BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

16 Aralık 2012 Pazar

Akademik kariyer mi akademik eziyet mi? (2)

ABBAS GÜÇLÜ
Milliyet, 16.12.2012

Akademik kariyer yapanlara eziyetin bin türlüsünün çektirildiğini daha önceki yazılarımızda sık sık dile getirdik. Görünen o ki bu tartışma hiç bitmeyecek.

Kariyer basamaklarını tırmanan asistan ve yardımcı doçentler gibi, jüri üyeliği yapan profesörlere de bir dokun bin ah işit.

Onlar da genç akademisyenlerin donanımsızlığından şikâyetçiler.

Asıl üzücü olan ise üniversitelerimizin yaşadığı itibar erozyonu ve akademisyenlerin maruz kaldığı mahalle baskısı...

Gelen tüm maillerin dibinde şu ifade yer alıyor: 

Affınıza sığınarak ismimi yazmıyorum. Beni anlayışla karşılayacağınıza inanıyorum...

Özgür ve özerk üniversite böyle mi olmalı?

En haklı oldukları konularda bile isimlerini yazmaktan tedirgin olan hocalarımız mı soran, sorgulayan, konuşan özgür gençler yetiştirecek?..

Tıpkı milletvekilleri gibi hocaların da akademik konularda kürsü dokunulmazlığı olmalıdır!..


Kalite dibe vurdu!

Elektrik mühendisliği alanında, doçentlik jürilerine 10 senedir giriyorum. Bilginiz olması için söylüyorum. En fazla karşılaşılan ve en üzücü olan durum, adayların kendi alanlarında yeterli yayın yapmış olmalarına rağmen, kendi konuları diyebileceğimiz alanlardaki en temel bilgileri dahi bilmemeleridir.

İnanın jürilere ayaklarım ters yönde gidiyorum. Bir öğretim üyesi adayının, kendi konusunda verdiği dersin, en temel kavramını bilememesi jüri üyeleri üzerinde çok kötü etki yaratıyor.

Ne soracağınızı, ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Böyle cevaplar veren bir adayın, bırakın doçent olmayı, üniversiteden bile mezun edilmemesi lazım.
Zaten sorun da burada.

Genel olarak kalitesiz üniversitelerden gelen adaylar, iyi bir temel eğitim almadan yurt içinde veya dışında bir şekilde doktora yaptıktan sonra, citatin index’e giren dergilerin uygun olanlarında çok hızlı bir şekilde yayınlar yapıp (artık yayın yapmanın da bir yöntemi var. Uygun dergi seçilirse, bazen para vererek de kolay yayın yapmak mümkün) jürinin önüne çıkıyor. Jürilerin yapabileceği tek şey, temel konularda adayın yeterliliğini sorgulamak.

Asıl sorun, Türkiye genelinde, üniversitelerde, başta matematik dersleri olmak üzere temel derslerin çok kötü bir şekilde verilmesi. Bu sorun gittikçe büyüyor. Çünkü jürilere giren kaliteli öğretim üyesi oranı gittikçe düşüyor. Az gelişmiş üniversiteden gelen arkadaşlar, doğru dürüst soru bile soramıyor ve ortalık abuk sabuk doçent ve prof’la doldu. Dersleri bunlar veriyor. Jürilerde de bu arkadaşlar çoğunlukta.

Jürilere girerken aday için dua ediyorum. Ne olur, temel konulardaki en basit sorulara utandırıcı cevaplar vermesin diye...”

Prof saltanatı var!

Siz katılmayabilirsiniz ama zirve ve zirveye yakın doçent ve profesörlerin, kendi rekabet ortamlarında, diğerlerini daha iyi bastırması ve öne geçtiklerinde, saltanatlarının devamı için böyle bir çaba içerisinde olduklarına inanıyorum.

Meslek camiasında, kaymak tabakasının saltanat ağı içinde çok büyük güçleri var. Dergilerin editörleri ve hakem kurulları onların elinde. Yani bir yardımcı doçentin makalelerinin yayımlanmasını bile rahatlıkla önlerler. Makaleleri yayımlanmadan bekletilir, hakemlere ulaşılır, olumlu rapor veren hakemlerin raporları değiştirilir. Sonuçta yayın yapamayan, daha doğrusu, yaptırılmayan yardımcı doçent mesleki açıdan yetersiz gösterilerek süründürülür.

Asistan ve yardımcı doçentler, üniversite içinde haklarını arayamıyor mu diye sorabilirsiniz. Mevcut şartlarda bu imkânsızdır. Çoğu profesör olan bu akademisyenlerin olağanüstü bir gücü ve tahakkümü altındayız...”

‘Psikolojimiz bozuldu’

Köln Üniversitesi’nde doktora yaptım. Ayrıca aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalıştım.

Çalışmam da dünyada bir ilk. Uluslararası iki kitabım ve birçok makalem var. ÜDS’den 92.5 aldım.

2009’da doçentlik yayın aşamasından geçtim.

Ancak 2009’dan bu yana 6-7 kez sözlü sınavına girdim. İnanın tam rezillik ve insanların (jürilerin) egolarını tatmin etmek için yapılan bir eğlence.

Almanya’ya geri dönme hazırlığı içerisindeyim. Çünkü Almanya’da benim dönemimde öğrenci olan arkadaşlar çoktan doçent/prof oldu. Ben kendi ülkemde olamadım.

Ailece psikolojimiz bozuldu. Maddi zararlarımızı saymak bile istemiyorum...”

Özetin özeti: Üniversitelerde hiyerarşik saygıyı ve etik değerleri oturtmadan, eğitim ve bilimi öne çıkarmak sanki çok kolay olmayacak...

12 Aralık 2012 Çarşamba

Akademik kariyer mi? Akademik eziyet mi?

ABBAS GÜÇLÜ
Hemen her ay, yeni birkaç üniversite açılıyor. Çoğu da vakıf üniversitesi. Kendi hocalarını yetiştirmeleri en az 10 yıl sürer. Oysa hemen öğrenime başlıyorlar. Bu yüzden de devlet üniversitelerinin içini boşalttıkça boşalttılar.

Peki devlet üniversiteleri yeterince öğretim üyesi yetiştiriyor mu? Daha da önemlisi, asistanlığa ilgi var mı?

Eskiden en iyi mezunlar üniversitede kalırdı. Şimdi kaçıyorlar. Onlarca haklı nedenleri var. Ama en önemlilerden birisi de daha önce eziyetin bin türlüsünü yaşayan hocalarının kendilerine çektirdikleri. Tüm araştırmaların ortaya koyduğu gibi, eziyet gören, eziyet çektiriyor... Ne kadar objektifler? Doktor asistanların, yardımcı doçentlerin yaşadıkları eziyetleri günlerce dile getirmiştik. Hak veren de oldu, karşı çıkanlar da. Şimdi sizinle paylaşacağımız konuda da söylenenler az bile diyenler kadar, statükoyu savunanlar da çıkacaktır.

YÖK ise olup biteni sadece izliyor.

Başkan Çetinsaya, çıkma olasılığı milyonda bir bile olmayan bir yasa taslağının peşine takılmış gidiyor. Oysa ortada bir cenaze var ve önce onun kaldırılması gerekir. Bu ise umurunda bile değil... 

YÖK’e giden mektup
 
İşletme alanında 2008’de belirlenmiş olan 3 jüri üyesinden yayında 3/3 olumlu raporla ilk başvurusunda ‘başarılı’ olarak geçmiş ancak sözlü sınava 4 kez girmiş olmasına rağmen ‘başarısız’ bulunan bir doçent adayıyım.
 

Üzülerek ifade ediyorum ki, bu alanda bana jüri olarak tahsis edilen kişiler (ki birçok kez değişti) her defasında geçirmemek için uğraştılar. Örneğin son ikisinde geçebilecek durumdayken yine geçemedim hatta sonuncusunda jüri başkanı bana çocukmuşum gibi ‘Biraz daha iyi olmuş. Bundan sonra daha iyi olacak’ gibi bir cümle kurdu! Üstelik son jürideki bir üye alanımın çok uzağında olan ‘muhasebe’ alanındaydı. 

Diğer ikisi ise aynı bölümden olup BÜ Meslek Yüksek Okulu öğretim üyeleriydi. Ancak burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta, diğer iki jüri üyesinden birisi bölüm başkanı diğeri ise aynı bölümde öğretim üyesiydi. 

YÖK’e itiraz ettim, fakat kabul edilmedi. Jüri kararı sonrasında, sınav raporunu talep ettiğimde gördüm ki rapor tam olarak gerçekleri yansıtmamaktaydı. Bunu iddia bile edemiyorum çünkü şahidim yok, ayrıca bir dinleyenin olmasının, bizler için kötü bir puan olduğu öğretildi bize. Ne yazık ki sınava dinleyici bile davet edemiyoruz!!! Sonuçta, bana tahsis edilen jüriler tarafından ne yazık ki anlaşılamamış olduğuma inanıyorum. 

Halbuki tümü, yayın aşamasındayken raporlarında ‘oldukça başarılı’ bir beyanda bulunmuşlardı. Ancak, sözlü aşamasında üzülerek anladım ki eserlerim hakkında bir inceleme yapılmamış. 

Oysaki hiç de azımsanmayacak şekilde çalışmalarım, bilime katkım ve çok sayıda eserlerim var. Bunu YÖK’ün kayıtlarında da görebilirsiniz. Maalesef, sözlü sınav sürecinde, senelerdir hak etmeyerek takılan bir mağdur olarak, oldukça yıpranmış ve tüketilmiş durumdayım. 

Bundan sonrasında da aynı anlayışta olan jürilerin beni asla geçirmeyeceği gibi bir fikrim oluştu, bu yüzden bilimsel üretkenliğimi ve motivasyonumu kaybetmiş bulunmaktayım. Bu nedenle, geçmiş sözlülerde yaşadıklarımı sizlere kısaca aktarmak suretiyle, bu olayın başka bir formata dönüştürülmesi konusunda dikkatinizi çekmeyi amaçlamaktayım;

Böyle jüri mi olur?   

1- Jüri oldukça gergindi, sınavı bir an önce bitirme telaşındaydı. Jüri başkanı bana ilk olarak hazırladığım sunuma dahi bakmadan ‘2 dakikada kendinizi özetleyin’ dedi.

2- Sınav boyunca benim kendi eserlerim, yaptığım çalışmalar, bilime katkım kesinlikle sorgulanmadı. 

3- Sınavda cevapladığım konular dahi raporda ‘yeterli cevaplanmadı’ diye yazılmıştır. Bunun kriteri nedir? Yeterlilik veya yetersizlik nedir?  

4- Açıkçası jürinin önceden benim eserlerime hiç bakmadığı ve hangi konularda çalıştığımı bilmediği gibi bir izlenime kapıldım.   

