18 Ekim 2014 Cumartesi

Akademik özgürlük neden gerekli?

Prof. Dr. GÖKHAN ÇETİNSAYA - YÖK Başkanı

Bir kaç hafta önce (28 Eylül 2014) bu sayfalarda yazdığım “YÖK yok olmalı mı?” başlıklı yazıda, YÖK’ün yahut YÖK düzeninin mevcut haliyle devam edemeyeceğini, bir an önce çağdaş Türkiye’nin ve küresel dünyanın beklentilerine ve ihtiyaçlarına uygun bir kuruma dönüştürülmesi gerektiğini belirttikten sonra ‘ama’ diye eklemiştim. “Ama, yükseköğretimin sorunları bitmeyecek” deyip önümüzde duran iki temel meseleyi, nitelikli büyüme ve akademisyen yetiştirme konularını vurgulamaya çalışmıştım.

Bu yazı üzerine sosyal medya dahil bir çok kanaldan çok sayıda görüş ve yorum aldım. Bunlardan biri, 2006 sonrası kurulan üniversitelerimizden birinde çalışan genç bir akademisyen. Uzun bir mektupla, doktora sonrası akademik hayatta yaşadıklarını, üniversitede yönetici konumda olanların mevzuattan ve teamülden aldıkları güçle akademisyenlere nasıl mobing uygulayabildiklerini, mevcut akademik kültürün olumsuz taraflarını örneklerle anlatıyor ve mektubunu şu soruyla bitiriyor: “Hocam, yeni YÖK, bu türden hikayelerin bir daha asla yaşanmayacağı bir YÖK olabilecek mi?”

Ben de bu soruya cevap vermek vesilesiyle, geçen yazıda değinemediğim diğer bazı meselelere de değinmek istedim. YÖK ‘yok olduktan’ sonra da önümüzde durmaya devam edecek bir mesele daha var: akademik kültür ve etik meseleleri.

Akademik etik

Çuvaldızı kendimize batıralım; bugün akademik hayatımızda bazı etik sorunlar var. Arabasının lastiklerini asistanlarına taşıtan öğretim üyeleri; ÖYP asistanlarını yıldırıp pes etmeye zorlayan kürsü hocaları; disiplin yönetmeliklerini öğretim elemanlarına karşı bir mobing aracı olarak kullanan üniversite yöneticileri; bölümdeki arkadaşı kendisinden önce doçent olamasın diye asılsız intihal başvurusunda bulunanlar; atama-yükseltme kriterlerini aşabilmek için sahte atıf dergisi ve sahte makale yayımlayanlar; akademik özgürlüklerini kullandıkları için ‘durumdan vazife çıkararak’ meslektaşlarını tasfiye ya da jurnal etmeye çalışanlar. Bunların hepsi sayıları az da olsa bizim akademik camiamızın mensupları. Ve bizim mesleğimizi ve akademik hayatımızı yüceltebilmek için bu gerçeklerle yüzleşmemiz ve hep birlikte başa çıkmaya çabalamamız gerekiyor. Bu da sadece kurumlarla, yasalarla, yönetmeliklerle olabilecek bir şey değil. Bizlerin hep birlikte, ortak bir bilinçle hareket ederek çözebileceğimiz bir mesele. Bu konuda bir ilk adım olarak hazırlanan, “Yükseköğretim Kurumları Etik Değer ve Davranış İlkeleri” çalışması yakında herkes için ortak bir referans metin olması için bütün akademik camia ile paylaşılacak.
 
Akademik kültürün bir parçası olarak etik sorunların yanısıra, bir de akademik özgürlükler meselemiz var. Akademik özgürlüklerin temini bir çok bakımdan önemli. Bir kere akademinin geleceği için. “İyi, doğru ve güzeli aramak” ve “insan, toplum ve doğayı anlamak” idealleri doğrultusunda şekillenen, bu doğrultuda medeniyetler tarihine önemli katkılarda bulunan üniversiteler, günümüzde küresel dünyanın bilgi toplumu paradigması içerisinde de etkin bir konum kazanmışlardır. Dünya tarihine baktığımızda ister Doğu’da ister Batı’da, ister medrese ister üniversite adıyla olsun yükseköğretim kurumlarının bulundukları topluma ve insanlığa katkılarının ancak akademik özgürlükler bütün boyutlarıyla ve serbestçe yaşandığı zaman mümkün olabildiği açıktır.

İkinci olarak, bilim adamının var olabilmesi için ifade, düşünce, araştırma hürriyeti, kısaca akademik özgürlükler, tabir caizse hava gibi, su gibidir. Ancak bu havayı iyice soluyabilir, bu suyu kana kana içebilirsek, üniversitelerimizi de özlediğimiz noktaya getirebiliriz. Bilim için, bilimsel ilerleme için akademik özgürlükler şarttır; bu hem hocalar hem de öğrenciler bakımından böyledir, vazgeçilmezdir. Nitekim, bu düşünceleri bütün kamuoyuyla paylaşabilmek ve akıllardaki tereddütleri giderebilmek için 6 Kasım 2013’de “Akademik Özgürlük Bildirgesi”ni bütün kamuoyuyla paylaşmıştım . Eğer akademisyenler bu iklimi yaşayamazsa, sadece üniversitelerin geleceği için değil, ülkemizin yarınları için de endişe duymamız gerektiğini düşünüyorum.

