaşırlar. Çalımlarından yanlarına varılmaz. Tevazudan eser yoktur “Devletlü” bilim adamlarımızda!

Böylelerine karşı öğrenciler de sesini yükseltemez. Çünkü hemen not ile tehdit edilirler.

Yazıktır günahtır. Hayatlarının en güzel çağlarını iyi bir üniversiteye girebilmek için harcayan gencecik insanlar bunu hak ediyor mu? Bu uğurda bir servet harcayan aileler çocuklarını hiçbir şey öğrenmeden mezun olsunlar diye mi üniversiteye gönderiyor?

Bu satırları okuyanlar şu soruyu sorabilirler: Madem öyle, neden bunlara bir şey yapılmıyor? Cevabı gayet basit: Bunların neredeyse tamamı sırtlarını ya Dekana ya Rektöre dayamıştır. Ya da daha başka iktidar sahiplerine… Dokunamazsınız. Dokunursanız siz yanarsınız. Eleştirmeniz bile yasaktır.

Bir yıl kadar önce YÖK tüm üniversitelere bir yazı gönderdi ve derslere asistan gönderilmemesi için uyarıda bulundu. Kimin umurunda? Derslere asistan gönderen hoca, örneğin bir fakültenin dekanı yahut dekan yardımcısı ise böyle bir yazı ne işe yarar?

Yapmayın beyler, hanımlar… Böyle hareket etmekle sadece dersine girdiğiniz öğrencilerin değil tüp toplumun hakkını ihlâl ediyorsunuz. Çünkü yetiştirdiğiniz kötü mühendisler, kötü hukukçular, kötü doktorlar, işlerini kötü yaparak milletin hakkını ihlâl ediyor. Bunun en önemli müsebbibi sizsiniz. Ya işinizi doğru dürüst yapın, ya da evinizde oturun!

7 Aralık 2013 Cumartesi

İNTİHAL YAPTIRIMSIZ KALDI ! - ÜNİVERSİTELERDE BİLİMSEL AŞIRMACILIK ARTIK SERBEST !

BASIN AÇIKLAMASI
Evrensel bilim ahlakı normlarına uymak, bilim insanları için olmazsa olmaz bir zorunluluk olup intihal/bilimsel aşırmacılık utanç verici ve yüz kızartıcı bir suçtur. Bilimsel aşırmacılığın , hafife alınarak örtbas edildiği ve yaptırımsız bırakıldığı bir ülkede çağdaşlıktan söz edilemeyeceği gibi o ülke bilim dünyansın saygın üyeleri arasında asla kabul göremez. Çağdaş ülkelerde bilimin namusunu bilimsel aşırma yapanlardan koruyan cezai yaptırım ise, sahip olunan akademik ünvanın geri alınarak üniversite öğretim üyeliği mesleğinden çıkarılmaktır. Ortaya çıkarılan bilimsel aşırmacılıklar her ne kadar çoğu kez örtbas edilse de bu yaptırımı  ülkemizde  benimsemiştir.
YÖK Yasası’na  göre çıkarılan Öğretim Elemanları Disiplin Yönetmeliği’ne göre “bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi göstermek” intihal yani bilimsel aşırma suçu oluşturur ve cezai yaptırımı da “üniversite öğretim mesleğinden çıkarılmak” tır.  Bu intihal tanımı uluslararası olarak da kabul edilmiş bir tanımdır.
YÖK sisteminin, öğretim elemanlarının bilimsel  yayınlarının  değerlendirilmesinde, nitelik ilkesini terkedip niceliğe değer vermesiyle birlikte yayın sayılarında görülen göreceli artışa karşın  üniversitelerimizde gözlenen intihal olaylarının  hızla arttığı yadsınamaz bir gerçektir.
Öyleki intihal olayları, yaygınlık ve sayısı bakımından giderek üniversitelerimizin en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir. Sorunun büyüklüğü karşısında Öğretim Elemanları Disiplin Yönetmeliği’nin 11. maddesine 1998 yılında eklenen bir fıkra ile intihal, öğretim üyeliği mesleğinden çıkarılmayı gerektiren yüz kızartıcı bir eylem olarak tanımlanmıştır. Fakat caydırıcı olması beklenen bu ağır yaptırım, YÖK’ün hiç bir döneminde tarafsız ve bilimsel bir anlayışla uygulanmadığından amacına ulaşamamıştır. Aşırmacılık başta olmak üzere herhangi bir bilimsel yolsuzluğa bulaşmış yandaş öğretim elemanlarının korunması nedeniyle yaptırım çoğu kez kağıt üzerinde kaldığından  yara kanamaya devam etmektedir.
Durum böyleyken Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 15 ay önce aldığı ve kamuoyunun ilk kez bu açıklamayla öğreneceği bir karar, intihal suçunu tamamen yaptırımsız bırakmıştır. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Eylül 2012 de aldığı bu kararda “Öğretim Elemanları Disiplin Yönetmeliği’nde intihal suçunun yaptırımı olarak  yer alan üniversite öğretim üyeliğinden çıkarılma cezasının, 2547 sayılı YÖK Yasası ile  657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nda bu cezaya ilişkin bir düzenleme bulunmadığı” gerekçesiyle hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir (*).
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun, intihal suçunun yaptırımı olan meslekten çıkarma cezasına ilişkin olarak verdiği bu kararla,  bilim insanları için  yüz kızartıcı bir suç olan intihal/ bilimsel aşırmacılık suçu fiilen yaptırımsız kalmıştır. Bu yaptırımsızlık, herhangi bir yasal düzenleme yapılmadıkça  intihal yapmanın hukuken serbest olması demektir.
Öğretim Üyeleri Disiplin Yönetmeliği 547 sayılı YÖK Yasası gereğince çıkarıldığından, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun cezanın kanuniliği (yasalara dayanması) ilkesi yönünden aldığı bu karar tartışmaya açıktır.
Bu durumda  YÖK’ün yapması gereken kararda belirtilen yasal dayanaksızlığı giderecek  bir yasa çıkarılması için Milli Eğitim Bakanlığı ve TBMM nezdinde girişimde bulunmaktır.  Ancak YÖK yüksek yargı kararının alındığı Eylül 201 den bu güne kadar böyle bir girişimde bulunmamıştır. YÖK’ün Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun söz konusu kararını üniversite rektörlüklerine bildirmek için gönderdiği (15 Nisan 2013 tarihli) yazıya ilişkin olarak geçtiğimiz günlerde İstanbul Üniversitesi’nin resmi internet sitesinde yayınlanan, rektörlük genelgesi (*) bu durumu doğrulamaktadır.
YÖK Başkanlığı, disiplin yönetmeliğindeki öğretim üyeliğinden çıkarma cezasının söz konusu yargı kararıyla uygulanamaz hale gelmesiyle  doğan yasal boşluğu gidermeye yönelik bir girişimde bulunmamakla görevi ihmal suçu işlemiştir. YÖK’ün üniversitelere gönderdiği 15 Nisan 2013 tarihli genelgede (*)  “intihal iddiası ile açılan soruşturmalarda yargı kararı doğrultusunda işlem yapılması” istendiğinden bu ihmal, bilimsel aşırmacılık suçu işleyenlerin söz konusu yüksek yargı kararının alındığı Eylül 2012 den bu yana  15 aydır cezalandırılamaması sonucunu doğurmuştur. YÖK’ün bu genelgesine  göre  şu anda herhangi bir üniversitede yapılmakta olan intihal soruşturmasında intihal suçu sabit bulunan bir öğretim üyesi hiçbir suç işlememiş gibi görevine devam edebilecektir.
Diğer yandan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun bu kararına göre, öğretim elemanlarına intihal suçu nedeniyle geçmişte  verilmiş öğretim üyeliği mesleğinden çıkarma cezalarının tümü “hukuken yok hükmünde sayılma” durumuna gelmiştir.
Bu güne kadar bilimsel aşırmacılık nedeniyle üniversiteden atılan öğretim elamanlarına görevlerine geri dönme ve atıldıkları tarihten bu güne kadar olan maaş ve her türlü maddi haklarını talep etme olanağı doğmuştur. Böyle bir uygulama devletin trilyonlarca liralık zarara uğratılması bir yana yüz kızartıcı bir  bilimsel yolsuzluk olan intihalin  ödüllendirilmesi demektir. Bu durum çağdaş bir ülkede bir örneği asla görülemeyecek olan bir skandaldır.
İlgili makamları, görevini ihmal ederek üniversitelerdeki bilimsel ahlak anlayışının  tamamen çökmesine neden olacak bu skandala yol açan YÖK Başkanı hakkında gereğini yapmaya davet ediyorum.
Üniversitelerde işlenen bilimsel aşırmacılık suçlarının yaptırımsız kalması sonucunu veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun bu kararı ile doğan yasal boşluğun sürüp gitmesine izin verilemez. Yasama  organı gerekli yasal düzenlemeyi acilen yapıp, bilimsel yolsuzluk yapmaya niyetlenenleri daha da cesretlendirecek bu duruma bir an önce son vermelidir.
Kamuoyuna duyurulur. Saygılarımla.
Prof Dr. Kayhan KANTARLI
Ege Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi
e-mail:kayhankantarli@gmail.com
Tel: (0532)-6301473
(*) Açıklamada kaynak olarak Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararı ile bu kararı içeren  İstanbul Üniversitesi Rektörlük ve YÖK genelgelerine aşağıdaki şu adresten ulaşılabilmektedir. Söz konusu karar ve  genelgelerin yer aldığı dosya ayrıca ekte gönderilmiştir.