5- Jüri raporlarını istediğimde ‘hiçbir soruya tatmin edici cevap veremedi’ gibi ifadeler ve yanlış beyanlarda bulunuldu. Bu son derece haksızca ve bence bilimsellikten uzak bir cevaptır. Şunu sordum, cevaplayamadı denilmesi gerekmez miydi?   

Adil olmayan ve hiçbir kriteri bulunmayan sözlü sınavın kaldırılması veya başka bir formata dönüştürülmesi konusundaki görüşümü yukarıdaki nedenlerle ifade etmeye çalıştım. Vaktiniz için çok teşekkür eder, saygılarımı sunarım!” 

YÖK cevap vermedi!
 
Peki yukarıdaki satırlar YÖK tarafından ciddiye alınıp cevap verildi mi?

Kesinlikle hayır. Olayın boyutları araştırıldı ya da bu konuda yeni bir düzenlemeye gidildi mi o da kesinlikle hayır! Sorunlar devam ediyor.

Öylesine bir mahalle baskısı var ki, maalesef kimse ne sorunu anlatmaya ne de çözüme gitmeye cesaret edebiliyor.

Ve bu konuda hiçbir düzenlemeye gidilmediği için öğretim üyeliği kaynağı kuruyor. Oysa yapılması gereken çok basit, doçentlikte sözlü sınavın kaldırılarak yerine daha adil bir değerlendirme sistemi kurulabilir ya da tıpkı YGS, LYS gibi doçentlik  sınavlarına da kamera konulabilir.

Çünkü halen uygulanan yöntem, sübjektif ve keyfiyete açık bir yöntemdir...

Özetin özeti: Bugün eleştirilere kulak tıkayanlar, yarın kendilerini dinleyecek hiç kimse bulamazlar...

10 Aralık 2012 Pazartesi

Yüksek Lisans ve Doktora Pazarı!

Prof. Dr. İSMAİL HAKKI AYDIN*

Oldukça enteresan bir başlık, değil mi? Bilmem ki bu konu, bu husustaki en önemli yetki ve mesuliyeti uhdelerinde taşıyan YÖK yetkililerinin ve bu memleketin ilim, irfan ve medeniyetini kendilerine dert etmek gibi ulvi bir görevi deruhte eden yöneticilerin hiç dikkatini çekiyor mu?

 Evet, maalesef, her aklıselim sahibi insanın farkında olduğu, ancak ifşa etmekten -zannımca dünyevi sebeplerden dolayı- imtina ettiği, hazin ve şüphe dolu istifhamlar kuyusuna düşen bazı üniversite ve fakülte  diplomalarından sonra, daha vahimi, sıra yüksek lisans ve doktora diplomalarına geldi.

Oysaki master ve doktora, “postgraduate” eğitimde (üniversite sonrası eğitimde), çok ehemmiyetli bir yer tutar. Aslında, uluslararası bilim camiasındaki yeri, geçerliliği, insanlığın ve istikbalin ilmi yönden planlanmasında ve programlanmasındaki etkinliği sebebi ile “DOKTORA”yı tamamen ayrı bir açıdan ele almak gerekir. Bu sebeple, uzun zamandır hayret, dehşet ve nefret ile izlediğim bu konuya kısaca temas etmek istedim.

Hemen izah etmeliyim ki, “yazının başlığı” için, anlaması gerekenlerin bazılarının çok iyi anlayacaklarını, hatta edebiyatımızda var olan “tecâ ul’ arif” (Anladığı halde, anlamamazlıktan gelme) sanatını icra edercesine(!), anlamamazlıktan geldiklerini de çok iyi bildiğimden dolayı ben de, “fincancı katırlarını ürkütmemek” ve kendilerine değer verdiğim manası çıkmaması adına(!)  fazla teferruata girmeyeceğim. Ama bazı üniversiteler için en sarih ifadesi ile üzülerek belirtmeliyim ki, durum bu.

13. yüzyılda, modern anlamda bir eğitim ve öğretim müessesesi olarak kurulan üniversitelerin olmazsa olmazları, “TALEBE” ve “HOCA” kavramları idi. Her ikisinin de hak ve mesuliyetleri belirlenmiş, titizlikle korunmuş ve özerklik ve serbestliklerine halel getirmeden kontrol altında tutulmuşlardı. Bu çerçevede, üniversite hocalarına “DOKTRİN SAHİBİ” manasına gelen “DOCTOR” unvanı verilmiştir. Doktrin sahibi doktor unvanlı hocalar, talebelerine, farklı doktrin, model, ufuk, hayal dünyası ve perspektif sunarak, onların yaratıcılıklarını, üretkenliklerini ve gelişmelerini sağlamaktaydılar. Yani, DOKTORA sahibi, çok önemsenen ve haklı olarak da, itibar görmesi gereken ilim adamları idi.

“DOKTORA”, bilim dünyasında uluslararası düzeyde yeşil pasaporttur. Herkes bunun bilincinde olmalıdır. Oysaki bazı ülkelerde para ya da başka şeylerle(!)satılan üniversite,  fakülte, master, doktora, doçentlik ve profesörlük diplomaları, ülkemizde de, çok acıdır ki, tabir yerinde ise ilmi hüviyeti temsil eden isimler altındaki bazı kurum ve kuruluşların pazarlarında arz-ı endam etmektedir(!). İlim adamlığının kapıları ve temel taşları, kapitalist düzen adına bir bir feda edilmektedir.

 Master ve doktora öğrencileri bir yana, kimlerin doktora dersi verdiği, dersleri  ve ders muhteviyatı, yetiştiği yerler, kalitesi, kapasitesi, kafasının çapı, şapkasının numarası, ahlakı, geçmişi ve unvanları hususunda kalem oynatmaktan da hayâ ve imtina ediyorum.

Bu husus katiyetle, gerek YÖK ve gerekse  taşıdıkları isimlerin bilincinde ve mesuliyetinde olması gereken kurum ve kuruluşlarca dikkate alınarak, her önüne gelenin bu işe soyunamaması  için sıkı kontrol ve cezrî müeyyideleri de ihtiva eden  gerekli düzenlemeleri yapmaları gerekmektedir.

Hayır. Hayır. Unutmadım.

Unutur muyum hiç!

İşte rubaimiz...

Münevver insan olabilmek, kolay değil...

Çöz, çözebilirsen...

NEREDE?
Cemşid’in Âb-ı Hayat tasında gül nerede?
Necatî’yi lâl eden, Zülf-ü Kâkül nerede?
Ferîdüddîn Attâr’ın, Mantık-ut Tayr’ındaki,
Kaknüs’ün doğacağı, sihirli kül nerede? 

*Sinir Sistemi Cerrahisi Derneği Eski Başkanı İstanbul Aydın Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkan Danışmanı http://www.angelfire.com/ia/ismailhakkiaydin 

18 Kasım 2012 Pazar

Yeni Yükseköğretim Yasa Önerisi Ne Getiriyor?

Prof. Dr. RIDVAN KARLUK
Sakarya Gazetesi, 18 Kasım 2012

YÖK’nun uzun bir süredir üzerinde çalıştığı yeni Yükseköğretim Yasa Taslağı, kamuoyunun ve öğretim üyelerinin bilgisine sunulmuştur. Aslında bu bir tasarı değildir. Çünkü yasa yapma yetkisi YÖK’ün değil, TBMM’nindir. 1982 Anayasasının 87’nci maddesine göre “kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak”, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkisidir. 


Taslağın dipnotunda “önerilen düzenlemelerin mevcut anayasamıza uygunluğu sorgulanmamıştır” denmiştir. Anayasayı değiştirmek için TBMM’de 367 milletvekilinin ‘evet’ demesi gerekir. Bu sayıya tek bir partinin ulaşması imkansızdır. Mutlaka iki partinin anayasa değişikliği konusunda anlaşması gerekir ki bu da bugünkü şartlarda zor görünmektedir.

Bu sebeple YÖK taslağının anayasa değişikliği gerektirmeyecek şekilde düzenlenmesinde yarar vardır. Çünkü önerilen yasadaki rektör seçimi yöntemi mevcut anayasanın 130 ve 131’nci maddelerine aykırıdır. 


Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerinin sayıldığı 104’ncü maddenin ikinci fıkrasının (b) bendinin son alt bendinde de, rektörleri seçmek Cumhurbaşkanının yürütme alanına ilişkin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır. Mevcut sistemde rektörleri Cumhurbaşkanı “seçmekte” ve “atamakta”dır.  

Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ömer Dinçer, taslak metnin kararlaştırılmış bir süreç gibi tartışılmasını doğru bulmadığını belirtmiş olmakla beraber, “Ancak bir gerçek var ki üniversite rektörlerinin öğretim üyeleri tarafından seçilmesi ve bu seçimden sonraki atama süreçleri çok doğru bir yol gibi gözükmüyor” diyerek mevcut yasanın rektör belirleme yönteminin değiştirilmesine ilişkin düzenlemesinin doğru olduğu tespitini yapmıştır.

Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer asıl sorunun rektörün nasıl seçileceği değil, gelen rektörün idareyi nasıl yapacağı sorunu olduğuna dikkati çekmiş, rektörün göreve geliş şeklini yüzeysel bir sorun olarak tanımlamıştır.


Rektör Tuncer’in dikkat çektiği rektörlerin nasıl seçildiğinden çok daha önemli olan, nasıl bir performans sergiledikleri görüşü önemli olmakla beraber, rektör üniversitenin başı olduğu için göreve ne şekilde geldiği de önemlidir. Çünkü, bir araçta ön teker nereye giderse, arka tekerler de oraya gider.


Üniversitelerdeki seçim sistemi bugünkü şekliyle demokratik ve en iyi sistem değildir. Çünkü seçim, seçime katılan adaylar kadar seçimde oy veren öğretim üyeleri için de sıkıntı yaratmaktadır.

Seçilen rektöre oy vermeyen ve de bunu açıklayan öğretim üyeleri çeşitli baskılarla karşılaşmakta, üniversitenin resmi yayını olan kitapları hiçbir bilimsel kriter olmadan ve üstelik “takdir hakkı kötüye kullanılarak” yayından kaldırılabilmektedir.


YÖK’nun uygulandığı dönemde en fazla üzerinde tartışılan konu, üniversitelerdeki rektörlük seçimleri olup, bazı rektörlük seçimleri yargıya taşınmıştır.


Nitekim iki dönemden fazla rektörlük yapılamaz hükmü yasaya konulduktan sonra yapılan rektörlük seçimlerinde, Anadolu ve İstanbul üniversitelerindeki rektörlük seçimleri yargıya taşınmıştır.


Açılan davalar sonucunda iki dönemden fazla rektörlük yaptıktan sonra yeniden aday olan ve seçilen her iki üniversitenin rektörleri yargı kararları ile görevden alınmışlardır. Dokuz Eylül Üniversitesi rektör ataması da geçmişte yargıya intikal etmiştir.