Bizi akademik özgürlüklerin niçin önemli olduğuna dair üçüncü argümana da bağlayacak olan bu son cümleyle ne kastediyorum? İster yaklaşık son 40 yılda ülkemizde yaşanan sorunlar bakımından düşünelim, ister ülkemizin 21nci yüzyıldaki yürüyüşünü hayal ederek düşünelim, bu sürecin sağlıklı bir biçimde yaşanabilmesi her şeyden önce Türkiye toplumundaki farklı kültür ve anlayışların bir arada, müzakere halinde ve sürekli etkileşim içerisinde bulunabilmelerine bağlıdır. Bu bakımdan üniversiteler, öncü fikirlerin, barışçı gelecek tasavvurlarının, demokratik bir biçimde bir arada yaşama kültürünün yeşerdiği ve savunulduğu mekânlar olarak ülkemizin yaşadığı sorunların çözülmesi için çaba sarf etmek, itidali ve müzakereyi savunmak durumundadırlar. Üniversiteler, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel meseleler hakkında etkin araştırmaların, gerçek fikirlerin, sahici gelecek senaryolarının üretildiği mekanlardır. Bugün ülkemizde toplumun, doğanın, mekanın ve kültürün mahiyeti ve muhtevası hakkında farklı düzeylerde, birçok tartışmanın sürdüğünü görüyoruz. Üniversitelerimizin ülkemizdeki tartışma ve müzakere kültürüne katacakları çok önemli değerler olduğunu ve bütün üniversite mensuplarına bu noktada çok ciddi sorumluluklar düştüğünü düşünüyorum. Toplumun içinde sosyalleşen, toplumun sorunlarını önemseyen ve onlara farklı çözüm alternatifleri geliştirebilen bireyler olarak araştırma ve eğitim gündemlerimizle fikir, teori, soru ve araştırmalarımızla ülkenin ve toplumun bütün meseleleriyle ilgilenmek durumundayız.

Teori ve pratik bağı

Bu manada, üniversite mensuplarımızın doğaya, mekana, tarihe, topluma, kültüre, geleceğe ilişkin çeşitli kitle iletişim ortamlarında görüş beyan etmeleri anlamlıdır ve değerlidir. Fakat üniversite mensupları sadece bununla yetinemezler. Çünkü üniversiteler aynı zamanda araştırmaların, uzun dönemli çalışmaların mekanıdır. Bu nedenle üniversitelerimizin bu süreçte atmaları gereken en önemli adım insanlığın ve toplumun meselelerine uzun dönemli araştırmalarla katkı vermesi, tartışmaların düzeyini ve kalitesini artırmasıdır. Üniversite mensupları olarak bizlere düşen “farklılıklardan korkulmaması” ve “dogmatizmden kaçınılması” gerektiğini savunmaktır.

Bu konuda sayın Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Samsun 19 Mayıs Üniversitesi akademik yıl açılışında yaptığı konuşma her bakımdan yol göstericidir:

“Tarih çok hızlı akıyor ve daha hızlanacak. Hepimiz statik düşünce yerine özgür, üretken ve geleceğe perspektif, vizyon getiren düşünce biçimini geliştirmek zorundayız. Üniversitelerimizin bu hızlı akışa intibak etmesi şart. Eğer bir toplumda tarihin akışını, nabzını, bu akışın seyrini tutabilecek teorik üretim yoksa bir müddet sonra siyaset ve uygulama, iktisat, hukuk, her alandaki uygulama, o nabzı tutamadığı için noktasal ve tamamıyla birbirinden kopuk hamleler şekline dönüşebilir. Toplumsal gelişmeyi sistematik hale getirecek olan zihin, teori kurabilen zihindir. Öte yandan, eğer teori pratikten kopuk olursa, yani üniversitelerimiz çok teorik tezler üretip sosyal pratiği, ekonomik dönüşümü, sosyolojik ve siyasal yeniden yapılanmayı Türkiye ve çevresinde ve bütün dünyada takip edemiyorsa bir müddet sonra teori donuklaşır, ideolojileşir ve öğretim üyeleri çok öncelerde, onlarca, yüzlerce yıl öncesinde ortaya konan ideolojilerin zihni esiri haline gelir.”

“Düşünce özgürlüğü bir ülkede öğretim hayatının ve teori üretiminin ana zeminidir ve bunu sağlayacak olan siyasettir. Ben buradan bütün üniversitelerimize seslenerek söylüyorum, üniversitelerimizde düşünce özgürlüğünün en önemli sahipçisi olmaya kararlıyım, bir üniversite öğretim üyesi olarak. Hiç kimse üniversitelerimizde düşünce özgürlüğüne, farklı kanaatlerin ve düşüncelerin ifade edilme özgürlüğüne sınır getiremez. Bu üniversite dışından da gelebilir bazen de üniversite içinden. Şu veya bu grubun baskın ağırlığı veya etkisiyle farklı düşüncelerin, azınlıkta kalmış olabilecek düşüncelerin de bastırılmasına izin veremeyiz. Üniversiteler, şu veya bu kanaatin kendisini kadrolaştırdığı yerler değil, çok değişik sayıda fikrin yan yana yaşayabildiği yerler olduğunda biz özgür üniversiteden bahsedebiliriz.”