19 Kasım 2013 Salı

YÖK'ün "Akademik Özgürlük Bildirisi"ne İtirazımız Var

6 Kasım'da YÖK, bir "Akademik Özgürlük Bildirisi" yayımladı. Bilimin, araştırmanın ve düşüncenin özgürlüğünü garanti altına alması gereken bir kurum olarak YÖK, bu bildiriyle 12 Eylül'ün mirasını devraldığını açıkça gösterdi. YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya'nın kamuoyuna açıkladığı bu bildiri, uluslararası akademik kuruluşlar tarafından benimsenmiş evrensel etik ve akademik özgürlük kurallarını yansıtmadığı gibi, bu bildiriyle Türkiye'deki akademisyen örgütlerinin üniversitelerde yaşanan hak ve özgürlük ihlalleri konusunda yayımladığı çalışmalar da bilinçli bir biçimde görmezden gelindi.

YÖK Başkanı Çetinsaya, eski vesayet sisteminin bittiğini, tüm kurumlarda yaşanan hesaplaşmayı doğru okuyamayanların kargaşa yarattığını ve YÖK'ü protesto ettiğini, ancak artık akademide kaliteye odaklanıldığını öne sürüyorsa ve bu kalitenin göstergesi olarak da bu "Akademik Özgürlük Bildirisi"ni sunuyorsa eğer, demek ki;

sayıları binlerle ifade edilen öğrenciler üniversitelerde soruşturmalara uğrarken ve eğitim haklarını kaybederken,
– güvenlikleştirme politikası çerçevesinde karakollar artık üniversitelerin içine taşınırken,
sakıncalı bulunan konularda çalışan ya da sendikalı olan öğretim elemanları işlerini kaybederken,
–kamusal sorumluluklarını yerine getirerek bilgi ve bulgularını paylaşan hocalar olmadık suçlamalarla savcıların önüne atılıp ellerinden çalışma olanakları ve laboratuarları alınırken,
rektör, dekan ve enstitü müdürleri yüksek lisans veya doktora mülakatlarına müdahale ederken,
– dekanlar, öğrenci ve öğretim elemanlarını twitter ve facebook üzerinden takip edip fişlerken,
taciz, hakaret, intihal, rüşvet ve sahtekârlık gibi birçok suçun işlendiği sabit olsa da yöneticiler hakkında iktidar yanlısı oldukları için asla soruşturma dahi açılmazken,– üniversiteler en kötü kapitalist işletmelerden daha kötü şartlarda taşeron işçi çalıştırırken,
farklı kimliklere yönelik ayrımcı görüşlerini bilimsel bir tespitmiş gibi açıklayan öğretim üyeleri hâlâ üniversitede kalabilirken
 
yaşanan tüm bu hak ve özgürlük ihlallerine itiraz edenler, YÖK Başkanı'na göre aslında yenilikleri ve nitelik artışını doğru okuyamadıkları için hayal görüyorlardı.