Türkiye’de üniversitelerde rektörlük seçimleri daima eleştiriye uğramıştır. Çünkü aslında adı seçim olsa da süreç, gerçek anlamda demokratik bir seçim değildir.


Abbas Güçlü, 19 Haziran 2004 tarihinde Milliyet Gazetesi`ndeki köşesinde rektörlük seçimleri ile ilgili olarak şunları yazmıştır: “Üniversitelerde astığı astık, kestiği kestik rektörler var. Kendisine oy verenleri ihya ederken, oy vermeyenlere hayatı zindan edenler o kadar dar çok ki.


Abbas Güçlü`nün bu görüşü Bobon Kriterleri olarak ifade edilebilir. Bo: Bizden Olanlar, Bon ise Bizden nOlmayaNlar.


Türkiye’de rektörlük seçimlerine geçmişte seçimlerle hiçbir ilgisi olmayanlar da karışmışlardır.


Hürriyet Gazetesi eski Başyazarı Oktay Ekşi, 11 Temmuz 1992 tarihli yazısında o zamanki Anadolu Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimlerine değinerek şu yorumu yapmıştır: “Ben Yusuf Özal`dan söz aldım. Altı kişinin arasına girersem, Turgut Özal beni rektör yapacak. O zaman imam hatip lisesi mezunu insanlara açık öğretim kapılarını açacağım. Böylece onlara devlet kadrolarında daha fazla yükselme şansını sağlayacağım diyenlerin eline geçerse ne olacak?” 


Oktay Ekşi, o zaman bu adayın kim olduğunu açıklamamış olmakla beraber ima edilen aday kendisine böyle bir söyleminin olmadığını bildirmesine rağmen bu hatasını daha sonra düzeltmemiştir.

Yine geçmişte YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz Anadolu Üniversitesi’ndeki seçimlere bir gün kala Eskişehir’e gelerek rektörlük seçimlerine doğrudan müdahale etmiştir.


21 Kasım 2001 tarihinde yerel basında (Sakarya ve İki Eylül) çıkan haberlerde YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz, “Oyum Ataç`ın” diyerek yasayı ihlal etmiştir. Yasada YÖK Başkanına demokratik olarak yapılan seçimlere müdahale etme ve adaylardan birini açıkça ve de basın yoluyla destekleme görevi verilmemiştir.


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 24 Haziran 2012tarihinde eğitim muhabirleriyle birlikte Kayseri'de Abdullah Gül Üniversitesi'ndeki incelemeleri sırasında üniversitelerde rektörlük seçimleriyle ilgili devrim niteliğinde yeni bir sisteme geçileceğini yasa önerisi daha kamuoyu ile paylaşılmadan önce açıklamıştır.


Cumhurbaşkanı, “Rektör seçimlerinin çok doğru bir şekilde yapıldığı kanaatinde değilim” diyerek, Yükseköğretim Kurulu’nun yeni üniversiteler yasası hazırladığını ve rektörlük seçimlerinin bu yasayla birlikte değişebileceğini belirtmiştir.


Cumhurbaşkanı "20 sene siyaset yaptım. Siyasette görmediğim şeylerin rektör seçimlerinde olduğunu görüyorum" görüşünü basın mensuplarıyla paylaşmıştır.


YÖK kurulduğundan bu yana kamu üniversiteleri üst yönetici belirleme şekli ve atanması kamuoyunu tatmin etmemiştir. Herkesin üzerinde anlaştığı bir ilkenin olmaması sebebiyle rektör seçimleri sürekli tartışma konusu olmuştur.


Üniversitelerde rektör seçimlerine bir öğretim üyesi olarak geçmişte karşı çıktım. Bu köşede 2 Ocak 2009 tarihinde yayınlanan yazımın başlığı “Bana Göre Rektör Seçilmez Atanır” idi. Daha sonra 22 Şubat 2009 tarihinde “Rektörler Seçilmeli mi Yoksa Atanmalı mı?” başlıklı bir yazı daha yazdım.

Bugünkü rektör seçim sisteminin getirilmesine tepki göstermek için 1992'de YÖK başkanlığından istifa eden Prof. Dr. İhsan Doğramacı, rektörlerin atamayla gelmesini şu sözlerle savunmuştur:


Şu anda üniversitelerde rektörlük seçim kampanyaları sürüyor. Benim en yakinen bildiğim Hacettepe Üniversitesi'nde gruplar birbiriyle kavga ediyor. Kim kime oy verecek diye. Bu, üniversite için olabilecek en kötü şeydir. Bundan daha kötüsü olamaz.


Yükseköğretim Yasa Taslağı önerisinde, rektör seçimi dışında da çok önemli yapısal değişiklikler öngörülmektedir.


Üniversiteler kurumsallaşmış ve kurumsallaşmakta olan üniversiteler olarak ikiye ayrılacak, 11 üyeden oluşacak Üniversite Konseyi oluşturulacaktır.

Konsey’in beş üyesi üniversitenin kendi öğretim üyeleri arasından seçilirken iki üye Bakanlar Kurulu tarafından, iki üye ise YÖK tarafından üniversitelerin profesörleri arasından seçilecektir.


Fakat üniversitede yapılacak olan seçimin kuralları ve aday olacak öğretim üyeleri için kriterler belirlenmemiştir.

Yüz kızartıcı bir suçtan mahkum olmuş ve daha sonra af yasalarından yararlanmış bir öğretim üyesi aday olabilecek midir?


Adayların bilimsel nitelikleri ne derecede önem taşıyacaktır? Aday belirleme sürecinde siyasi kulis etkili olacak mıdır?


9 üyeli Konsey, üniversitenin mezunları arasından bir üye ile üniversitenin bulunduğu ilde en çok vergi veren veya üniversiteye en çok bağışta bulunan bir üye seçecektir.


Burada bir sıkıntı vardır. Küçük illerdeki üniversitelerde yörede etkin bir kişi, en çok vergi verenden daha fazla bağışta bulunarak Konsey’e girmek isteyebilir. Bu durum sakıncalar yaratabilir. 


Ayrıca mezunlar arasından seçim nasıl yapılacaktır? Bu seçimlerde adayların siyasi kimlikleri rol oynayacak mıdır?

Üniversitenin rektörünü ve dekanlarını, Üniversite Konseyi seçecek ve de atayacaktır. 


Öğretim elemanları ve öğrencilerin siyasi partilere üye olabilmeleri yerinde bir düzenlemedir.

Yeni yapılanmada Yabancı Yükseköğretim Kurumlarının açılması öngörülmektedir. Bu, olumlu bir girişimdir. 

Taslağa göre Türkiye’de yabancı üniversiteler açılabilecektir. Kontenjanının yüzde 25’inden fazlasının Türk öğrencilere ayrılmaması, bir kısıtlamadır. Bu oranın en az yüzde 50 olmasında yarar vardır. Çünkü, 2012 Yılı Programı’na göre (s.205) yükseköğretimde okullaşma oranı (uzaktan eğitim dahil) yüzde 72,5’tir.

Yabancı üniversitelerin Türkiye’de kurulmasında denetimin nasıl olacağının ve kriterlerin belirlenmesi gerekir. Akreditasyon, denetim ve yaptırım yabancı üniversitelerin kurulmasında çok önemlidir. Aksi takdirde tüm sistem zarar görür. Yurt dışındaki üniversitelerden tam akreditasyonu olanlar fakülte ve enstitü açabilmelidir.

Rektörün 5 yıllığına ve bir defa atanması olumlu bir değişikliktir. Fakat öneride bir eksiklik vardır.


Eğer taslak öneri yasalaşacak olur ise, 4 yıllığına seçilmiş rektörlerin görev süreleri 4+1=5 yıl mı olacak, yoksa 4 yılın tamamlanmasıyla yeni yasaya göre yeni rektör mü seçilecek, ya da görev süresi biten rektörlerin, tıpkı geçmişte olduğu gibi “bu yasa geçmişi bağlamaz” diyerek yasanın TBMM’den geçmesinden sonra da aday olunması mümkün olacak mıdır?


Geçmiş uygulamada yargı, 4+4=8 yıl görev yapan rektörlerin yeniden 4+4=8 yıl daha görev yapamayacaklarına hükmetmiş ve bu sebeple ikinci 8 yıl görev yapmak isteyen ve yasaya aykırı bir şekilde seçime giren ve seçilen rektörler yargıkararı ile görevlerinden alınmışlardır.


Rektörler için bir dönem kısıtlaması getirilirken, Dekanlar aynı fakültede en fazla iki dönem görev yapabileceklerdir. Bunun sebebi yasa önerisinde açıklanmamıştır.


Farklı bölümlerden kişilerin rektör seçilmesi önerisi yerindedir. Bir devlet üniversitesinde üç bilim alanından (fen ve mühendislik bilimleri, sosyal ve beşeri bilimler, sağlık bilimleri olmak üzere) iki defa üst üste rektör seçilememesi doğru bir değişikliktir.


Özel ve vakıf üniversitelerinde dekan doğrudan rektör tarafından, devlet üniversitelerinde ise fakültede kadrolu öğretim üyelerince yapılan seçimde en fazla oyu alan profesör yönetim kurulu ya da Konsey Başkanı tarafından atanacaktır.


Yasa önersinde rektörlük için seçim kaldırılırken, dekanlık için seçim şartı öngörülmektedir.


Bu düzenlemeyle, fakültenin en önemli organı olan dekanlık için demokratik bir yöntem getirilerek fakültedeki öğretim üyelerinin çoğunluğu ile uyumun sağlanması amaçlanmıştır.


Senato, üniversitelerin akademik konularda en üst karar organıdır. Bu organın kararları, hiçbir şekilde Üniversite Konseyi’nin müdahalesine açık olmamalıdır.


Devlet üniversitelerinde araştırma yapacak öğretim üyelerine bir yıl ücretli izin verilmesi olumlu bir gelişmedir.


Öneride üniversitelerde, bilimsel araştırmalar yapılması teşvik edilecek, Bilgi Lisanslama Ofisleri kurulacaktır. Ofislerin ticari değeri olan bilgileri fikri mülkiyet kapsamında koruma altına alacak olması yerinde bir düzenlemedir.


Fakat burada unutulan bir konu vardır. Eğer siz başkalarının ürettiği bilimsel çalışmaları çalarak ve "kopyala-yapıştır" yaparak bundan kazanç sağlar, ayrıca doçentlik, profesörlük gibi sıfatları almak için kullanırsanız, ne olacaktır? 

 
http://plagiarism-turkish.blogspot.com/ linkini tıklayanlar, Türkiye’de bilimsel hırsızlıkların ne kadar yaygınlaştığına tanık olacaklardır.