Alan araştırması eksiği

Tabii bir de madalyonun öbür tarafına bakmakta fayda var: Bugün üniversitelerde, akademiyenlerde gerek akademik özgürlükler konusunda gerekse toplumun meseleleri ile hemhal olma konusunda bir tedirginlik, çekingenlik olduğu doğrudur. Bunu 2013 İlkbaharında, Çözüm Süreci bağlamında yaptığım Doğu, Güneydoğu başta olmak üzere Anadolu’daki ziyaretlerimde yakından gözlemledim. Bu tedirginliğin bir sebebi de, hadi öncesinde üniversitelerde yaşananları bir tarafa bırakalım, Türkiye’de son 40 yılda yaşananları gözden geçirelim. Bir akademik camia düşünün; 1970’lerde akademisyenler can korkusu içindeydiler, suikasta uğrayanlar oldu, kimisi sakat kaldı, kimisi öldü. 1980’lerde nice hocalar işten atıldı. 1990’larda nice hocalar baskı gördü, fişlendi. Kimisinin tezleri reddedildi, kimisinin atama ve yükseltilmesi engellendi. Son 40 yılın büyük kısmında alan araştırması yapmak güvenlik bakımından sakıncalıydı; bazı konuları çalışmak ise devlet bakımından sakıncalıydı. Bırakın Kürt meselesi çalışmayı, II. Abdülhamid dönemi yahut dinin toplumdaki yeriyle ilgili herhangi bir konuyu çalışmak bile sakıncalıydı. Zaten Kürt meselesi yahut Ermeni meselesi diye bir şey hiç yoktu! Devletin çizdiği sınırlar dışında çalışma yapanlar cezalandırılırken; devlete hizmet etmek amacıyla, onun gösterdiği istikamette çalışma yapanlar ise devlet her fikir değiştirdikçe kenara atıldılar. Bunların hepsi biz yaşarken, bizlerin gözleri önünde oldu. Bütün bu süreçleri yaşayan bireylerde bugün bir çekingenlik yahut tedirginlik olmasını doğal karşılamalıyız. Ancak 21. Yüzyılın eşiğinde bu tedirginliği üzerimizden atmalı ve insanlığın tarihsel yürüyüşündeki asli rolümüze dönmeliyiz. Amacımız bundan sonra böyle şeylerin asla yaşanmaması için gayret göstermek, akademik kültürün, akademik özgürlükler ortamının, akademik yaşam kültürünün sağlıklı olması için elimizden gelen gayreti göstermek olmalıdır.

Ülkemizin yükseköğretim sisteminin ileriye gitmesi için birkaç koşula ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Biri iyi bir planlama, koordinasyon ve kalite güvencesi sistemi; diğeri fiziki altyapımızı, bilişim sistemizi ve laboratuarlarımızı iyi oluşturabilmek; bir diğeri en parlak öğrencilerimizi ve insan gücümüzü akademiye çekebilmek ve en vazgeçilmezi akademik özgürlükler, düşünce, ifade, bilim ve araştırma özgürlüğü. Ancak bunların hepsi bir araya geldiğinde ülkemizin yükseköğretim sisteminin verimli işleyebileceğini ve ülkemizin 21nci yüzyıldaki yürüyüşüne olumlu katkı verebileceğini düşünüyorum.

Özgür ve nitelikli bir akademik ortamın varlığı, daha güzel, daha müreffeh, daha demokratik bir Türkiye’nin de teminatı olacaktır.

4 Mayıs 2014 Pazar

Demokrasi:1 Türkiye:0

Dr. GÜNDÜZ VASSAF
Radikal 

Bilim ahlakından sapmanın çok çeşidi var. Bunların en kaba ve ilkel olanı ise kuşkusuz başkalarının eserlerini kendinin gibi sunmak. 

Hasan Yazıcı kazandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi mahkûm etti. 

Türkiye’yi bu ibret verici konuma düşüren İhsan Doğramacı. 

Konu, 12 Eylül cuntasının işbaşı yaptırttığı YÖK’ün kurucusunun kendisinin yazdığını iddia ettiği kitabıyla ilgili. Bu intihal serüvenini 15 Kasım 2000 tarihinde Milliyet gazetesinde belirten Hasan Yazıcı’yı, Doğramacı dava eder. Kazanır.  

Geçen hafta AİHM, kararı haksız buldu. Türkiye adaletinin mahkûm ettiği, aradan neredeyse 15 yıl geçtikten sonra özgürlüğüne kavuşan Hasan Yazıcı’nın makalesinden alıntılar: 

Bilim ahlakından sapmanın çok çeşidi var. Bunların en kaba ve ilkeli ise kuşkusuz başkalarının eserlerini kendinin gibi sunmak…

Sayın Doğramacı: 
‘Başkalarının eserlerini kendinin gibi göstermek artık bıktırıcı düzeye geldi. Uğur Mumcu’dan bu yana dünya âlem biliyor ki, siz bugüne dek yapılmış aşırmaların belki de en büyüğünü ve fütursuzunu yaptınız. Mumcu’nun ortaya koyduklarından sonra Spock aşırmanızı 13. Baskıya kadar getirdiniz, hatta ilk baskılarının dilini dahi sadeleştirdiniz. Cümle âlemden özür dilemezseniz, biz bu gençlere aşırmanın kötü bir şey olduğunu bir türlü anlatamayız…’  

Doğramacı’nın (Annenin Kitabı, 1968) Benhamin Spock’tan (Baby and Childcare, 1946) aşırılması gibi adeta tüm bir ulusun bilim haysiyetine gölge düşüren vakaların üzerine gitmeden bilim ahlakımızı düzeltmek bence olanak dışıdır… Aşırma ile etkin mücadele için birkaç noktanın üzerinde titizlikle durmak gerekir. Hepsinden evvel ahlaktan sapmada zamanaşımı olmaz. Halbuki yükseköğrenim yasamızın halen yürürlükte olan disiplin yönetmeliği kapsamına aldığı tüm suçlara iki yıllık bir zamanaşımı koymuştur. Her şeyden önce bu gülünç, acaba eski ve büyük aşırmaları örtbas etmek için mi konmuş kuşkusunu uyandıran maddeyi kaldırmak gerek…  

Bu arada kişisel bir yenilgiyi belirtmek zorundayım. Birkaç yıl evvel Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) bir ‘Bilim Ahlak Komitesi’ vardı. Sosyal bilimlerden yakın zamanda kaybettiğimiz değerli Prof. Dr. Arda Denkel, fen bilimlerinden Prof. Dr. İsmail Hakkı Duru, sağlık bilimlerini de temsilen ben, ülkemizde bilim ahlakından sapmaları inceleyecek ve ciddi sapmalar gördüğümüzde TÜBA aracılığıyla çeşitli yaptırımlarda bulunacaktık… İşe başlamak için bilim çevrelerince çok iyi bilinen birkaç ‘aşırma’ vakasını seçtik. 