Bizim bu yenilik ve nitelik artışı iyimserliğine itirazımız var: Üniversitelerin her dönemde çeşitli baskı ve hak ihlallerine sahne olduğu iddia edilebilir. Hatta yukarıda küçük bir kısmını saydığımız bu örneklerin, "münferit vaka" olduğu sanılabilir. Ancak yeni dönemin çok belirgin bir özelliği var: YÖK, Çetinsaya'nın basında yer alan "bir koordinasyon merkezi" iddiasının aksine düşünce, bilim ve araştırma özgürlüğünü çiğneyen bir kontrol mekanizmasına, devlet aklını toplumun tüm damarlarına yaymakla mükellef bir baskı ağına dönüşmüş bulunuyor.

YÖK'ün bizimle aynı şeyi görebilmesi için yine kendileri tarafından 144 üniversite rektörlüğünün verdiği bilgiye dayandırarak oluşturduğu istatistiğe bakması da yeterli. Bu istatistik, 2000 yılından bu yana üniversite öğrencilerine açılan soruşturmaların ve bunların sonucunda öğrencilere verilen cezaların orantılı bir şekilde arttığını, üniversitelerde öğrencilerin ifade ve örgütlenme özgürlüğünün üniversite yönetimleri tarafından nasıl ölçüsüzce kısıtlandığını ortaya koyuyor. Elbette sadece öğrencilerin değil, akademisyenlerin de herhangi bir konuda düşüncelerini belirtmeden önce en az iki kez yutkunmaları gerektiğini; zira tanımı giderek belirsizleşen "hoşa gitmeyen bir tavrımızın" amirlerimiz tarafından unutulmadığını, bunun bedelini bir gün mutlaka ödeyeceğimizi gayet iyi biliyoruz. Akademisyenler olarak üniversitede; bırakın eleştirel, bağımsız araştırma ve yayın yapmayı, düşünmeyi dahi zorlaştıran bir korku ve çıkar çemberinin ufku kapladığını ve parçası olduğumuz akademik birimin yapısının ve bileşenlerinin görüşlerimiz hiçe sayılarak günbegün değişiverdiğini görüyoruz. Bir sabah gazeteyi açtığımızda, rektörümüzün mevcut siyasi iktidara canıgönülden destek veren resmi ifadelerini okuyor ve utanç duyuyoruz. Veya bir başka sabah üniversiteye geldiğimizde, yeni bir meslektaşımızın bölümümüzün ortak iradesi hiçe sayılarak, kimi zaman da asgari akademik koşulları dahi sağlamamışken, yanı başımızdaki odaya yerleştirildiğine tanık oluyoruz. Öyle ki bölüme açılan bu kadro en son bölüm başkanına "duyuruluyor", akademik atama ve yükseltmelerde şaibe yaratacak her tür karar alınabiliyor. Birlikte çalıştığımız araştırma görevlileri ise tüm itirazlara rağmen, apar topar kapının önüne konuyor.

Kısacası bilim insanları, öğrenciler ve çalışanlar; YÖK'ün yayımladığı ve akademik özgürlükler konusunda uluslararası standartları karşılamaktan uzak olan, ihlal durumlarında harekete geçirilecek koruma mekanizmaları konusunda hiçbir güvence getirmeyen bu bildirinin ne anlama geldiğini biliyorlar. Bildiride yer alan "Akademik, kültürel ve sportif amaçlarla gerçekleştirilen etkinliklerde üniversitelerin konuğu olarak bulunan bireyler, üniversite ortamına uygun bir biçimde karşılanmalı, siyasal görüşleri ya da kimlikleri dolayısıyla ifade özgürlüğünden yoksun bırakılmamalı, öğretim elemanları ya da öğrenci grupları tarafından görüş farklılıkları gerekçe gösterilerek engellenmemelidirler" maddesiyle ima edilenin de farkındalar. Çetinsaya'nın 12 Kasım'da Radikal gazetesine verdiği mülakatta da belirttiği gibi, "ironik" bir biçimde bildirinin ertesi günü yayımlanan ve "önleyici uzaklaştırma" uygulaması başta olmak üzere ağır yaptırımlar getiren yeni öğrenci disiplin yönetmeliği, üniversitelerde yeni bir soruşturma sezonunu açmış bulunuyor. Bu yönetmeliğin bir "demokratikleşme" adımı olarak sunulmasından sonra, eski yönetmelikte yer alan düzenlemelere geri dönülmesi, hatta daha da ağır sonuçlar yaratacak değişikliklerin yapılması, bizleri nelerin beklediğinin işaretleri.

YÖK, bu yeni dönemde bilimsel temayülleri, akademik ölçütleri, eğitim, öğretim ve araştırma özgürlüğünü, evrensel bilim etiğini yok sayarak 12 Eylül'ün korku çemberini, kâr odaklı üniversite tahayyülü ile birleştiriyor. Bilimi ve eleştirel düşünceyi evrensel standartlarda savunmak yerine itibarsızlaştırıyor. Üniversiteyi "meslek ve iş edindirmeye odaklanmış bir işlik" olarak tasarlıyor ve karşı çıkanları sindirerek, soruşturarak, ya da üniversite dışına iterek 12 Eylül'ün eksik bıraktığı işleri tamamlayacağını da bu bildiriyle ilan ediyor. Biriken dava dosyalarından ardı kesilmez soruşturmalara, bir gecede görevden alınan dekanlardan gerekçe bildirmeden işine son verilen öğretim üyelerine, taşeronlaştırılan işçilerin şirket kayıtlarından bizzat rektör tarafından yürütülen ve Emniyet için kanıt sağlamaya çalışılan öğrenci soruşturmalarına kadar pek çok dosya, Türkiye'nin zaten binmekte çok zorlandığı bilim trenini gönüllü olarak terk ettiğini gösteriyor. Bu bildiri ve yeni öğrenci disiplin yönetmeliğiyle YÖK, bir baskı ve vesayet kurumu olarak kendisini yeniden yapılandırıyor.

