BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

16 Aralık 2013 Pazartesi

SÖZDE AKADEMİSYENLER HAKKINDA

Prof. Dr. Şahin Akıncı,

Yıllardır Dünya üniversiteleri arasında neden üst sıralarda yer alamadığımızı tartışır dururuz. Bu tartışma ortamı içinde en çok fikir beyan edenler de akademisyenlerdir. Sorunlar konuşulur, çözüm önerileri sıralanır. Ancak akademik personel yetersizliği üzerinde pek durulmaz. Yani iğneyi kendimize batırmayı hiç sevmeyiz.

Biraz iğneyi kendimize batıralım: Acaba üniversitelerimizde “bilim adamı” sıfatını hak eden kaç öğretim üyesi var? Bırakın bilim adamlığını “akademisyen” diyebileceklerimizin oranı yüzde kaç? Onu da geçtik, hakkıyla hocalık yapabilenlerin, anlattığı dersin hakkını verebilenlerin nispeti ne kadar?

Bu sorulara iç açıcı cevaplar vermek isterdim. Ama veremiyorum. Nicelik eksikliği bir yana nitelikte de oldukça sıkıntılıyız. Bir fakültede çok sayıda öğretim üyesinin olması o fakülteyi iyi bir fakülte yapmıyor. Bilim yuvası hiç yapmıyor.

İşinin hakkını veren (ya da en azından vermek için gayret eden) gerçek akademisyenleri tenzih ediyorum. Lütfen üzerlerine alınmasınlar. Ama ne yazık ki üniversitelerimiz profesör unvanını bir şekilde almış ama doğru dürüst derse girmeyen, derslerinin büyük bir çoğunluğuna asistan gönderen sözde akademisyenlerle dolu. Üç günlük asistan son sınıflara derse giriyor.

Bir kısım profesörlerimiz ise derse girdiğinde öğrenci sınıfı boşaltıyor; çünkü hoca kitabı ezberlemiş, satır satır okuyor. Asistan gönderdiğinde öğrenci daha çok memnun oluyor. Ama sevgili hocamız, diğer derslerde yüz – yüzelli kişiden az olmayan sınıfta, benim dersimde niye on kişi kalıyor diye kendisini hiç sorgulamıyor.

Bazıları teknolojiyi kullanıyor; dizüstü bilgisayardan ya da slâyt haline getirdiği kitabı perdeden okuyor. 

Kitaptan okumayı tercih eden ancak onu da doğru dürüst beceremeyenler de kulağıma gelmiyor değil! 

Profesör bunu yaparsa yardımcı doçent geri kalır mı? Onlar da düzene hemen ayak uyduruyorlar. Hocalık böyle olur sanıyorlar.

Ders anlatmaya çalışan ancak ne dediği bir türlü anlaşılmayanlar da var. Bir ders söylediğinin öbür ders tersini söyleyenler.

Yüksek lisans öğrencisinin yaptığı ödevi makale olarak yayınlayanlar, hiçbir katkısı olmadığı halde asistanın yaptığı çalışmaya hem de birinci isim olarak kendi adını da koyanlar…

Bir de branşı dışındaki derslere girenler var. Örneğin iş hukukçusunun miras hukuku dersine girmesi gibi… Bu dersi otuz sene önce öğrenciliğinde görmüşse nasıl anlatacak? Elbette kitaptan okuyacak.

Yazıklar olsun. Girene de, böylelerini derse sokana da…

Bunların ortak özelliklerine gelince;

Öğrencinin soru sormasından rahatsız olurlar. Soru soran öğrenciyi “bunu da mı bilmiyorsun” kabilinden sözlerle azarlar. Mümeyyiz vasıfları sıfırcı olmalarıdır. Öğrenciyi “döksünler” ki öğrenci onlardan çekinsin, derse girsin, çalışsın ve kendilerine saygı duysun.

Ya bir yerlerden temin etikleri bir tutam ders notundan ya da kısa ders kitaplarından okurlar. Öğrenciye ciddi kitaplar tavsiye etmezler. Çünkü öğrenci o kitaplardan soru sorarsa cevap veremezler.

Ama bunlar “allame” geçinirler. Her konuda kendilerine has fikirleri vardır. Her biri kendi başına doktrindir. Öğrenci onun görüşünü öğrenmek, benimsemek ve imtihanda ona göre cevap vermek zorundadır.

Oklava yutmuş gibi fakülte koridorlarında dolaşırlar. Çalımlarından yanlarına varılmaz. Tevazudan eser yoktur “Devletlü” bilim adamlarımızda!

Böylelerine karşı öğrenciler de sesini yükseltemez. Çünkü hemen not ile tehdit edilirler.

Yazıktır günahtır. Hayatlarının en güzel çağlarını iyi bir üniversiteye girebilmek için harcayan gencecik insanlar bunu hak ediyor mu? Bu uğurda bir servet harcayan aileler çocuklarını hiçbir şey öğrenmeden mezun olsunlar diye mi üniversiteye gönderiyor?

Bu satırları okuyanlar şu soruyu sorabilirler: Madem öyle, neden bunlara bir şey yapılmıyor? Cevabı gayet basit: Bunların neredeyse tamamı sırtlarını ya Dekana ya Rektöre dayamıştır. Ya da daha başka iktidar sahiplerine… Dokunamazsınız. Dokunursanız siz yanarsınız. Eleştirmeniz bile yasaktır.

Bir yıl kadar önce YÖK tüm üniversitelere bir yazı gönderdi ve derslere asistan gönderilmemesi için uyarıda bulundu. Kimin umurunda? Derslere asistan gönderen hoca, örneğin bir fakültenin dekanı yahut dekan yardımcısı ise böyle bir yazı ne işe yarar?

Yapmayın beyler, hanımlar… Böyle hareket etmekle sadece dersine girdiğiniz öğrencilerin değil tüp toplumun hakkını ihlâl ediyorsunuz. Çünkü yetiştirdiğiniz kötü mühendisler, kötü hukukçular, kötü doktorlar, işlerini kötü yaparak milletin hakkını ihlâl ediyor. Bunun en önemli müsebbibi sizsiniz. Ya işinizi doğru dürüst yapın, ya da evinizde oturun!