Bunlar arasında ünlü Doğramacı-Spock aşırması da vardı. Sonu komite için tam bir yenilgi oldu. Önerimiz TÜBA içinde önce benimsendi. Ancak daha sonra birçok arkadaş yaptığımız işin başımıza bela getireceği, hukuk dışı olduğu gerekçesiyle fikir değiştirdi. Bu arada kimi bilim insanımız Doğramacı’nın yaptığını, değil aşırma olarak yermek, topluma büyük hizmet olarak övmek gerektiği yönünde görüş bildirdi. Sonuçta biz üç arkadaş komiteden istifamızı verdik. Komite dağıldı ve bildiğim kadarıyla da TÜBA’da halen bilimsel ahlakla doğrudan ilgilenen bir komite yok. 

Her ne kadar Hasan Yazıcı’nın yukarda kısmen alıntıladığım yazısı özgürlüğe kavuştuysa da Türkiye’de 12 Eylül ve Doğramacı’nın YÖK’üyle kapıkulluğu konumuna giren üniversiteli hocalar, üniversite özerkliği ve akademik özgürlük konusunda sindirilmişliklerini sürdürür, TÜBA’ya yaptıkları ve yapmadıklarıyla bilim ve ahlakın temel ilkelerine gölge düşürürken başka her konuda fikir beyan etmekten kaçınmamalarının ibret verici konumundalar. 

Kendine demokrat başkasına diktatör diyenlerle hiçbir ülkeye demokrasi gelmedi.

13 Ocak 2014 Pazartesi

Bilimsel Hırsızlık Suç Değilse Nedir?

Prof. Dr. S. RIDVAN KARLUK
Anadolu Üniversitesi

“Evrensel bilim ahlakı normlarına uymak, bilim insanları için olmazsa olmaz bir zorunluluk olup intihal/bilimsel aşırmacılık utanç verici ve yüz kızartıcı bir suçtur. Bilimsel aşırmacılığın , hafife alınarak örtbas edildiği ve yaptırımsız bırakıldığı bir ülkede çağdaşlıktan söz edilemeyeceği gibi o ülke bilim dünyasının saygın üyeleri arasında asla kabul göremez.” 

Bu ifade, bana ait değildir. Prof. Dr. Kayhan Kantarlı’nın tepkisidir. Peki tepki neyedir? 

Bilindiği gibi Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 16 ay önce aldığı karar ile intihal suçunu tamamen yaptırımsız kalmıştır.  Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Eylül 2012 de aldığı bu kararda “Öğretim Elemanları Disiplin Yönetmeliği’nde intihal suçunun yaptırımı olarak  yer alan üniversite öğretim üyeliğinden çıkarılma cezasının, 2547 sayılı YÖK Yasası ile  657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nda bu cezaya ilişkin bir düzenleme bulunmadığı” gerekçesiyle hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir. 

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun, intihal suçunun yaptırımı olan meslekten çıkarma cezasına ilişkin olarak verdiği bu kararla,  bilim insanları için  yüz kızartıcı bir suç olan intihal/ bilimsel aşırmacılık suçu fiilen yaptırımsız kalmıştır. Bu yaptırımsızlık, herhangi bir yasal düzenleme yapılmadıkça  intihal yapmanın hukuken serbest olması demektir. 

Bu durumda  YÖK’ün yapması gereken, kararda belirtilen yasal dayanıksızlığı giderecek  bir yasa çıkarılması için Milli Eğitim Bakanlığı ve TBMM nezdinde girişimde bulunmaktır.  Ancak YÖK yüksek yargı kararının alındığı Eylül 2012 den bu güne kadar böyle bir girişimde bulunmamıştır. 

Günümüz dünyasında evrensel bilim ahlakı normları tüm öğretim üyeleri için geçerlidir. İntihal, diğer bir deyişle  “bilimsel hırsızlık Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun kararına rağmen yüz kızartıcı bir suçtur ve suç olmaya da devam edecektir. Çünkü, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun memurluğa alınma şartlarını düzenleyen 48/A-5 maddesinde, affa uğramış olsalar bile  “yüz kızartıcı bir suçtan” hükümlü bulunmama şartı aranmıştır. Madde de yüz kızartıcı olarak sayılan suçlar, Milletvekili Seçimi Kanunu’ndaki ve dolayısıyla Anayasamızın Madde 76’daki yüz kızartıcı olarak sayılan suçlarla aynıdır.  DMK’da yüz kızartıcı bir suçtan mahkûm olmak,  memurluğun sona ermesi sonucunu doğurmaktadır. Anayasamızın 76. Maddesinde “hırsızlık” bir yüz kızartıcı suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçu işleyenlere  uygulanacak yaptırım ise yukarıda belirtilmiştir. İntihal, “bilimsel hırsızlıktır.” Bunun başka bir anlamı yoktur. 