Bizler, üniversitenin tüm bileşenleri; eleştirel ve bilimsel düşünceye imkân tanımayan, eğitim, öğretim ve araştırma özgürlüklerini güvence altına almayan, çalışanlarının tümünün bilim yapma sürecine katılamadığı ve bilgilerini öğrencisiyle, çalışanıyla ve kamuyla özgürce paylaşamayan hiçbir yere üniversite adının verilemeyeceğini biliyoruz.

Türkiye'de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu
(GIT Türkiye)
Eğitim-Sen İstanbul Üniversiteler Şubesi

17 Kasım 2013 Pazar

Üniversite ticarethane değildir!

Dr. GÜNDÜZ VASSAF
 
Kurucularından olduğum Türkiye Psikologlar Derneği’nin geçen hafta yaptığı basın açıklamasından: “Ulusal ve uluslararası standartlara göre eğitim vereceğini vaat eden ancak tamamıyla ticari çıkarlar doğrultusunda hareket eden üniversitelerin, öğrencilerine ve topluma karşı görevlerini yerine getirmedikleri görüşündeyiz.”

Hükümetin, ülkeyi anonim şirket gibi yönettiği, polisi özel muhafızları gibi kullandığı eleştirilerinin bile sıradanlaştığı bir ortamda, üniversiteler kurumlarını koruyamamanın acziyeti ve duyarsızlığında.

Devlet üniversiteleri, 12 Eylül’den beri YÖK’e ters düşmeme kaygısıyla kapıkulu sessizliğinde. Türkiye’de olup bitenle ilgili birçok konuda görüşlerini dile getiren hocalar, istisnalar dışında, öğrenci haklarının gasp edilmesine, özel hayatlarına saldırılmasına seyirci konumunda. Konumlarını sorgulama cesaretini gösteren öğrencilere, bırakın kurumlarının arka çıkmasını, tersine hükümetin gözüne girmek için muhbirlik yapanlar, rektörlük, dekanlık, bölüm başkanlığı koltuğu sevdasında olanlar, aymazlıklarında, üniversitelerle birlikte ülkeyi huzursuzluğa sürüklemekte. İnşaatçılarla el ele verip, gecekondu süratinde kurulan, kütüphanesiz, laboratuvarsız tesislere üniversite tabelası asılıp, sayı bakımından yetersiz, niteliksiz hocalarla, gençlere gelecek pazarlanmakta. devlet üniversitelerinden yüksek maaşlar vererek transfer ettikleri hocaların sayesinde ilk kurulan vakıf üniversitelerinin ardından, günümüzde müteşebbisler, apartman katlarına bile üniversite tabelası asıp kolay para kazanmanın peşinde. Üçüncü sınıf lokantalarda bile mutfak temizliği ilgili merciler tarafından denetlenirken, son yıllarda kurulan vakıf kurumları skandalı karşısında devlet de sessiz, yerleşik üniversiteler de.

Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği’nin (TODAP) ‘Üniversite Ticarethane Değildir’ başlığıyla geçen hafta yaptığı basın açıklaması, tek bir örnekle Türkiye üniversitelerinde yaşanan durumun vahametini, sergiliyor. Doğuş Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde 15 Eylül 2013’te bölüm başkanı olarak göreve başlattığı Prof. Dr. Serdar M. Değirmencioğlu’nun işine 24 Ekim’de son verdi. İçinde bulunduğumuz akademik yıl itibariyle üniversitenin psikoloji bölümünde 300 lisans öğrencisi, 4 öğretim üyesi bulunmakta ve bu 4 öğretim üyesinin bölüm öğrencilerine ders vermenin yanı sıra diğer bölüm öğrencilerine de ders verdiği bilinmektedir. Üniversite yönetimi; yüzlerce öğrenci için sadece dört öğretim üyesi istihdam etmektedir. Birleştirilmiş sınıflı köy okuluna benzeyen üniversitede durum bu iken, yönetim klinik psikoloji alanında yüksek lisans programı açmak istemektedir. İşten çıkarılmanın asıl gerekçesi, Değirmencioğlu’nun klinik psikoloji alanında yüksek lisans programı açılabilmesi için bu alanda doktorası olan biri profesör en az üç öğretim üyesi gerektiğini savunarak mevcut halde bölümde Yrd. Doç. Dr. unvanıyla yalnızca bir klinik psikolog bulunduğunu belirtmesi ve yönetimin bu kararına karşı çıkmasıdır. Görünen o ki üniversite yönetimi en asgari mesleki içtihadın savunusuna dahi tahammül edememiştir.

Avrupalı meslektaşları tarafından ‘European Community Psychology Association’ın da başkanlığına seçilen Serdar Değirmencioğlu’nun görevine son vermekle, Doğuş Üniversitesi yönetiminin yarattığı huzursuzluk sonucu, Türkiye’de psikologları temsil eden derneklerin peş peşe gelen basın açıklamalarının yanı sıra öğrenciler de hocalarının görevine iade edilmesi için destek kampanyası başlatmış durumdular. (Twitter destek adresi: #DogusPsikolojiyeDokunma)

Şili’de 11 Eylül CIA darbesiyle birlikte özelleştirme furyasını dünyada yaygınlaştıran, Türkiye’de de benzer dinamiklerin tetiklediği 12 Eylül’le birlikte sürdürülen ekonomi politikalarıyla, hakları gasp edilen öğrenciler her geçen gün daha mağdur konumda bırakılmakta.

Yeni anayasa girişimlerinde toplumun bu dinamik ve ümit vaat ettiği kesimin hak ve özgürlüklerinin, üniversite özerkliği ve akademik özgürlüklerle birlikte dile getirilmesi, hocası ve öğrencisiyle birlikte üniversitelerin kurumlarına sahip çıkabilmelerine bağlı.