Yasa taslak önerisi yükseköğretim kurumlarında performansı öne çıkarmaktadır. 

Akademisyenlerin performanslarının kurumun performansına ve performansın da maaşa yansıtılması yerindedir. Böylece üniversiteler nitelikli akademisyen alımına önem vermek zorunda kalacaklardır.

Üniversitelerde çalışan ve üreten öğretim üyeleri ile hiçbir üretim yapmayan öğretim üyeleri arasında mutlaka bir ayırım yapılmalıdır. 


Yasa önerisinde devlet yükseköğretim kurumlarının öğretim elemanlarından Akademik Faaliyet Ödeneği 30 puan ve üzerinde bulunanlara akademik faaliyet ödeneği verilmesi öngörülmektedir. Aslında ödeneğin en az 50 puan olmasında yarar vardır.

Tartışmaya açılan öneride, toplam nüfus içindeki yüksek öğrenimli nüfus oranını artıracak önlemlere de yer vermelidir.


OECD üyesi 34 üye ülke ile OECD üyesi olmayan bazı G20 ülkelerindeki eğitim durumunu belirleyen 2012 Eğitim Raporu’na göre


(http://www.oecd.org/edu/eag2012.htm, Education at a Glance 2012


Türkiye, 2010 yılı itibarıyla üniversite eğitimine ulaşan kişilerin nüfusa oranı açısından sondan üçüncü sıradadır. 

“uzaktan eğitim”in ayrı bir madde (Md.37) ile düzenlenmiş olması önemlidir.

Fakat uzaktan öğretim programlarından örgün eğitim programlarına yatay geçiş yapılamaması doğru değildir.

Bu, uzaktan eğitimin kalitesinin sorgulanmasına yol açabilir. Bu sebeple, belli bir kontenjan ile yatay geçiş imkanının sağlanması gerekir.


Örgün yükseköğretimde okullaşma oranının 2011 yılında yüzde 33 iken 2025 yılında yüzde 38,7’ye ulaşacağı ve Türkiye’nin bugün yüzde 50’lerin üzerinde olan gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmaya devam edeceği tahmin edilmektedir.


Bu göstergelerden günümüzde karşılanamayan yük­seköğretim talebinin 2025 yılında da varlığını sürdüreceği açıktır.

Bologna süreci kapsamında hazırlanan The European Higher Education Area in 2012: Bologna Process Implement Report’ a göre Türkiye, yükseköğretim oranını artırmak isteyen ülkeler arasında sayılmıştır. (s.79)


Bu sebeple uzaktan eğitime önem verilmeli, bu konuda daha ayrıntılı ve yapısal bir düzenlemeye gidilmelidir.


Yeni Yükseköğretim Yasa taslağı, eğer demokratik olmayan bazımaddelerinin de düzeltilmesi sonucunda yürürlüğe girerse, 1982’den bu yana yüksek öğretim sisteminişekillendiren 2547 sayılı yasa ve anti demokratik YÖK sistemi 30 yıl sonra ortadan kalkacaktır.


Böylece 2012 Yılı Programı’nda söz edilen (s.208) “YÖK’ün… yeniden yapılandırılması…ihtiyacı önemini korumaktadır” hükmü de yerine getirilmiş olacaktır.

16 Kasım 2012 Cuma

Akademik tez üniversitenin malıdır

MURAT BARDAKÇI

YÖK'ün internette bir tez sitesi var...

Türkiye'deki üniversitelerde son senelerde yapılmış ne kadar master ve doktora tezi varsa, hepsinin biraraya getirilmesine çalışılıyor.

Araştırdığınız veya merak ettiğiniz konu hakkında kaynak aramak yahut aynı alanda daha önce çalışılıp çalışılmadığını mı öğrenmek istiyorsunuz? Siteye girip anahtar kelimeyi yazınca şimdiye kadar kimin ne yazdığını, ne ettiğini görebiliyorsunuz... Sizi alâkadar eden tezi PDF olarak bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz ama öyle hepsini değil... İndirme kutusunu tıkladığınız zaman ekranda sık sık "Bu teze çoğaltma veya yayımı için izin belgesi olmadığından erişilmemektedir" diyen bir yazı çıkıyor. Yani, tezin sahibi çalışmasına ulaşmanıza, okumanıza ve istifade etmenize müsaade buyurmuyor!

Bu izin vermemenin sebebi, meçhul... Tez sahibinin akademik kıskançlığından mı, tezinde başkalarından birşeyler makaslamış olduğu için intihalinin ortaya çıkması endişesinden mi yoksa diğer bütün araştırmacıları hırsız gibi görüp kendi çalışmasını da yürütebilecekleri zannından mı, Allah bilir... Kaleme aldığı ve "tez" denen o metin sanki ilmî araştırma falan değil, devlet sırrı mübarek!

İhtiyaç duyduğumda yurtdışındaki üniversitelerden bazı tezleri senelerden buyana rahatça getirttiğim için yakinen biliyorum: Dünyanın hiçbir yerinde akademik tezler için "izin belgesi" diye birşey sözkonusu değildir. Uygulamada üniversitesine göre değişen bir "telif hakkı" meselesi vardır, parasını öder, istediğiniz tezi getirtip istifade edersiniz ve karşınıza "Bu çalışmaya ulaşmanıza sahibi izin vermiyor" gibisinden bir garabet asla çıkmaz!

YOK BÖYLE BİR LÜKS!

YÖK'ün bu şekilde bir sınırlamaya gitmesinin sebebinin ne olduğunu, tez sahiplerinden bir şikâyet mi geldiğini yoksa hukukçularının "Tezlerin de telif hakkı vardır, kamuya açarsanız başınıza iş gelir" gibisinden görüşleri ile mi yanıltıldığını bilmiyorum...

Akademik tezlerin de telif hakları vardır ama o hakkın karşılığı akademik unvan olarak ödenmiştir ve dünyadaki uygulama bu şekildedir...

Diyelim ki üniversitede bir konuda tez yapacaksınız, oturdunuz, çalışıp ortaya bir eser koydunuz ve teziniz üniversitenin jürisi tarafından kabul edilip size "master" yahut "doktora" unvânı verildi..

Yaptığınız çalışmaya ödenen telif bedeli, size verilen işte bu unvandır... Tezlerde "satış fiyatının yüzde bilmemkaçını tirajla çarp, çıkan meblâğdan yüzde şu kadar stopajı yahut gelir vergisini düş, hakkın olan telif ücreti aha işte bu kadardır!" gibisinden hesaplamalarla belirlenen maddî meblâğlar değil, "unvan olarak ödeme" sözkonusudur. Tezin sahibi telif hakkını unvan şeklinde almış olduğu için artık "Çalışmamı okuyucuya açmam, YÖK'ün sitesinde benim iznim olmadan yayınlanamaz, keyfimin kâhyası mısınız, cân-ı azîzim yazdıklarımı okumanızı istemiyor" gibisinden sınırlamalar koyma lüksüne sahip değildir. Çalışmayı kitap halinde yayınlama hakkı tabii ki eserin sahibine aittir ama tezlerin okuyucuya ve araştırmacıya açılması hakkı da eserin entelektüel bedelini unvan şeklinde ödemiş olan üniversiteye aittir ve dünyanın her tarafındaki uygulama bu şekildedir.

YÖK'e nâçizane hatırlatayım dedim...

22 Eylül 2012 Cumartesi

Türkiye Akademisinin Arka Sokaklarından Tez Manzaraları

Dr. A. MURAT EREN
subjektif.org

Türkiye akademisindeki tıkanıklığın sorumlusu kim? Bu sorunun çok boyutlu, yanıtlaması güç, fakat derinlemesine irdelenmesi gereken, kritik bir soru olduğuna inanıyorum. Bu yazı bu soruya net bir yanıt vermekten aciz. Bununla beraber Türkiye’de akademinin bu konuda bir zihin jimnastiğine, yanıtın kendisinden daha çok ihtiyacı olduğu bir dönemdeyiz.

7 Eylül 2012 Cuma

Yeni YÖK Disiplin Yönetmeliği üzerine ... Artık üniversitelerde kopya çekmek serbest, sadece kınanırsınız, o kadar!

Prof. Dr. LEVENT SEVGİ*
Cumhuriyet Bilim Teknik, 07.09.2012

Yeni Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) Öğrenci Disiplin Yönetmeliği Resmi Gazete’nin 18 Ağustos 2012 tarih ve 28388 sayılı nüshasında yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmelik kapsamında, 12 Eylül Yönetmeliği ucubeliğine girmeden sadece uygulamadan kaynaklanan bazı sıkıntıları derginin 1236 (26 Kasım 2010), 1247. (11 Şubat 2011) ve 1317 (15 Haziran 2012) sayılarında ele almıştık. Özellikle üniversitelerde kopya olaylarında verilen farklı cezaların neden olduğu kaosu tartıştığımız bu 3 yazıda da ortak olarak şöyle demiştik:

“YÖK’ün Öğrenci Disiplin Yönetmeliği fakülte yönetim kurullarına disiplin kurulu görevi vermekte. Mühendislik, eczacılık, ekonomi, işletme, tıp; hangi fakültede olursa olsun akademisyenler disiplin olaylarını incelemek/soruşturmak, hem savcı hem yargıç olmak ve gençlerin yaşamlarını etkileyebilecek cezalar vermek zorunda. Tek kaynak açık ve net yazılmış bir yönetmelik; tek güvence ise dil bilgisi ve mantık.”

Dili özensiz ve mantığı bozuk yönetmelikler / yasalar kaçınılmaz olarak kaosa neden oluyor / olacaktır. Hemen baştan söyleyelim; bu yeni yönetmelikte de yer alan dil ve mantık bozuklukları sıkıntıları gidermekten uzak, sorun artırıcı boyuttadır.

Yeni yönetmelik bilişim suçları ve intihal gibi duyarlı konularda açık maddeler içermesi açısından olumludur. Kopya olayları açısından ise eski yönetmeliğe göre daha da olumsuzdur. Bu yeni yönetmelikle kopya kovuşturmalarında yaşanan kargaşa daha da artacak, okuldan uzaklaştırma cezalarının hemen tümü yargıdan dönecektir. Kopya çekene okuldan uzaklaştırma cezası vermek fiilen mümkün olamayacaktır. Şöyleki:

Eski YÖK Öğrenci Disiplin Yönetmeliği (Madde 9 m) “kopya yapan veya yaptıran veya teşebbüs eden” öğrencilere verilecek cezayı “yükseköğretim kurumundan bir yarıyıldan iki yarıyıla kadar okuldan uzaklaştırma” olarak belirtmiştir. Yeni yönetmelik “kopyaya teşebbüs etmek” (Madde 5d) ile “kopya çekmek” (Madde 7e) ayrımına gitmiş; teşebbüse sadece “kınama cezası” öngörürken kopya çekmeye “bir yarıyıl okuldan uzaklaştırma” cezası koymuştur.