Bilimsel hırsızlık yapanların YÖK tanımlanmamış  olsa bile  af edilmesi  mümkün değildir. Hem Anayasamızda ve hem de DMK’da  hırsızlık suçunun cezası belirlenmiştir. 

Türkçede “hırsızlık” ile “bilimsel hırsızlık” (intihal-plagiarism) kavramları sıklıkla birbirine karıştırılmaktadır.  Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlüğünde (Büyük Türkçe Sözlük,1992: 641)  hırsızlık, “çalma, çalma suçu, sirkat” olarak tanımlanmıştır. Hırsızlık etmek ( veya yapmak), “başkalarının parasını veya malını çalmak”anlamındadır.  İngilizcede hırsızlık yapmanın karşılığında 22 kelime vardır. 

Tarihçi  ve yazar Murat Bardakçı’nın intihal konusundaki şu tespiti çok doğrudur: “İntihal” kelimesi, sözlüklerde genellikle ‘başkasının eserini kendisininmiş gibi gösterip yayınlama’ şeklinde açıklanır ama bence düpedüz hırsızlıktır, üstelik hırsızlığın en pespaye şeklidir. Sıradan bir hırsız paranızı, malınızı yahut bir başka kıymetli eşyanızı çalan kişidir ama intihalde fikrinizin, düşüncenizin ve emeğinizin üzerine oturulması söz konusudur. 

Zira, intihalci sizin için çok daha kıymetli olan bir şeyi, aylarınızı, hattâ bazen senelerinizi sarf ederek verdiğiniz eseri, düşüncenizi ve göz nurunuzu çalmıştır ve bunun kıymetinin parayla, pulla, fiyatla, vesaireyle ölçülmesi mümkün değildir. İntihalin, hırsızlığın ve sahtekârlığın en aşağılık biçimi olmasının sebebi işte budur.” (Bardakçı, 2008) 

Yazar Mine Kırıkkanat’ın yapmış olduğu tespit, günümüzde de geçerliliği korumaktadır: "Türkiye’nin 87 yıllık cumhuriyet tarihi, düzmece doçentlik tezi iptal edilemeyen ya da edilmesine rağmen doçentlikle kalmayıp profesörlüğe kadar yükselen ve kovulması gerekirken ülkenin kaderine hükmeden sahtekârlarla dolu.”(Kırıkkanat,  4 Mayıs 2010). 

Türkiye’deki durumun aksine Avrupa’da bilimsel yolsuzluk  yapanların yolsuzlukları ortaya  çıkınca derhal görevlerini bırakmaktadırlar. 

Anadolu Ajansı 22 Şubat 2011 tarihinde, Türkiye’de intihal ile suçlanan bazı öğretim üyelerine örnek olacak bir haber yayınlamıştır: “Doktorasında intihalle suçlanan Almanya Federal Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg, doktora tezini tamamladığı Bayreuth Üniversitesi'nden akademik unvanının geri alınmasını istedi.” 

Alman Bakan’ın doktora tezinde bilimsel hırsızlık yapıp yapmadığı henüz oluşturulan bir bilimsel kurul tarafından tespit edilmemesine rağmen doktor unvanını ortaya çıkan iddialar karşısında kullanmayacağını belirtmesi, onurlu bir davranıştı. Fakat aynı onurlu davranışın Türkiye’de görülmesi mümkün değildir. 

Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt, doktora tezinde intihal yaptığı için istifa ederek onurlu bir davranış sergilemiştir. Schmitt, 2 Nisan 2012 tarihinde Macaristan Parlamentosu’na hitaben yaptığı konuşmada, şahsi konularının ulusunu birleştirmek yerine bölmesine sebep olduğunu, bu durumu kabullenemediği için görevini bıraktığını açıklamıştır. 

İntihal yoluyla doktorluk unvanı alan Berlin Senatosu CDU Grubu Başkanı Florian Graf’ın da unvanı geri alınmıştır.  Potsdam Üniversitesi tarafından yapılan açıklamada, 2001-2006 yılları arasında CDU’nun Berlin Senatosu’ndaki muhalefet rolünü irdeleyen tezin en az üç yerinde olduğu gibi kopyalama yapıldığı belirtilmiştir.  Hata yaptığını kabul eden Graf, partisinden ve ailesinden özür dilemiştir. 

Almanya Federal Eğitim Bakanı Annette Schavan’ın (CDU) 33 yıl önce aldığı doktora teziyle ilgili iddialar üzerine inceleme yapan Düsseldorf Heinrich Heine Üniversitesi Felsefe Fakültesi Konseyi, Bakan’ın intihal yaptığına karar vermiştir. Fakülte Dekanı Bruno Bleckmann da  bu durumu kamuoyuna  açıklamıştır. Bunun üzerine  57 yaşındaki Federal Eğitim ve Araştırma Bakanı Annette Schavan, Başbakan Angela Merkel ile birlikte basın toplantısı düzenleyerek 7 yıldır sürdürdüğü görevini bırakmıştır. (İES, 2013) 

Önceki Merkel Hükümetinde  Savunma Bakanı  olan Karl Theodor zu Guttenberg, 2006 yılında yazdığı ve 2007'de en iyi derece ile kazandığı doktora tezinde başka yazarlara ait paragraflar kullandığının ortaya çıkmasıyla beraber istifa etmek zorunda kalmış doktor  unvanı  geri alınmıştı. Gutenberg bunun üzerine ABD’ye yerleşmişti. Ayrıca, FDP Avrupa Parlamentosu Grup Başkanı Silvana Koch-Mehring ile FDP Avrupa Parlamentosu Milletvekili Yorgo Chatzimarkakis’in de diploma tezlerinde bilimsel hırsızlık yaptıkları belirlenmiştir. 