18 Ocak 2013 Cuma

Toplumun Ahlakı Yok Olursa...

A. M. CELAL ŞENGÖR
Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 18 Ocak 2013

Habertürk’te sevgili arkadaşım Murat Bardakçı’nın yönettiği «Tarihin Arka Odası» adlı programı seeyrederken, Murat bir kez daha beni şoke etti: Şenay Yüzbaşıoğlu’nun söylediği «Sev kardeşim» adlı şarkının bestesinin İsrail’li bestekâr Nurit Hirsch’in bir bestesinden çalınma olduğunu belgeledi ve ekledi:

«Türk pop müziği diye bilinen müzikteki bestelerin çoğu çalınmadır!» 

Bu beni şoke etti ama, şoke olmamın sebebi bilinçaltında beklediğim bir şeyin birdenbire gerçek olduğunu öğrenmemdi. Yani Türkiye’de hoşa giden pek çok şeyin çalınma olduğunu zaten biliyordum. Ama kesin örnekleri görünce insan derinden de kahroluyor. 

Türkiye akademik dünyasında da hırsızlık gırla gider. İkide bir ortalık intihal iddialarıyla çalkalanmaz, çünkü intihalin sıradan bir şey olduğu gibi pek korkunç bir hissi toplum kanıksamıştır. Bunun nedeni bilimi, yaratıcılığı ciddiye almamasıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yüzde doksanının bilinçaltında «bilim olsa da olur, olmasa da olur» inancı vardır. Bu kadar önemsiz (!) bir şeyde hırsızlık olmuş: Kime ne? Bu hissiyatı bizzat Türkiye’yi yönetenler paylaşmaktadır. Bilim hırsızlığından üniversiteden atılmış, akademik unvanı elinden alınmış ve bu kararlar bağımsız bir mahkeme tarafından tasdik edilmiş bir kişiyi Başbakan üstelik Millî Eğitim Bakanı yaptı, bir de sıkılmadan üniversiteye yüklendi «Benim arkadaşımın sizin vereceğiniz unvana ihtiyacı yoktur» diye! Madem öyle, Sayın Bakan o unvanı almak için neden intihale tevessül etmişti; YÖK yönetimi AKP yanlısı olur olmaz o unvan sözümona kendisine iade edildi (mahkeme kararı ve suç delilleri yerlerinde durduğu için tabiî bu «iâde-i itibar» ın hiçbir itibarı yoktur). 

Ancak intihal suçunu işleyen bakan da bu toplumun çocuğudur. Çalınan besteyi çalan ve okuyana bu kadar itibar edilen bir toplumda kendisine yüklenilmesinin tek sebebini onun ve başbakanının politik husumet olarak görmesi doğaldır. Burada görülüyor ki, intihal suçunu bakan, toplumla paylaşmaktadır ve toplumun en az %50’si kendisini suçlu bulmamaktadır. 

Türkiye’de toplum ahlâkının çok düşük olduğunu burada birkaç kere yazdım. Şimdi bir örnek daha vereyim. İTÜ’de Asistan Dayanışması adı altında yapılan bazı yayımları eleştirdiğim ve bir doktoranın altı seneden fazla sürmemesi gerektiğini savunduğum için, hakkımda internette bir karalama kampanyası başlattılar. Ne tüccarlığım kaldı, ne öğrencim olmadığı ne de parayla yayın yaptırdığım. Tabiî bunların ne kadar zırva olduğunu en küçük bir araştırma dahi gösterebilir. Üstelik bir üniversitede asistan olan bir kişi bunların zırva olduğunu zaten bilir. Ama belli ki bu bilgi pek çoğunda yok veya olduğu halde yalan söyleme yolunu tercih ediyorlar. Bunun sebebi toplumun böyle ahlâksızlıklara tepki vermemesi, onları boş vermesi, kabullenmesidir. 

Balyoz davası hakkında gazete ve televizyonlarda yazılanlardan ve en son Milli Savunma Bakanımızın ağzından da öğrendiklerimizden sonra, o davaya bakan savcı ve hâkim heyetine göz göre göre yalan beyanı kullanarak insanların hürriyetlerini elinden aldıkları, yani adaleti yok ettikleri için meslekten el çektirilmesi gerekir. En azından uygar bir ülkede bu böyle olur. Ama Türkiye’de bu kimsenin umurunda bile olmamıştır. Yalan belgeleri «ortaya çıkaran» gazeteci bir televizyon kanalında kendisinin bu devletle bir hesabı olduğunu söylemesine rağmen, kendisi hakkında hiçbir takibat yapılmamış, söylediklerinin Balyoz davası hakkındaki düşüncelerde yaratması beklenen soru işaretleri oluşmamıştır. 

Sevgili okuyucularım rahmetli Şenay Yüzbaşıoğlu’ndan bir bakanımızdan, üniversite öğrencilerimiz üzerinden Balyoz’a kadar bizi getiren bu düşünce zinciri bize şunu göstermekte: Türk halkını «gerçek» ilgilendirmiyor. Bunun sebebi, yüzyıllardır aldığı «inanç» eğitimidir. Görmeden, kontrol etmeden, muhakeme kurmadan inanmayı öğrenmiş bir toplum gerçeği aramaz. Gerçeği aramayan toplumda da size yukarıda sıraladığım türden rezillikler biribiri ardına gelir ve kimseyi rahatsız etmez. Tabiî bunun sonu felâkettir, muhterem dostum ve hocam Doğan Kuban’ın sık sık işaret ettiği gibi tüm Müslüman dünyasının içinde bulunduğu fecî durumdur. İşte Atatürk hayattaki tek kılavuzu bilim olarak belirlerken bunu kastediyordu. Buyrun seçin: Bir tarafta sormadan inanarak yalan içinde rezilane yaşamak, bir tarafta sorgulayarak emniyette ve onurla yaşamak.