Bu, fiilen “kopya çekmenin cezası kınama olacak” demektir; çünkü istisnalar dışında kopyaya teşebbüs ile kopya çekme ayrımını yapabilmek mümkün olamayacaktır. Disiplin kurulları bu ayrımı yapmayı başarsa bile somut verilerle karar verecek olan yargı buna dur diyecektir. Bir de eyyamcıların elinde uygulama “seni kınıyoruz, bir daha yapma evladım” olacaktır.

Yeni yönetmelik, aykırı ve istisnai durumlar olsa da, sınavlarda tehditle kopya çekmek, kopya çeken öğrencilerin sınav salonundan çıkarılmasına engel olmak, kendi yerine başkasını sınava sokmak veya başkasının yerine sınava girmek fiillerine ise iki yarıyıl uzaklaştırma öngörmüştür (Madde 8d). Sadece bu kopya eylemleri için öngörülen cezanın uygulanabilirliği söz konusudur.

Eski yönetmelikte alt ve üst sınırları belirlenen cezalar için göz önüne alınması gerekek hususlar Madde 30a’da düzenlenmiştir. Buna göre “disiplin cezalarını vermeye yetkili disiplin kurulları; bu cezalardan birini tayin ve takdir ederken, disiplin suçunu oluşturan fiil ve hareketlerin ağırlığını, sanık öğrencinin daha önce bir disiplin cezası alıp almadığını, davranış, tavır ve hareketlerini, işlediği fiil ve yaptığı hareket dolayısıyla nedamet duyup duymadığını dikkate almak” durumundadır. Örneğin, kopya çekmek veya teşebbüs etmenin cezası bir yarıyıldan iki yarıyıla kadar okuldan uzaklaştırmadır. Madde 30a’ya göre ceza takdiri bu aralıkta olmak durumundadır (örneğin; pişmanlık varsa bir yarıyıl, yoksa iki yarıyıl ceza verilmesi gibi).

Oysa, yeni yönetmelikte kopyaya teşebbüsün de kopya çekmenin de cezası açıkça belirlenmiştir. Hal böyleyken, disiplin cezası verilirken dikkat edilecek hususları düzenleyen 23. Madde anlamsızlaşmaktadır. Madde 23 şöyle düzenlemiştir: “Disiplin cezalarını vermeye yetkili amirler ile disiplin kurulları bu cezalardan birini verirken, disiplin suçunu oluşturan eylemlerin ağırlığını, soruşturulan öğrencinin daha önce bir disiplin cezası alıp almadığını, davranış, tavır ve hareketlerini, işlediği fiil ve yaptığı hareket dolayısıyla pişmanlık duyup duymadığını dikkate alırlar.”

Ne cezanın alt/üst sınırları ne de alt/üst ceza tanımlarının yapılmadığı bu yönetmelikte bu madde eskiden çok daha fazla kaos yaratacak düzeydedir. Disiplin kurulları yukarıdaki hususları dikkate alıp ne yapacaktır? Bu sorunun yanıtı açıktadır. Çünkü sadece Madde 6’da “bir haftadan bir aya kadar okuldan uzaklaştırma cezası” alt/üst sınır ile belirtilmiştir. Diğer maddelerin hepsinde eyleme öngörülen ceza takdire yer bırakmayacak şekilde net olarak belirtilmiştir. Önümüzdeki dönemde kopya çekmek gibi ağır bir suçun cezası bir üniversitede bir veya iki yarıyıl okuldan uzaklaştırma olarak verilirken başka bir üniversitede ya da aynı üniversitenin başka fakültelerinde (eyyamcıların elinde) uyarmaya/kınamaya düşürülebilecektir.

*Doğuş Üniversitesi, Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü

17 Ağustos 2012 Cuma

Üniversiteler vesayetten kurtulabilecek mi?

Prof. Dr. AYŞE DURAKBAŞA*

Üniversitelerde bazı kişiler göz göre göre kollanıyor. O kadroları hak ettiği nesnel ölçütlerle belli olan adayların ise çeşitli alicengiz oyunlarıyla önü kesiliyor.

Türkiye toplumunun siyasal yapısının Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde kurumsallaşan rejimin temel niteliği olduğu varsayılan ‘vesayet rejimi’nden kurtulduğu, sivil demokratik anayasa yapım süreciyle birlikte rejimin niteliklerinin sivil demokratikleşme yönünde değiştiğine ilişkin bir siyasal söylem bugün hegemonik söylem haline geldi. Zihinlere nakşolan bu tarih okumasının indirgemeci ve özcü zaafları bir yana, bugüne dair zihniyetimiz, sosyal algı ve anlama kapasitemiz sürekli kuşatma ve saldırı altında… Bu yazıda size 25 yılı aşkın süredir görev yaptığım üniversite kurumundan birkaç çarpıcı örnek vereceğim.

Türkiye’nin modernleşme tarihine ilişkin yaşanmış tüm süreçleri ve tecrübeleri sıfırlayan, zihinleri bugünün küreselleşmeci değerlerinin despotizmine mahkûm eden; kurumsal gelenekleri, kurumların işleyiş kural ve prosedürlerini, hız ve yeniden yapmaya ilişkin iktidar sarhoşluğunda, ‘ben yaptım, oldu’ anlayışıyla çökerten bu genel zihniyet karşısında insanlar, kendi denetleyebildikleri küçük toplumsallıklar çerçevesinde iyi işler yapmaya, akıl ve ruh sağlıklarını korumaya çalışıyor.

Eğitimde güven zaafı
Şimdi eğitim sistemine ve üniversitelere gelelim. Türkiye’de toplumun bütün kesimlerinde, hangi sosyal sınıftan olursa olsun, ailelerin çocuklarının eğitimine büyük fedakârlıklarla yatırım yaptığını biliyoruz. Zira toplumumuzda eğitim, kim ne derse desin, modernleşme sürecinde eşitleyici ve toplumsal bütünleşmeye hizmet eden önemli bir kurumsal düzenek olarak işlev gördü. Eğitim alanında hep sistem sorunundan yakınsak da —bu alana akan insan enerjisi sayesinde, ailelerin eğitimin önemini kavraması, okullarda öğretmenlerin, üniversitelerde öğretim üyelerinin bugün beğenmediğimiz Cumhuriyetin beşeri sermayeye yaptığı değer yatırımıyla insan yetiştirmeye kendilerini adaması sayesinde- Türkiye’nin yetişmiş insan gücü gelişti.

Bugün Türkiye’deki milli eğitim sistemine güven zaafı had safhada. 12 Eylül askeri darbesi ve 1982 Anayasası’nın ürünü olan Yüksek Öğretim Kurulu ( YÖK ) ve üniversiteler, giderek artan biçimde cemaat yapılanmasının güdümüne giriyor. Türkiye’nin en yüksek eğitimli kesimini barındıran, bilimsel bilgi ve özgür düşünce üretiminde öncü olması beklenen bu kurumlar, siyasi iktidarın yönlendirdiği vesayet rejiminin doğrudan etkisi altında.

Yüksek Öğretim Kanunu’na göre bu ülkenin en seçkin eğitim düzeyine sahip olan öğretim üyeleri, kendi yöneticilerini seçme ehliyetine sahip görülüyor. Üniversitelerde gerçekleştirilen seçimlerden sonra YÖK sıralaması ve cumhurbaşkanı ataması aşamalarından geçerek belirlenen rektörler, mevcut sistemde öyle geniş yetkilerle donatılmış ki bu yetkileri keyfi ve denetimsiz biçimde kullanmaları mümkün. Halen yürürlükte olan disiplin yönetmeliği, üniversitede çeşitli birimlerdeki yöneticileri astları üstünde tahakküm kurma konusunda teçhiz etmek üzere hazırlanmıştır. Öyle ki üniversitede yürütülüp sonuçlanan soruşturmaların bilimsel bir araştırmaya konu olması halinde, halihazırda üniversitede ‘disiplin soruşturması’nın yıldırma ve sindirme araçlarından olduğu anlaşılacaktır.

Bu tür vakaları kayıt altına almak, ifşa etmek ve mücadele yollarıyla ilgili bilgiyi kamuyla paylaşmak için GIT- Türkiye ( Türkiye’de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu) öncü bir çalışma başlatmış; akademide hak ihlalleriyle ilgili bir dosya hazırlamıştır (Bkz. http//gitturkiye.org ) (www.gitinitiative.com). Taşra üniversitelerinde özellikle alt kademe öğretim elemanları üzerinde rektörlerden dekanlara ve bölüm başkanlarına uzanan emir-komuta zinciri içinde kurulan tahakküm ilişkileri ve ‘yardakçılığı’ geçer akçe akademik norm haline getiren ortamın kapsamlı bir betimlemesi için okurların Emrah Göker’in İstifhanesi’ni ziyaret etmesini öneririm.(www.istifhanem.com)

Üniversitelerdeki kurumsallaşmış vesayet rejimini anlamak için soruşturmaların soruşturulması, üniversite senatolarınca yayımlanan senato bildirilerinin içerik ve metin analizlerinin yapılması da önemli veri kaynakları oluşturacaktır. Senatolar çoğunlukla siyasi iktidarın yüzü suyu hürmetine, siyasi açıdan yanlı ve ideolojik içerikli bildiriler yayımlar. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Senatosu’nun 31.07.2012 tarihinde kamuoyuna duyurduğu bildiri ise bilimsel, akademik hak ve özgürlüklerin ve öğrencilerin eğitim haklarının korunması adına son dönemde artan gözaltı ve tutuklamalara dikkat çektiğinden, son 30 yıldır yayımlanmış bildiriler arasında ayrıksı bir nitelik taşıyor. (Bkz. www.metu.edu.tr )

Ayrıksı seslerin eksikliği
Ne yazık ki üniversitelerimizden bu tür ayrıksı sesler çok az çıkıyor! Oysa artık öğretim üyelerinin mesleki onur, kişisel haysiyet ve şahsiyetlerinin zorlandığı bir eşiğe gelmiş durumdayız; çünkü bizlerden koşulsuz boyun eğmemiz isteniyor. Neye mi? Belirli makamlara getirilmiş olsak da o makamın yetkilerini kullanma ehliyetinin hiçe sayılmasına (örneğin, başkanı olduğunuz bölüm ya da anabilim dalına alınacak elemanlarla ilgili kadro ilanı, ilandaki özel koşullar, bilim jürisinin belirlenmesi vd. süreçlerde tamamen üniversite dışı siyasi saiklerle yönlendirilen üniversite yöneticilerinin emriyle yürütülen işlemler), ‘hain’lerin ayıklanması diye haklılaştırılmaya çalışılan ayrımcı uygulamalara, akademik ölçütler yerine siyasal iktidar yandaşlarını kollamak için yapılan atamalara ve gözle görülür kadrolaşmaya, boyun eğmenin ödüllendirilmesi ve boyun eğmeyenlerin cezalandırılmasına, üniversite kampüslerinin ‘dinsel inanç ve pratiklerle ilgili özgürlükler’le kılıflanan ideolojik faaliyetler için, dolayısıyla ideolojik yanlılıkla kullanımına, öğretim üyelerinin saygınlığının hiçe sayılmasına, çeşitli ‘mobbing’ (psikolojik yıldırma) operasyonlarına seyirci kalmamız isteniyor!