Murat Bardakçı,  Türkiye’de intihallerin nasıl örtbas edildiğini şöyle açıklamaktadır: “Akademik hırsızlık olayıyla karşılaşan yönetim bu işi genellikle örtbas etme yolunu tercih ederdi; zira ‘tencere dibin kara, seninki benden kara’ misali vaziyetler söz konusuydu. Seneler boyunca yazdığım ve belgeleriyle ortaya koyduğum dünya kadar intihal hadisesi önce YÖK, ardından da rektörlükler yahut dekanlıklar sayesinde örtbas edilmiş, sadece tek bir intihalciye birkaç aylık ceza verilmiş, hemen ardından o ceza da affedilmişti.” (Bardakçı, 2008) 

Bilimsel  aşırmacılığın  örtbas edildiği  bir ülke  bilim dünyasının saygın üyeleri arasında asla kabul göremez. 

Çağdaş ülkelerde bilimin namusunu bilimsel aşırma yapanlardan koruyan cezai yaptırım bir şekilde uygulanmaz ise, aşırmacılık yöntemine başvuran öğretim üyesi sayısı hızla artar ve o ülkenin hiçbir üniversitesi dünyanın ilk 500, ilk 1000 üniversitesi arasına asla giremez. 

Ortaya çıkarılan bilimsel aşırmacılıkların örtbas edildiği bir ülkede bilimsel gelişme de olmaz.  Çünkü, "Üniversitelerinde bilimsel hırsızlığın doğalkarşılandığı bir ülkenin elbette tüm yaşam alanları soyulacaktır.”

3 Ocak 2014 Cuma

Ülke ve bilim hakkında bazı tespitler ve geleceğiniz(!) hakkında işe yarar bazı veriler

Kim bilir belki birileri gelecek hakkında planlarını yaparken bazı verilere ihtiyaç duyarlar diye yazıyorum. Zira bana Türkiye’ye dönerken (yedi yıl oldu) kimse bu şekilde vermemişti. O zamanlar elimde benzer veriler olsaydı, bazı konuları tekrar düşünürdüm doğrusu (gerçi 21 gün döviz bedelli askerlik adı altında bazı Türkiye Cumhuriyeti ordusu mensuplarının işkencelerine maruz kaldığımda bazı mesajlar almalıydım, ama bu ayrı konu, belki başka zaman yazarım). 

Önce maaş konusu ile başlayalım. 2007 yılı şubatında yardımcı doçent olarak işe başladığımda aldığım net maaş 1800TL idi. Bunu ancak işe resmi olarak başladığımda banka hesabımı görünce öğrenebildim. 2013 yılı başında ise maaş durumu: 2600TL. 2007 yılının yaklaşık aynı zamanlarında ise euro 1.88 TL idi. Bugün ise 1 euro 3 TL. 

2007 yılında bir TÜBİTAK 1001 projesi en fazla 360bin TL veriyor idi. 2009 yılında da aynı miktar araştırma desteği veriliyordu; bugün gene 360bin TL veriliyor. 

Olayları, fiyatları 2009 yılı başına göre normalize ederek anlatmaya çalışayım (Buralarda kalma kararı aldığımda ise bir araba almıştım, yıl 2009. Birçok konu yakıt fiyatları ile daha net anlaşılıyor diye oradan devam edeceğim) : 
2009 yılı başında 50lt dizel ile depo 130TL ye doluyordu. (mart 2009) şu anda ise aynı depo 230 TL ye doluyor. 

Genel olarak bakıldığında ise 2009 yılında (2100 TL) 976 euro gibi bir gelirim var iken 2014 yılı başı gelirim 860 euroya düşmüş durumda; bu net gelir. Ancak gene araba deposu dolumu üzerinden hesaplayınca, 1 depo 5 sene önce 61 euro ile doldurulabilir iken şu anda 76 euroya doluyor. 

Bunları neden yazıyorum: 7 yıl bir ülkede deliler gibi çalıştıktan sonra, devlet memuriyetinde de ilerlemenize rağmen, geliriniz, 5 yıl önce bir maaş ile 15.1 depo doldurabilir iken şu anda 11.3 depo doldurabiliyor. Yani 5 yıldaki maaş artışınız net olarak  yüzde -26 :)) (evet o bir tire değil bildiğiniz eksi işareti) (Bu arada: ne gibi çalışmalar yaptığım, nelere destek olmaya çabaladığım, ne kadar öğrenci yetiştirdiğim, laboratuvar kurduğum, proje geliştirdiğim konusunda daha derli toplu yazmaya çalışıyorum ama İTÜ’de ve çevresinde yaptıklarım zaten bilmesi gerekenlerce biliniyor, umursanmıyor gibi davranılsa da ne düşünüldüğünü biliyorum o bana yeterli. Türkiye gibi bir ülkede önemli olanın bilimsel yayın yapmak değil, içi dolu bilimsel projeler geliştirerek alt yapı oluşturmak ve bir kuşak yetiştirmek olduğunu bilim adamı olarak kabul edilebilecek kişiler zaten biliyor. Makale dediğiniz nane işin kolay kısmı. En fazla yazanın kendisine katkısı olan ama ülkeye şu hali ile zırnık faydası olmayan bir kavram. O da olmalı elbette ama içi dolu olmalı!). 

Yani 5 sene içinde alım gücümüz %25 den daha fazla düşmüş durumda. 

Araştırma projelerinde de durum aynı, ancak orada daha vahim bir durum var; proje bütçeleri değerlendirildiğinde, maaşlardaki sayısal artış da ortada yok. Örnekle, 2009 yılında bir araştırma projesi ile efektif olarak  70 bin euroluk araştırma yapabilirken şu anda ancak 50bin euroluk araştırma yapabiliyorsunuz. (bu arada araştırma pahalı bir şey, örnek olarak 1 adet m1.6, 8mm Ta vida 100TL (bu günkü fiyat) ediyor, bu da oldukça elzem bir meret. Ve bunlardan bir deneyse 16 adet kullanabiliyorsunuz. En basit örneği verdim, vida!) 

Gelelim kurumlara, özellikle fizik bölümlerine puanlar üzerinden bakalım ve Fizik bölümlerinin, yani dünyada gelişmiş, ileri düzeyde bilim, sanat, teknolojinin ve refah seviyesinin yüksek olduğu ülkelerde temel araştırmanın ve sanayinin nitelikli kısmının bel kemiği durumunda olan üniversite bölümlerinin Türkiye’deki haline, sadece 4 üniversiteyi örnekleyeceğim (üniversite giriş puanlarının son 3 seneki hali):  

İTÜ: 352 - 414  (2013) (geçen sene: 361-420 TR., 386-434 ENG.) (bir önceki sene: 401-445 TR., 426-470 ENG.)

ODTÜ (ENG.): 322 - 470  (2013) (geçen sene: 320-501) (bir önceki sene: 380-504)

Bilkent (Burslu): 355 - 480 (2013) (geçen sene: 373- 536) (bir önceki sene: 347-568)
 
Hacettepe:  240 - 346 (2013) (geçen sene: 260 - 427) (bir önceki sene: 307-388)

Bu arada Türkiye'de, 2013 üniversite giriş sınavı itibarı ile, sadece 23 fizik bölümü hayatta kalmış gözüküyor ve seneye bunların 8i daha gidici (en fazla 5 öğrenci almışlar). 2013te yalnızca 8 üniversite kontenjanını tam doldurmuş durumda. Yani yakın gelecekte gerçekten araştırma yapacak nitelikte, istek ve azimde insan bulmak neredeyse imkansız hale gelmek üzere. 100 tane olsun demiyorum ama 75 milyonluk bir ülkede tüm (hayatta kalacak) fizik bölümlerinin İstanbul ve ankara’da kalması çok acı bir durum! 

Kiminle konuşursanız konuşun, ne genci ne orta yaşlısı ne de yaşlısı artık bu ülkede ideallerin olacağına inanmıyor, istediğiniz kadar yırtının. Üniversite giriş seçimleri sadece dershane ve okul danışman hocalarının tek elinde ve en üst nokta tıp fakülteleri. Kendisi doktor olan kimseler ise çocuklarını tıptan oldukça uzaklara yönlendiriyor, ama öbür çocuklar nedense bundan bi-haber. 

Peki ülkedeki fizik bölümlerinin profili nedir? Klanlaşmış okullarda zaten bir şey yapılmadığını herkes biliyor. Ortalık “aman canım nasıl olsa bizde o olmaz bu olmaz biz yapamayız” diye dolaşan proflarla dolu. Bilim dediğiniz nane de akıl ve inanılması güç bir çaba istediğinden alt yapısı olmayan (yani ülkemizdeki her üniversite) yerlerde ilerlemesi imkansız bir kavram. Bazları “kendi yağlarında kavrulma” adı altında “bir şey”ler yapıyor, evet. Pek kimsenin okumayacağı makaleler yazılıyor, dostlar da alışverişte görüyor. Bu olayın dünyada nasıl olduğu hakkında bir fikri olmayan yönetici kadroları ise (bu devletin en tepesinden en alt ucuna kadar geçerli) “oh oh maşallah pek de ilerledik” durumundalar, çünkü daha fazlası umurlarında değil. Gemisini kurtaran kaptanlar ve tuzu kurular grubu da bu durumdan güzelce nemalanıyor. Çoğunun bir sonraki kuşağın yetişmesi ya da var olması umurunda değil. Konu hakkında devlet politikaları yapılması ise hariçten gazel okuyan, gelip de buradaki durumu görmek umurunda olmayan bazı zümrelerin elinde. Yılda bir iki defa “memlekete gelip” de “ama bunu böyle yapmalısınız, bu şöyle olmaz böyle olur” diyip çekip giden değerli “yurt dışı beyin gücümüz” hiçbir tarafından tutmadığı çabalarımızın içine etme çabasında (ama farkında değiller) 

Baştaki meseleye geri döneyim, bir bilim adamı nasıl çalışabilir: Huzur olmazsa hiçbir şey olmaz. Bu bende pek kalmadı, sebepler belli. Huzura yakın bir durum elde etseniz, kendi imkanlarınızı geliştirseniz, projeleriniz ve öğrencileriniz olsa dahi kafada neler dönüyor (minimumlar): Ev kirası, makul bir ev nereden baksanız 1000 TL + (80-100 aidat), elektrik 50, su 40, ısınma (yıla dağıtsanız bile) 90, telefon 50, internet 50, ulaşım 100, öğle yemeği: 150, akşam yemeği (insan gibi bir hayat var sayıyorum zira fizikçi dediğiniz adam nereden baksanız 22 sene okuyor, her akşam fasulye ıspanakla da kafa çalışmıyor): 450. Bakın hiçbir ek gider olmadan olan masraflar: 2080 TL. Diyelim bir hata yaptınız araba aldınız, Türkiye’de arabanın kapıda durma masrafı aylık 80 TL. Etti mi 2160 TL. Gelir neydi? 2600 TL. Aylık size kalan taş çatlasa 400 TL. Sadece maaş ile yapabileceğiniz birikim (bu arada kıyafet, sağlık, az da olsa bir hobi sinema tiyatro falan katmadan, tatil neymiş?): 4800 TL.  Kazara hasta olduğunuzu, kaza geçirdiğinizi, ameliyat olduğunuzu düşünün (anlatayım mı ne oluyor?).