17 Ocak 2013 Perşembe

BASIN AÇIKLAMASI


YÖK’ÜN, EGE ÜNİVERSİTESİ KAMPÜS ARAZİSİNİN RANT ARACI OLARAK KULLANILMASINI AMAÇLAYAN  GİRİŞİMİN   HENÜZ BAŞLANGICINDA 15 YIL ÖNCE YAPILAN SUÇ DUYURUSUNU ÖRTBAS EDİP DEVLETİ YÜZ MİLYONLARCA LİRA ZARARA UĞRATAN BU GÜNKÜ FİİLİ DURUMA FIRSAT TANIMASI HAKKINDA 

RedHack’in Ege Üniversitesi(EÜ)  kampüs arazisinin rant aracı olarak kullanılması hakkında yayınladığı belgeler söz konusu arazinin 1998-2001 yıları arasında gerçekleşen işlemlerle ticari yapılaşmaya açılarak  49 yıllığına özel şirketlere kiralanması ve kamulaştırma amacı dışında kullanılması nedeniyle İzmir Cumhuriyet Savcılığına 6 ay önce  yapılan bir suç duyurusu dolayısıyla YÖK arşivine giren belgelerdir. 

Eğitim amacıyla kamulaştrılan EÜ kampüs arazisinin amacı dışında, rant aracı olarak kullanılmasıyla ilgili olarak 6 ay önce Haziran 2012 de yapıldığı anlaşılan  bu suç duyurusu olayla ilgili ilk suç duyurusu olmayıp, ilk suç duyurusu (ektedir) yaklaşık 15 yıl önce 16 Temmuz 1998 de tarafımdan YÖK Başkanlığına yapılmıştır. Ancak ne yazık ki rant sağlama girişimi henüz başlangıç aşamasındayken yaptığım bu suç duyurusu karşısında hiç bir  işlem yapılmayarak yanıt dahi verilmemiştir. 

Redhack EÜ belgeleri, zamanın kent ve üniversite yönetimlerinin  suç işlediği yönünde 15 yıl önce tarafımdan hazırlanıp Bornova Belediye Meclisi Üyeleri’ne sunularak kamuoyuna açıklanan  rapordaki (ektedir) tespit ve uyarıların haklılığını  kanıtladığı gibi, üniversite yönetimince bu bağlamda işlenen suçlarla ilgili olarak 15 yıl önce YÖK’e yapmış bulunduğum suç duyurusunun (ektedir) örtbas edildiği ve böylece bu günkü fiili duruma fırsat tanındığını da kanıtlamıştır. 

Hiç şüphesiz YÖK, ekte görülen 15 yıl önceki bu suç duyurusunu işleme koyup gereğini yapsaydı ne devlet bu boyutta zarara uğratılacak ne de yerli -yabancı şirket ve iş adamlarına üniversite eliyle haksız kazanç olanağı sağlanmış olacaktı. 

Eğer YÖK bu suç duyurusu karşısında görevini yapmış olsaydı üniversite bu günkü gelişme sürecinde çok gereksinim duyduğu arazilerden yoksun kalır mıydı? 

Üniversite rantçılara armağan edilen bu arazilerin bir kısmına halkın bilim ve teknoloji ile buluşturulacağı bilim müzesi, bilim parkı, akvaryum gibi mekanlar kursaydı, bu günkü suçlamalarla karşılaşır mıydı? 

Aynı şekilde, günün sorumlu yerel yöneticileri ile belediye meclisi üye çoğunluğu, kampüste ticari yapılaşmaya izin veren imar planı değişikliğine zamanın Çevre Avukatı Sayın Noyan Özkan ve ayrıca bir kaç meslekdaşımla birlikte tarafımızdan  yapılan itirazları,  EÜ’nin bir öğretim üyesi olarak hazırlayıp Bornova Belediye Başkan ve Meclis üyelerine sunduğumuz  kişisel rapor (ektedir) ile Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin hazırladığı raporu(ektedir) önemseyip eğitim amacıyla kamulaştırılan arazinin ticari yapılaşmaya dönüştürülmesine izin vermeselerdi yüz milyonlarca liralık bu büyük rant gerçekleşebilir miydi? 

YÖK’ün önünde şimdi bir fırsat var… Redhack belgelerine göre İzmir Cumhuriyet Savcılığı’nca dava açma izni verilmesi için YÖK’e gönderilen  6 ay önceki suç duyurusuyla ilgili ceza soruşturması işlemlerini bir an önce sonuçlandırmak. 

Aslında, YÖK kamuoyunda "Cumhuriyet Savcılıkları ve öğretim elemenları ya da duyarlı yurttaşlarca kuruma  gönderilen suç duyurularını sürüncemede bırakmak-örtbas etmek” gibi kötü bir şöhrete sahip. Dolayısıyla gerek EÜ gerekse diğer üniversitelerle ilgili olarak Redhack belgelerinde ortaya çıkan suç duyurularında adı geçen şüphelilerin suç işleyip işlemedikleri konusunda karar almayı yargıya bırakmak YÖK için en akılcı ve kamuoyunu tatmin edebilecek bir yoldur (tabii ki ülkemizdeki baskı rejiminde siyaseten bağımsız kalabilmiş yargıçlara rastlama umuduyla). 

Ege Üniversitesi kampüs arazisinde üniversiteye gelir sağlama  amacıyla  yapıldığı ileri sürülen ve bilim insanlarından asla beklenmemesi gereken bu etik dışı uygulamayla kime-kimlere / hangi yerli -yabancı  şirketlere(*)  ne boyutta rant sağlandığı açıktır. 15 yıl önce planan bu uygulama üniversitelerin piyalaştırılması yolunda başarıya ulaşmış bir deneme olup, bu denemeden edilen tecrübelerin ışığında hazırlanan yeni YÖK yasasıyla bilimiyle, eğitimiyle, hizmetiyle...her şeyiyle satılık/rant aracı olan bir üniversite amaçlandığının ibret verici göstergesidir. 

Kamuyoyuna saygıyla duyurulur. 