İşin şirazesi öyle kaçmış ki, göz göre göre bazı kişiler kollanıyor, o kadroları hak etmiş olduğu nesnel ölçütlerle belli olan adayların ise çeşitli alicengiz oyunlarıyla önü kesiliyor: Örneğin, başvurusu kabul edilmiş, sınavlarda başarılı olmuş bir adayın başvuru belgelerinden biri yok edilerek başvurusu geçersiz sayılabiliyor; ya da adaylara yukarıdan yapılan baskılarla geçerli sayılmış olan başvuruları geri çektiriliyor ve akademik esaslara göre yürümesi gereken prosedürlere sekte vuruluyor.

Tüm bu kuralsızlıklar içinde siz belli bir makamın saygınlığını, üniversitede akademisyen ya da bilim insanı olmanın onurunu ya da meslektaşlarınızla ortaklaşabileceğiniz bir iletişim kültürünü ve çalışma zeminini nasıl yürütebilirsiniz? Korkarım ki, bugün üniversiteler, tüm zeminlerin çatlayıp ayaklarımızın altından kaydığı ve karşılıklı önyargılarla kurulmuş kamplaşmalarla iş gören, düşünsel ve bilimsel açıdan kısır bir yılgınlık ortamına doğru sürükleniyor.

Bugün bir üniversiteye yerleşme hakkı kazanan öğrenci, üniversitede görevli öğretim elemanı ya da çalışanların kurumsal kimlik ve kişilik hakları da korporatif piyasa yapılanmasının hükmü altına girmiştir, denilebilir. Üniversitelerin açılış ve mezuniyet törenlerinin etnografik bir incelemesi ve örneğin, protokol listesinin incelenmesi ve sponsorların cüppe giydirilerek onurlandırılmasına varan temaşa sahneleri, üniversitenin taşıdığı varsayılan bilimsel özerklik iddiasının nasıl ‘dostlar alışverişte görsün’ anlayışıyla yer değiştirdiğini gözler önüne serer.

Gelecek günlerde muhkem güvenlik sistemiyle korunan kapılardan kart basarak girebileceğimiz bu kurumda, ne yazık ki kendimizi sadece Kafkaesk senaryoların figüranı gibi hissetmekten başka şansımız kalmayacak.

(*) Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi

5 Ağustos 2012 Pazar

AKADEMİK ÖZGÜRLÜĞE İHTİYAÇ YOK!

Doç. Dr. ERCAN GÜNDOĞAN
Türkiye'de kaç akademisyenin akademik özgürlüğe ihtiyacı var, bilmiyorum. Çok azının ihtiyacı olduğunu söyleyebilirim.

Farklı fikri, tezi, araştırması olanların bile zorunlu olarak bu özgürlüğe ihtiyacı yoktur.


İhtiyacı olanlar, toplumun ve devletin kabul etmedikleri, edemeyecekleri konularda, tarzlarda, araştırma yapan, yazanlardır.


Mesela, 1960'lı yıllarda, İsmail Beşikçi'nin akademik özgürlüğe ve hakka ihtiyacı vardı. Yoksa, o dönemde, "zararsız" konularda çalışma yapanların değil. Ya da 1940'larda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden atılanların. Elbette 12 Eylül sürecinde akademiden uzaklaştırılanların da, akademik özgürlüğe ihtiyaçları vardı.


Kimseyi rahatsız etmeyecek, hatta, ne düşündüğünü yazdığını yan odasındaki akademisyen arkadaşının bile takip etmediği bir akademisyenin, akademik özgürlük kaygısı da, ihtiyacı da, olamaz.


Türkiye'de akademik özerklik isteyen akademisyenlerin ne kadarı bunu akademik özgürlük için ister, bilmiyorum. Özerklik denilen rektörün, dekanın seçimi, kadroların üniversite tarafından belirlenmesi, akademik derecelerin üniversiteler tarafından verilebilmesi ise, ne özerkliğin, ne de akademik özgürlüğün o kadar da acil ve zorunlu bir ihtiyaç, talep olmadığı, söylenebilir.


Rektörün ilk üç arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi, bana göre akademik hayatla ilgili bir durum değil. Hatta bir önemi de yok. Dekanlar ise, zaten fakülte ve rektörlük tarafından seçilebiliyor. İdari görevlilerin kimler tarafından atandığının bence hiç bir önemi bulunmuyor.


Önemli olan, akademisyenlerin idareciler tarafından idare edilmemesidir. İdareciler, akademide aslında istenmeyen, zorunlu bir koordinasyon, planlama görevi üstlenirler. Esas olan akademisyen ve öğrencidir.


Bizim akademilerimizde,  fikri olan, hele de çok farklı fikri olan akademisyenlerin sayısı azdır. Çünkü fikri olmayan hocalar, kendilerine benzeyen "başarılı" öğrencileri önce asistan, sonra da "hoca" yaparlar. Her hoca kendine benzer öğrenciyi hoca yapmaya çalıştığı için, hocalar adeta klonlarak, yeni akademik kadroları oluştururlar. Böylece, fikirsizlik, kendini yeniden üretir. Bunun kanıtı her gün görülür. Yüzelliden fazla üniversitesi olan Türkiye'de, fikriyle ülkeyi aydınlatacak, sarsacak, bir akademisyen, ne yazık, görülmüyor.


Akademisyen doktorasından sonra bir iki makele yazarak yardımcı doçent olmaya çalışır. Sonra, iki kat daha fazla makale yazarak, konferansa katılarak, doçent olmaya çalışır. Tabii YÖK, ondan yerli ya da  yabancı altı makale yazmasını ister. Sonra, doçent olanın beş yıl bekleyip, biraz daha makale yazması, konferansa katılması istenir. YÖK, kitap yazan akademisyen istemez. Önemli olan "hakemli" dergilerde yerli ya da yabancı, makale yazmaktır. Makaleleler Anglofon dünyanın "tekel" dergilerinde yayınlanmışsa, çok kıymetlidir. YÖK hemen sizi "terfi" ettirir.


Zar zor asistan olmuş öğrenci yüksek lisans yapıp doktoraya başladığında, hocalarının nasıl akademik kariyer yaptığını görüp, kendi kariyerini de ona göre planlar. İlgili dergilerde makale yayınlayıp, ilgili konferanslarda tebliğ sunacaktır. Doktoradan sonra aynı istikamette gidip yardımcı doçent, doçent, ve nihayetinde "profesör" olacaktır.


Böyle bir kariyer, "bilim adamı" olmayı şart koşmuyor. Hele de, "aydın" olmayı hiç değil.


Öyleyse, Türkiye'de, "akademik özgürlük" gereksizdir. Akademik özerklik ise, kadrolar, terfiler, kıdemler, atamalar ve "mali" konulardan ibarettir.


Sarsıcı fikri, araştırması, toplumsal iddia ve davası olmayan akademisyenlerimizin olsa olsa akademik özerkliğe ihtiyacı var. Akademik özgürlüğe değil!

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Eğitim sistemi ve üniversiteler

Y. Doç. Dr. ÜMİT İZMEN
Radikal, 30/07/2012

Emekli profesörlerle şişirilmiş kadrolardan medet ummayın. Öğretim üyelerinin haftalık ders yüklerinin ne kadar olduğunu sorun.

Yazılacak çok konu var. Para politikası ve Merkez Bankası’nın enflasyon tahminini aşağı çekmesi, çocuk sahibi çalışan kadınlara kreş, ABD’de ekonomideki toparlanma hızının yarattığı hayal kırıklığı, Çin ekonomisindeki yavaşlama, AB adaylığından Şanghay beşlisi adaylığına düşme ve tabii ki sonu hâlâ gelmeyen euro krizi…

Ben bu konuları geçip üniversite tercihlerinin yapılmakta olduğu şu günlerde eğitim konusunda yazmak istiyorum. Çünkü eğitim Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu. Bu hafta Babacan da eğitim sisteminde iyileşme sağlanmadan Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkamayacağını söyledi. Özellikle nitelik konusunda alınacak uzun bir mesafe olduğuna dikkati çekti.

‘Denize nazır, diploma hazır’ üniversiteler

Üniversite, bir gencin iş hayatını, gelir ve yaşam standardını, hatta sosyal hayatını şekillendirmek açısından çok önemli. Dolayısıyla bölüm ve üniversite seçimi zor bir karar.

Geçen gün Star gazetesinde Cemil Ertem bölüm seçimiyle ilgili iyi bir yazı yazmıştı. Ben de üniversite seçimi hakkında bir uyarı yapmak istiyorum.

Son yıllarda hem birçok Anadolu şehrinde, hem de büyük şehirlerde çok sayıda devlet üniversitesi ve vakıf üniversitesi açıldı. Üniversite sayısında bir artış var da niteliklerini dikkate alırsak bu kurumlara üniversite denebilir mi? Bu konuda şüpheliyim.

Vakıf üniversiteleri, adı üzerinde, kâr amacı gütmemeli. Ama bazısında durum hiç böyle değil. Çok ciddi para tuzakları. Bu nedenle seçim yapılırken üniversite denen şeyin para ile diploma satın alınan bir dükkân olup olmadığını araştırmak gerekiyor. Siz bakmayın bu okulların mezunlarımız iş buluyor diye reklam yapmalarına. Verdikleri eğitimin daha iyi iş bulmada bir faydası olmadığı pek yakın bir gelecekte iyice ortaya çıkacak. Ama asıl ürkütücü olan kalitesiz eğitimin lisansüstünde de devam ediyor olması. Bir süre sonra ortalık, bir değer taşımayan master, doktora derecelerine sahip polisler, öğretmenler, kamu görevlileri, belediyeciler ve benzerlerinden geçilmeyecek. Lisansüstü derecelere sahip olanların çoğalmasının tek faydası uluslararası istatistiklerde şıklık olacak. Tam mostralık. Bu anlattığım nahoş durum tabii ki tüm vakıf üniversiteleri için geçerli değil. Ama kurumsallaşma gibi bir derdi olmayan, eğitim sektöründe köklü bir geçmişi bulunmayan, kurucuları eğitimci özelliklere ve deneyime sahip olmayan, hakikaten vakfedilebilecek bir sermaye birikimine dayanmayan, değirmenin suyunun nereden geldiği ve nereye gittiği bilinmeyen, çok hızlı büyüyen, kamu yararı ilkesini suiistimal ederek etrafındaki binaları bir bir yutan üniversitelerdeki duruma daha yakından bakmak gerekiyor.