İstanbul’da insanca (22 sene okuduktan, birkaç dil öğrendikten, 9 yıl avrupada yaşadıktan, 7 yıl İTÜ gibi bir okulda ders verip öğrenci yetiştirip tez yaptırıp proje çalışmaları sonrasında hak etmiş olduğunuzu düşündüğünüz bir yaşamı kastediyorum)  bir yaşamın gerçek maliyeti ne öğrenmek ister misiniz: 3950 TL (maaş: 2600 TL)!!! 

Peki diğer imkanlar neler: Tübitak projeniz varsa proje başına (en fazla iki projeden olmak üzere) aylık 500 TL gelir elde edebilirsiniz. Projeyi başarı ile kapatırsanız da proje başına 12500 TL ek ödeme alabilirsiniz. Ancak proje vb. yapacağınız çalışmalar çalıştığınız kurum tarafından “angarya”  hatta çalıştığınız kurumda bölüm başkanlığı dahi yapmış bazı vatandaşlar tarafından “o sizin kendi lüksünüz, bizi, bağlamaz” diye nitelendirilebilir. Çünkü bazı arkaik zihinler için üniversite en fazla lisenin devamı, idare edin işte. Hah işte, sinirleriniz ve sabrınız yeterse, öğrenci bulabilirseniz, başarı ile proje yapabilirseniz, günde ortalama 14 saat haftada ortalama 6.5 gün bu şekilde çalışabilirseniz toplamda fizik bölümünde elde edeceğiniz kesin gelir aylık (toptan ödemeleri de katıyorum): 4600 TL. Ne sonucunda: Derece ile liseden mezuniyet, derece ile üniversite giriş, 9 yıl yurt dışı okuma ve çalışma tecrübesi, 7 yıl vatana hizmet, ha bu arda maruz kalacağınız mobbing, projenizin elinizden alınması, sürekli kurumun en yetkili kişilerince direk ya da dolaylı olarak tehdit edilmeniz gibi şeylere de dayandınız hem de bedavaya. Tek getirisi, birkaç kişiye destek olup, birkaç öğrenciye fırsat yaratmış olmak. Ve bunları ülkede bazı işleri iyiye götürebilmek için devlet kurumlarında, halktan ve toplumdan izole olmadan bir devlet üniversitesinde, butik bir özel üniversiteye kapak atmadan, başarmak. Biraz olsun “inadına yaşadım ve becerdim be işte” diyebilmek. 

5 yılda %25 gelir kaybına uğrayarak, sağlığınızı kaybederek toplam ne kadar hayatta kalırsınız. Bakın daha kötü durumda olanları ya da bahtsızları yazmıyorum, bazı şeyleri hak etmek adına her şeyini ortaya koyan biri olarak yazıyorum. Yoksa ben de bilirdim bu ülkenin sırtından geçinip ayda onbinler kazanmayı, ama kendime yakıştırdığım şekilde, onurlu ve faydalı olarak yaşıyorum. Okurken bunları unutmayın lütfen. 

Ama ne önemi var, benim gibilerden ortada o kadar çok var ki, hepimiz bir 10 – 15 sene idare etsek bu ülke varlığını nasıl olsa sürdürür. Harcayın bizi, cidden bizden çok var, tıpkı 1 kuruşluklar gibi, bulursanız buldukça harcayın e mi. 

Bu arada buralarda akademide yaşarken karşılaşacağınız bazı şeyler: Çalıştığınız kuruma arada sırada uğrayan “meslektaş” larınız (sizden daha iyi bir konumda olabilirler haberiniz olsun), derslerine girmeye aciz bazı “hoca”lar, ya da öbür uç, okulu ticaret haneye çeviren ve akademi-sanayi iş birliği altında ofisini labını ticarethaneye çeviren “hoca”lar. Bütün bunlara “bankamatik hocaları” denebiliyor aslında ama artık internet bankacılığı var :) . 

Bilim para için yapılmaz, bunu elbette biliyoruz ama, huzur olmadan da bilim olmaz, insanca akademik bir yaşam da hak edemiyorsanız bunu yapmaz başka şeyler yaparsınız. Yukarıdaki örnekler de bunu güzelce yapıyor, e herkes kendine yakışanı yapıyor elbette. 

Öğrenci iken, bu işler burada da yapılır (Türkiye), canım vatanım burada da iyi işler olur vs vs diye başının etini yediğim arkadaşlarımdan/tanıdıklarımdan binlerce kez özür dilerim. 

Coğrafyası uygun olmayan bir memlekette bilim yapmaya çalışma cahilliğini göstermişim. Bundan sonra zaman ne gösterir bilmiyorum ama hiçbir şeyin aynı olmayacağı kesin. 

Çünkü bu ülkede bilgiye, bilime saygı yok. Hiç olmadı ve olmayacak tıpkı emeğe içtenliğe ve ideallere saygı olmadığı gibi. 

2014 başına bu notu düşmek istedim. 

Oğuzhan.
(02.01.2014)

NEDEN ?

NEDEN ?
ENGELLERİ AŞIYORUZ => https://plagiarism-turkish.blogspot.com/