Prof. Dr. Kayhan KANTARLI 
Ege Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi
gsm: (0532)-6301473 

(*) İŞTE ZAMANINDA TARIMLA GEÇİNEN BORNOVA HALKINDAN EĞİTİM AMACIYLA, ÜNİVERSİTE KURULMASI İÇİN  KAMULAŞTIRILAN ARAZİLERİNDEN OLUŞAN EGE ÜNİVERSİTESİ KAMPÜS ALANINDAKİ  BÜYÜK RANTTAN YARARLANAN YABANCI ŞİRKET VE KURULUŞLAR: 

1.     Kampüsün Ankara yoluna cepheli çam ormanı olan bölgesinde 1991 yılında kaçak olarak KİPA  Bornova Alışveriş Merkezi kurulmuştur. Başlangıçta 100 Türk işadamı tarafından kurulunan KİPA’nın çoğunluk hissesi iki yıl önce İngiltere’nin  ünlü perakende Şirketi olan TESCO’ya satılmış ve adı TESCO KİPA olmuştur. 

2.     Kampüsteki Tıp Fakültesi Hastanesinin arkasında  büyük kısmı çam ağaçlarıyla kaplı bölgede ağaçlar kesilerek Nisan 2006 da AB üyesi İsveç’in ünlü Mobilya şirketi IKEA  mağazası açılmıştır. 

3.     Yine aynı bölgede bir başka AB üyesi olan ALMANYA’nın Otto Nagel firması tarafından tarafından Türkiye’de kurulan proje geliştirme şirketi Turkmall ile yine AB üyesi HOLLANDA  MDC  firması ortaklığında kurulmakta olan  FORUM ALIŞ VERİŞ VE EĞLENCE MERKEZİ’nin inşaatı hızla tamamlanarak olup 2006 sonunda açılmıştır. 

4.     Bunlara bir de yaklaşık 20.000 metrakarelik kampüs alanının yine  AB üyesi ve bölücülerin baş destekçisi FRANSA’nın İzmir’deki Fransız Kültür Merkezi’nin partnerliğinde  Fransızca eğitim veren İZMİR Özel Tevfik  Fikret Okulları’na verilmiş ve söz konusu kurum burada ilk öğretim bölümünü açmıştır.

16 Ocak 2013 Çarşamba

İlim ve yolsuzluk meğerse ters orantılıymış!

MURAT BARDAKÇI
16 Ocak 2013, HABERTÜRK

MESELENİN hukukî tarafını, yani suç olup olmaması konusunu bir tarafa bırakalım: Redhack'in YÖK'e yaptığı siber saldırı, bazı üniversitelerin vahim vaziyette olduğunu, bilimin falan artık bir tarafa bırakıldığını ve fakültelerin tamamen bir yolsuzluk mekânı haline geldiğini gösterdi!

Hadisenin yaşanmasından sonra üniversitelerde yöneticilik yapan birkaç dostumla konuştum. Yüksek öğretim kurumlarında bu gibi işlerin artık vak'a-i âdiyeden olduğu konusunda hepsi hemfikirdi. Ama vurguladıkları bir husus vardı: Yolsuzluk iddialarının tamamının doğru olmadığını, üniversite yönetimine yani rektör ve çevresine muhalif olan hocaların senelerden buyana karalama kampanyasına giriştiklerini, karalamanın en kolay yolunun da ihalelerde yolsuzluk yapıldığı iddiasından geçtiğini söylüyorlardı.


Anlayacağınız, Redhack'in ele geçirip yayınladığı yolsuzluk belgelerinin bir kısmı iftiradan ibaretti, gerçekle bir alâkaları yoktu ama geri kalan iddialar maalesef doğru idi!


Bu durum üniversitelerin daha fazlasını söylemeye dilin ve kalemin varmadığı bir hâle düştüğünü göstermesi bakımından utanç verici olmaktan da öte bir vaziyettir!


YOLSUZLUK VE İNTİHAL

 
İhalelerde, özellikle de tıp fakültelerinin bünyesinde yapılan alımlarda dönen işler, bazı rektörler ile dekanların müteahhit firmalarla ilişkileri, üniversite yöneticiliğinin bu şekilde bir menfaat merkezi hâlini alması, öncelikle tek birşeyi gösteriyor: Bilimsel seviye ile yolsuzluk arasında ters orantı olduğunu, akademik eğitimin kalitesinin yerlerde sürünmeye başlaması ile beraber maddiyat hırsının zirveye çıktığını!


Ama, rezaletler sadece maddî alanda kalsa gene iyi; işin bir de akademik namus ve etik ile alâkalı tarafı da var: Başkasının eserini hiç utanmadan ve sıkılmadan çalıp üzerine kendi ismini koyarak yayınlamak demek olan "intihal" dediğimiz iş de artık haddi aşmış! Bilimsel hırsızlığı ortaya çıkartılan hoca hakkında komisyonlar kuruluyor, yürütme olduğu iddia edilen yayın satır satır inceleniyor, soruşturmayı yapan diğer hocalar unvanlı hırsıza hangi cezaların verilmesi gerektiği konusunda rapor üstüne rapor yazıyorlar ama netice koskoca bir sıfır! Hırsızlığın en aşağı seviyesi olarak mutlaka duyurulması gereken intihal, yapanın yanında kâr kalıyor.


Bunun böyle olduğunu, basında intihal hadiseleri üzerinde en fazla yazmış kişilerden biri olarak gayet yakından biliyorum. Son 15 sene içerisinde yirmiden fazla intihal konusunu gündeme getirdim, üstelik bunların bazıları uluslararası alanda yapılmış ve Türkiye'nin akademik şerefini lekelemiş hırsızlıklardı ama sadece ikisinden netice alabildim. Diğer hırsızlar zamanın YÖK başkanlarının "Bu adam bizdendir" diye kayırmaları ve türlü türlü bürokratik uzatma oyunlarıyla ceza falan almadılar ve akademik basamaklarda utanmazca yükseldiler!


Sonuca ulaştırdığımı söylediğim intihal rezaletleri ise öyle hırsızın üniversiteden kapıdışarı edilmesi ve akademik kapının suratına kapatılması ile falan neticelenmedi; iş yüzsüzlere sadece birkaç ay kademe ilerlemesi cezası verilmesi yahut unvan dağıtan jürinin yeniden toplanması gibisinden basit kararlarla güya halledildi, o kadar!


İSTATİSTİK MERAKI

 
Bütün bu maddî ve etik yolsuzlukların sebebi, 1990'lardan itibaren akademik alanda istatistikî büyümeye, yani üniversite diplomasına sahip olanların sayısını arttırmaya merak salmamız ve eğitimin kalitesine artık hiçbir şekilde önem vermememizdir. Eninde-sonunda mutlaka diploma alacak olan öğrenci sayısı arttıkça üniversiteler hantallaşmış, hantallaştıkça yolsuzluğun her çeşidi artmış, gelir getiren fakültelerin döner sermayelerinden üniversite yöneticilerine ödeme yapılması âdeti de işin tuzu-biberi olmuştur.


Denetim konusunda üniversitelerde son haftalarda konuşulanlar doğru ise ve hazırlanan yeni YÖK tasarısı ile denetleme kurulları kaldırılırsa, yolsuzluk ve intihal rezaletlerinin daniskasını asıl o zaman göreceğiz!

7 Ocak 2013 Pazartesi

MAKALE PAZARI

Prof. Dr. İsmail Hakkı AYDIN

Bilimsel yayın, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de, her türlü akademik unvanın kazanılmasında, üniversiter sistem içerisinde öğretim eleman ve üyelerinin ilerletme ve yükseltmelerinde en önemli ölçüt olarak kabul edilmektedir.  Bunun yanında, dünyadaki üniversitelerin ilmi sınıflaması yapılırken, yine “web of Science” veri tabanı tarafından taranan dergilerde yayımlanan makaleler dikkate alınarak, bağımsız kuruluşlarca sıralama yapılmaktadır.

Öğretim üyelerinin ilmi kaliteleri, uluslararası bilimsel platformda yıllara göre yaptıkları araştırmalara, yayınlara, bu yayınlara yapılan atıflara ve yayınlarının neşredildiği dergilerin impakt değerlerine göre hesaplanan kişisel “H faktörü”ne göre belirlenir. Her ne kadar ülkemizde yardımcı doçent, doçent ve profesör unvanlarının kazanılmasında “H faktörü” çoğunlukla dikkate alınmasa da, gelişmiş ve muasır medeniyet seviyesini yakalamış, uluslararası, şahsiyet sahibi üniversitelerin olmazsa olmaz değerlendirme ölçütü özelliğini taşımaktadır.

Kanaatime göre, akademik unvanların kazanılması bir yana, üniversitelerin akademik idari makamlarına, müdür, dekan ve rektör atamalarında da, başkaca istenen şartlar yanında, “H faktörü” de önemli bir ölçüt olarak dikkate alınmalıdır.

Dünyadaki üniversiteler arasında ilk 500 içerisine girmek yarışında gayret sarf edilirken, üzülerek belirtmeliyim ki, bilim insanlarının dayanılmaz yükselme arzusunu fark eden bazı yerli ve yabancı (uyanık) yayın kuruluşları para ile makale yayınlama politikası geliştirerek bir “pazar” oluşturmuşlardır!

Aslında, tarih boyunca her zaman, her ülkede belli oranlarda olan bu bilimsel yayın ahlak kurallarının ihlali, günümüzde olduğu gibi gelecekte de olacaktır. Zira, 865-922 tarihleri arasında yaşamış olan Ebubekir Razi Eyvanî, konunun hassasiyetine binaen, problemi fark etmiş ve “Bir kantar ilim, bir okka edebe muhtaçtır.” vecizesi ile bu “pazar”a daha o zamandan parmak basarak, konuyu harikulade bir şekilde özetlemiştir.

Bu makale pazarı genellikle, yetersiz eğitim, hızlı yükselme isteği, meşhur olma arzusu (Hollywood sendromu), saygınlık kazanma ihtirası, maddi-manevi kazanç temini ve bazı ruhsal hastalıklara duçar olma gibi sebeplerle, kıdemli-kıdemsiz, genç-yaşlı bazı bilim insanlarını tahrik etmektedir. Bu kişiler ilim ahlakını bir tarafa bırakıp, “Ne kadar para, o kadar yayın” dellallığını kendilerine ilke edinir hale gelmiştir.

Aşırma, çarpıtma, uydurma, çoklu yayın yapma, bölerek neşretme, çıkar gayesi gütme ve yağmalama gibi birçok ilmi makale ahlakını hiçe sayan faktörler bir yana, maalesef birçok ülkede, “etki değeri”(!) çok düşük olan bazı dergilerde büyük ücretler karşılığında, sipariş ile de yayın(!) yapan ve yaptıran şaibeli kuruluşlar cirit atmaktadır.

Her ne kadar TÜBİTAK ve TUBA, bu makale pazarının ve ahlaksızlığının önüne geçmek için çeşitli faaliyetler sürdürüyorsa da, özellikle bilim ahlakına sahip, kişilikli bilim adamlarının, üniversitelerin, YÖK ve ilgili diğer kurum ve kuruluşların bu hususta ileri derecede hassas davranmaları gerekmektedir.

Bilimsel jürilerde görevlendirilen jüri üyeleri “H faktörü” dâhil olmak üzere, ilmi objektif ölçütler eşliğinde çok iyi bir seçime tabi tutulmalıdırlar ve bu bilim adamlarının da, yardımcı doçent, doçent ve profesör adayları hakkında verdikleri kararlarda ileri derecede hassas olmaları, bu “makale pazarı”nın da farkında olarak, ahlaklı bilimin ışığı altında, hakkı teslim etmek adına ince eleyip sık dokumaları şarttır.

Kitab-ı Müstakbel “HİCRAN” dan bir rubâîmizi paylaşalım.

VÂVEYLÂ DÜŞTÜ

Son perde, bir dilbere, gönül mübtelâ düştü.
Ne tâlihmiş benimki, mukaddes belâ düştü.
Tam cevrine alıştım derken, çöktü bir zulmet,
Yıkılası hâneye, yine vâveylâ düştü.