Şu sıra bu vakıf okullarının tanıtım ve reklam dönemi olduğu için, bilgi edinmek açısından basına pek güvenmemeli. Bireysel gözlemler, özellikle bu üniversitelerde okuyanlarla ve varsa mezunlarla görüşmek daha iyi fikir verir. Ben kulağıma gelen bir-iki noktayı sizinle paylaşayım. Akademisyenlerine değer vermeyen, hocalarına fabrika gibi kart basarak mesai yaptıran, genç akademisyenlere araştırma fırsatı tanımayan, doğru düzgün kütüphanesi bile olmayan, öğrenciler binalara sığmadığı için ders yılını uzatan okullara şüpheyle yaklaşın. Akademik kadroya dikkatle bakın, tüm enerjisini yitirmiş emekli profesörlerle şişirilmiş kadrolardan medet ummayın. Öğretim üyelerinin haftalık ders yüklerinin ne kadar olduğunu sorun. Haftada 20, hatta 40 saat ders yükü olan hocaların olduğu kurumlar her ne kadar adına üniversite denmiş olsa da en fazla dershanedir; unutmayın!

Eğer Başbakan gençlerin eğitimine, üniversitelerin yöneticilerini arayacak kadar önem veriyorsa, içki içmelerini dert ettiği kadar biraz da aldıkları eğitimin kalitesini dert etsin ve hiç değilse şu yukarıda saydığım konularda üniversite adına layık olacak biçimde çalışmaları konusunda uyarsın.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

'Denize nazır, diploman hazır'

Prof. Dr. İBRAHİM ÖZTÜRK
ZAMAN, 23.7.2012

Üniversiteye yerleştirme sınavlarının sonuçları açıklandı.

Yaklaşık 2 milyon gencin katıldığı sınavda öğrencilerin neredeyse yarısı matematikten hiç puan alamamış. Sekiz senelik eğitimin bakiyesi bu. Yaklaşık 200 bin genç ise sınavın tümünden sıfır puan çekmiş.

Lise eğitimi Türkiye'yi dünyaya rezil ediyor. Okul, sınıf, sıra, akıllı tahta, bedava (tablet) bilgisayar derdimize merhem olmuş değil. Araç ve gereç gerekli ancak derdimize merhem olacak olan öğretmenler, müfredat ve öğretme teknikleridir.

Bir defa iyi donanımlı, motivasyonu yükseltilmiş öğretmenler şart. Çalışma şartları ve maaşlar da dâhil birçok alanda iyileştirme şart. Bu bağlamda öğretmenlerin mesleki formasyonu da geliştirilmeli.

Öğretmenin ömür boyu devlet memuru olarak kalması da büyük bir yanlış. Bu, benim de dahil olduğum tüm memur, bürokratik kadrolar için geçerlidir. Ön kapıdan gireni bir ömrün sonunda arka kapıdan emekli eden sistemden performans beklenemez.

Evet, öğrencilerimizin aldığı lise eğitiminin temeli bu. Bir de geldiği yeri bırakıp girdiği yere bakalım. Her şeye rağmen sözüm ona bir yerleri kazanan öğrencilerin akıbeti var. Bu gençler için 'keşke bir yer kazanmasaydı' diyesim geliyor. Niteliksiz özel ve kamu üniversitesi furyası ile hükümet herkesi bir yere sokmaya çalışıyor. Üniversite deyince akıllarına sadece bina geliyor, zahir! Türkiye bir üniversite mezarlığına dönmüş durumda.

Ama sistem daha akademisyenine lisan öğretemiyor. Oysa örneğin, Almanya'da daha liseyi bitiren genç iki yabancı dili iyi derecede biliyor. Burada onun hocası olacak kişi bozuk plak gibi takılıp kalıyor. Hayat boyu memuriyet statüsü nedeniyle 20-30 sene bir lisan sınavını veremeyip de üniversiteden yardımcı doçent olarak emekli olma hakkı kimseye verilmemeli. Çünkü bırakın kavrayıp içselleştirmeyi, daha okumayı başaramamış bir öğretim üyesinin, bu ülkenin geleceğine kazandıracağı bir genç yoktur.

Nitelikli olarak üniversiteye giren öğrencilerimiz üniversitede alınıp çok yukarılara taşınamıyor. Çeperleri zorlanamıyor. Hocalar donanımsızlık nedeniyle öğrencilerini baskı altına alıyor. Öğrenciler de zaten derslere devam etmiyor. Geçen sene öğrencilerim arasında yaptığım bir anket, ağırlıklı ortalamanın sadece iki dersi düzenli takip ettiklerini, diğer derslere katılma gereği duymadıklarını gösterdi. Ve gördüm ki buna neden olan dersin adı ve içeriği değil, tümüyle öğretim üyesi. Hocaya saygı yoksa derse de girmek gerekmiyor. Hoca bu saygıyı uyandıracak. Ezberci, piyasadan kopuk, eğiticilik formasyonu olmayan, aklı dışarıda, şahsi işlerinde olan bilhassa yaşlı, eski nesil akademisyen tipleri üniversitede gençlerin de önünü kapatmış durumda. Emekli bile olmuyorlar ki gençler yerini doldursun. Derse gelmez, gelse anlatmaz, anlatacak yeni bilgisi de yok. Atamazsınız, satamazsınız.

Evet, öğrencilerimizin ağırlıklı olarak girdiği yerin encamı da böyle. Buradan ancak uzatmalı cahiller ile diplomalı işsizler ordusu çıkar. Üzüntümün kaynağı da bu. Zira onlar sadece biraz daha çok zaman kaybedecek, sadece biraz daha fazla ailelerinin umudunu sömürecek.

Bu şartlarda bir yerleri kazanan öğrencilerden en fazla yüzde 30'una 'iyi bir yer kazanmışsın, git oku' diyebileceğim. Bu yüzden ben üniversite adı vermeyeceğim. Tercihler, üniversite, bölüm ve programın şatafatlı adına ve imajına göre yapılmamalı. Programın içeriği ve bilhassa öğretim kadrosu incelenmeli.

Gençler gidip iyi sunumlar alsın, iyi sorular sorsunlar. Pazarlama yapan gösterişli bayanın gülen yüzünün reklam kokan kısmını bir kenara bıraksınlar. 'Denize nazır, diploman hazır' oyununa gelmesinler.

Bir dahaki yazıda gençlerin geleceğine yön verecek olan mesleki tercihler odaklı yazacağım.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Üniversiteler ve Hocaları

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum A.D.Öğretim Üyesi

“Üniversitelerde hocaları nasıl tanırsınız?” diye sorsalar, ne cevap vereceksiniz bilemem. Genelde böyle soruları, mevtanın başındaki imam sorar cemaatine. Hep bir ağızdan yüksek sesle “İyi biliriz.” demek usul ve adettendir. Buradaki “iyi” aslında, çoklarının o kişiyi yakından bildiklerinden ya da kişinin gerçekten iyi insan olduğunu bildiklerinden değildir. Çoğunlukla, “Adet yerini bulsun.” kabilinden söylenen sözlerdir bunlar. Adam, hırsız, soysuz, adam yaralamış ya da öldürmüş bile olabilir. Kaçakçı ya da rüşvetçi olabilir, bu nedenle cezalar görmüş, içeride yatmış ya da yatmamış olabilir, bunlar orada hiç önemli değildir. Önemli olan, orada “İyi biliriz.” denilmesidir ve de hep beraber söylenilir.

Yukarıdaki soru ise tamamen farklı durumdakiler için soruluyor. Halen üniversitelerde öğretim üyeliği görevinde olan, bunun yanında eskiden idari görevlerde bulunmuş ya da şimdi idari görevleri olanlar için soruluyor.

“Bunları ne diye yazıyorsun?” diye sorabilirsiniz. “Niye mi yazıyorum?” Bakın anlatayım.

Efendim, yakın zamanda üniversitelerimizin bir kısmında rektörlük seçimleri yapıldı da, ondan yazıyorum. Neresinden bakarsanız, altı-yedi aylık bir propaganda süreci yaşadık da, ondan yazıyorum.

Rektörlüğe aday olanlar, doğal olarak olabildiğince çalışırlar. Her türlü iletişim aracından yararlanırlar. Kitap, dergi, broşür, internet ve cep telefonlarından iletileriyle kendi düşünce, görüş ve projelerini anlatırlar. Bizzat tek tek fakültelere, bölümlere, ana bilim dallarına giderek, yerinde toplantılar yaparlar. Hatta pek çok hocayı, bizzat odasında ziyaret ederler.

Bunun yanında, daha büyük topluluklara ileride yapacaklarını, projelerini hem sesli hem de görsel platformda anlatmak, olumlu iletişim atmosferi yaratmak hem de gövde gösterisi için yemekli toplantılar yaparlar.

Pek çok üniversitede olduğu gibi, seçim öncesinde bizde de oldu bu türden toplantılar. Hep aynı yerde, sosyal tesislerde yapılan bu türden toplantılara, yedi yüz ile bin kişi civarında katılımlar oldu. Bu nedenle, adaylar yüreklendi. “Benim şu kadar oyum var.” diye hesap yapanlar oldu.

Ben bu türden yemeklerin çoğuna katılmadım. Katılanlara sordum, “Toplantı nasıldı, kaç kişi katıldı?” diye. “Yedi yüz, sekiz yüz, hatta bin kişi vardı.” diye cevaplar aldım. Teyit etmek için, çalışan garsonlara sordum “Kaç kişi vardı?” diye, onlar da doğruladı duyduklarımı.

Ancak bir farkla, “Yemeklere hep aynı kişiler katılıyor hocam.” dediler.

İşte bu cevaptır, beni kara kara düşündüren. Be hocam, madem oy vermeyeceksin, her adayın toplantısına neden gidersin, adamı neden yanıltırsın? Yemekte bin kişi, sandıkta ise yüz kişi, işte bu olmuyor. Hepsi demeyelim, ama maalesef hocaların pek çoğu uyanık ve oportünist. Nasılsa biri kazanacak ya. “İşte, toplantısına da katıldım. Sana oy verdim der miyim, derim tabii, biter gider.”, “Hem yeni rektörün hışmından korunurum hem de gerekirse bir idari görev kaparım.” diyenler maalesef çoğunlukta.

Aday olan hoca, medeni cesaretle çıkmış, aday olmuş, ayağına kadar da gelmiş. Yapacaklarını bir bir anlatıyor, hocalarda tık yok. Yahu hiç mi onaylamadığınız projesi yok, şurası şöyle olsun demez mi insan, hiç mi beğenmediğiniz tarafı yok. Vardır da, hocalar duymazdan, görmezden gelirler.

Üniversitede hocalara her zaman üç maymunu oynamak nedense pek kolay geliyor. “Görmedim, duymadım, işitmedim.” Yazana, çizene, konuşana, bu yüzden üniversitelerde pek de iyi gözle bakmazlar. Hal böyle olunca da, o üniversiteye ve onun hocalarına ne derler, artık gerisini siz düşünün.

15 Haziran 2012 Cuma

Üniversitelerde kopya olayları ve disiplin yönetmeliği - III

Prof. Dr. LEVENT SEVGİ* 
Cumhuriyet Bilim Teknik, 15.06.2012 

Hukuk hukukçulara bırakılamayacak kadar önemli… Bu yazı tüm hukuk fakültelerine, barolara ve diline/mantığına güvenen bütün akademisyenlere açık çağrıdır. Bunca hukuksuzluğun yaşandığı, tutukluluk sürelerinden, usul/esas konularına, özel yetkili mahkemelerden Anayasa Mahkemesi kararlarına kadar her şeyin tartışmalı olduğu bu ülkede bu mu kaldı tartışılacak demeyin! İnsan yaşamını etkileyen her hukuk tartışması yaşamsal öneme sahiptir. Basit bir disiplin olayında adaleti sağlayamayan toplum hukuk devletini inşa edemez!

Üniversitelerde kopya olayları ve uygulanan disiplin cezalarında kaos artarak sürüyor. Bunda Danıştay 8. Daire’nin “5.3.1998, E. 1996/1016, K. 1998/810, DD, sayı. 97, s. 537” No’lu kararının rolü olduğu kadar üniversitelerin ve idare mahkemelerindeki uygulamaların rolleri de büyük. YÖK’ün Öğrenci Disiplin Yönetmeliği fakülte yönetim kurullarına disiplin kurulu görevi veriyor. Mühendislik, eczacılık, ekonomi, işletme, tıp; hangi fakültede olursa olsun akademisyenler disiplin olaylarını incelemek/soruşturmak, hem savcı hem yargıç olmak ve gençlerin yaşamlarını etkileyebilecek cezalar vermek zorunda. Tek kaynak, açık ve net yazılmış bir yönetmelik; tek güvence ise dil bilgisi ve mantık.
Üniversitelerde verilen hükümlerdeki çelişkiler vahim, açılan davalarda idare mahkemelerinin kararları daha da vahim olabiliyor. Üstelik bunlar aynı üniversitede, hatta aynı idare mahkemesinde yaşanabiliyor. Konu, 26 Kasım 2010 (CBT 1236) ve 11 Şubat 2011 (CBT 1247) tarihlerinde burada ele alınmıştı Bu yazılarda YÖK’e ve Danıştay’a açık çağrı yapılmıştı. Çünkü Danıştay 8. Daire’nin “5.3.1998, E. 1996/1016, K. 1998/810, DD, sayı. 97, s. 537” No’lu kararı mevcut yönetmelikle açıkça çelişmektedir. 

YÖK ÖĞRENCİ DİSİPLİN YÖNETMELİĞİ
YÖK Öğrenci Disiplin Yönetmeliği madde 9(m) “kopya yapan veya yaptıran veya bunlara kalkışan” öğrencilere verilecek cezayı “yüksek öğretim kurumundan bir yarıyıldan iki yarıyıla kadar okuldan uzaklaştırma” olarak belirtmiştir. Madde 8 bir alt derece ceza hükmünü (“1 haftadan 1 aya kadar cezaları”) madde 10 ise bir üst derece ceza hükmünü (“okuldan çıkarmayı”) düzenlemekte.
Yönetmeliğin 30. maddesi ise ceza verirken göz önüne alınacak hususları belirtir: Madde 30(a): Disiplin cezalarını vermeye yetkili disiplin kurulları; bu cezalardan birini tayin ve takdir ederken, disiplin suçunu oluşturan fiil ve hareketlerin ağırlığını, sanık öğrencinin daha önce bir disiplin cezası alıp almadığını, davranış, tavır ve hareketlerini, işlediği fiil ve yaptığı hareket dolayısıyla nedamet duyup duymadığını dikkate alırlar. Madde 30(b): Başka yükseköğretim kurumu öğrencileri ile birlikte, kendi yükseköğretim kurumunda disiplin suçu işlenmesi halinde (LS:bunu bir ağırlatıcı neden sayarak) bir üst derece disiplin cezası verilir.
Görüldüğü gibi, 30(a) ceza verirken sayılan hususların göz önüne alınması gerektiği belirtilirken, 30(b) ile bir üst dereceden ceza verileceği açıkça belirtilmiştir. Bunun anlamı açıktır: Madde 30(a) cezanın alt ve üst sınırlarıyla ilgilidir, Madde 30(b) ise bir üst ceza ile ilgilidir.

DANIŞTAY 8. DAİRE KARARI
Kargaşaya yol açan Danıştay 8. Daire’nin yukarıda belirtilen kararında “Madde 30(a) öğrencinin olumlu halinin ve geçmişte hiç ceza almamış olmasının, ceza tayininde dikkate alınarak eylemin karşılığı olan cezanın bir alt cezası olan ceza ile cezalandırılmasını öngörmektedir. Disiplin cezası verilirken öğrencinin daha önce hiç ceza almamış olması hali de dikkate alındığı halde bir alt ceza uygulamasına gidilmeyerek cezanın alt sınırı verilmiştir. Oysa disiplin hukukunda bir alt ceza uygulamasının anlamı, eylemin karşılığı olan cezanın alt sınırı değil bir alt ceza türüdür” denmekte.
Danıştay, kararında disiplin hukukuna ve bir alt ceza uygulamasına vurgu yapmaktadır. Oysa madde 30(a)’da hiçbir yerde bir alt ceza uygulanması ifadesi geçmemekte; sadece dikkate alırlar denmektedir. Madde 30(a) dikkate alınacak hususları, madde 30(b) ise açıkça bir üst derece ceza verilecek durumları belirlemiştir. Madde 30(a) bir alt ceza uygulanacak hususlarla ilgili değildir. Eğer olsaydı, nasıl madde 30(b) bir üst dereceden söz ediyorsa Madde 30(a)’da da “dikkate alırlar” yerine “bir alt dereceden ceza verilir” ifadesi yer alırdı.
Yineleyelim; YÖK Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nde kopya cezasının alt sınırı 1, üst sınırı 2 yarıyıl okuldan uzaklaştırmadır. Bu yönetmelik var olduğu sürece kopya cezası olarak, her ne olursa olsun, bir alt derece, yani, 1 haftadan 1 aya kadar okuldan uzaklaştırma cezasının verilmesi söz konusu olamaz. Olursa kopya çekmenin cezası “1 yarıyıl veya 2 yarıyıl okuldan uzaklaştırmadır” hükmünün hiçbir anlamı kalmaz. Üstelik bir alt ceza söz konusu olduğunda “neden 1 hafta değil de 1 ay?” sorusu sorulur ki sonuçta bu “kopya çeken öğrenciye 1 hafta ceza verilir” uygulamasına dönüşür. Nitekim kopya nedeniyle bazı öğrenciler 1 yarıyıl ceza alırken bazı öğrencilere verilen cezalar 1 haftaya kadar düşebilmektedir. Bu adaletsizlik bir an önce giderilmelidir.

BİR İNTİHAL VAKASI VE VAHİM KARARLAR
Son örnek, yine Doğuş Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Disiplin Kurulu’ndan. Ortak bitirme tezi hazırlayan üç öğrenci bir başka üniversitede genç bir akademisyenin doktora tezini bire bir (satırı satırına) aynen kopyalayarak kendi eserleri gibi teslim etmişler; bunun saptanması üzerine başlatılan disiplin soruşturması sonucu eylemleri kopya çekmenin en ağır şekli olduğundan birer yarıyıl okuldan uzaklaştırma cezası almışlardır.
Disiplin kurulu bu kararı verirken şu hususa ayrıca vurgu yapmıştır:
“İlgili cezayı oluşturan suç fiili “intihal”, bir kişinin eserinde, başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanmasıdır. İntihal bir tür sahtekârlık ve hırsızlıktır. Açıktır ki, intihal sınav esnasında kopya yapmaktan çok daha ağır bir akademik suçtur; emek ve eser hırsızlığıdır. Bugünkü uygulamalarda intihal suçunun bedeli akademik kariyerin/unvanın silinmesine, yapanın işine son verilmesine kadar giden ağırlıktadır. İşlenen suç fiilinin ağırlığı göz önüne alındığında, öğrencilerin geçmiş disiplin suçu olmaması ve pişmanlığı dikkate alınarak, fiilin cezasını oluşturabileceğine kanaat edilen en hafif cezanın takdir edildiği aşikârdır.”
Öğrencilerin ayrı ayrı açtıkları davalarda idare mahkemesince önce yürütme durdurulmuş, ardından bozma/iptal yönünde hüküm verilmiştir. Şöyle ki;
Tezi hazırlayan öğrencilerden birinin 31 Ocak 2012 tarihli kararında (İstanbul 7. İdare Mahkemesi, Esas No: 2011/1593, Karar No: 2012/148) mahkeme, suç fiilini sabit görmüş, ancak intihalin kopya sayılamayacağına, eylemin Disiplin yönetmeliğinin 7(a) bendinde belirtilen “öğrencilik sıfatının gerektirdiği itibar ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunmak” fiili ile uyumlu olduğuna ve bunun karşılığı olan kınama cezası verilmesi gerektiğine, bu nedenle verilen 1 yarıyıl okuldan uzaklaştırma cezasının iptaline karar vermiştir.
Aynı tezi hazırlayan diğer öğrencinin aynı gün (31 Ocak 2012) tarihinde verilen kararında ((İstanbul 7. İdare Mahkemesi, Esas No: 2011/1627, Karar No: 2012/130) mahkeme, yine suç fiili sabit görmüş ve intihalin kopya olduğunu belirtmiştir. Ancak verilen 1 yarıyıl okuldan uzaklaştırma cezası uygun bulunmamış, “bir alt ceza olan 1 haftadan 1 aya kadar okuldan uzaklaştırma cezasının verilmesi gerekip gerekmediği tartışılmadığından” mahkeme disiplin kurulu kararını hukuka uygun bulmamıştır.
Burada vahim olan 3 üyeli aynı mahkemenin, başkan ve bir üyesi aynı olmasına karşın, üstelik aynı gün verdiği aynı intihal olayının iki faili hakkında birinde bu eylem kopyadır, diğerinde hayır kopya değildir diyebilmesidir. Bunun hiçbir dilde mantıklı bir açıklaması olamaz.

* Doğuş Üniversitesi, Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü