BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

14 Nisan 2011 Perşembe

ÖSYM’yi ne yapmalı?

Evrensel Gazetesi, 14 Nisan 2011

ÖSYM, 1974 yılından bu yana merkezi düzeyde sınavlar gerçekleştiren bir kurumdur. 1981 yılında yürürlüğe giren YÖK yasasına kadar Üniversitelerarası Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÜSYM) adını taşıyan kurum, YÖK yasasıyla birlikte Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) adını almış ve üniversiteye öğrenci seçmek ve yerleştirmekle sınırlı olan görev alanı her türlü merkezi sınavı gerçekleştirebilecek biçimde genişletilmiştir. Böylece sadece üniversiteye girmek isteyenlerin karşılaştığı ÖSYM, ilköğretimden doktoraya kadar tüm eğitim aşamalarında ve kamuya personel alımlarında toplumun çok geniş kesiminin doğrudan karşısına çıkan bir kurum haline gelmiştir.

ÖSYM’nin sınav sistemi, faaliyette bulunduğu süre boyunca eleştirilere konu olmuştur. Bu eleştiriler her şeyden önce sınavlarda uygulanan çoktan seçmeli test tekniğinden kaynaklanmaktadır. Test tekniğini içeren sınav sisteminde öğrenciye hiçbir yorumlama olanağı verilmeyerek, mutlak doğru olduğu varsayılan seçeneklerden bir tanesinin seçilmesi istenmektedir. Böylece öğrencinin düşünme ve yorumlama yetisini kullanması engellenerek öğrenci ezberciliğe yöneltilmektedir.

Türkiye’de milyonlarca genç için yaşamsal öneme sahip olan eğitim kurumlarına ya da işlere seçme ve yerleştirme işlemlerinde belirleyici olması ÖSYM’nin sınav sistemindeki handikapları çok daha vahim hale getirmektedir. Zira bu ezberciliğe dayalı sınav sistemi ilköğretimin ilk sınıfından başlayarak tüm eğitim sistemini etkilemektedir. Böylece düşünmeyen, yorumlamayan ve de sorgulamayan nesiller yetiştirilmektedir. Öte yandan ÖSYM’nin gerçekleştirdiği sınavların çok büyük kısmı elemeye dayalıdır. Yani bu sınavlara girenler birbirleriyle rekabet halindedir. Eğitim sisteminin bu sınavlara odaklanmış olması çocukluğun ilk dönemlerinden itibaren rekabet duygusunu geliştirirken, dayanışma duygularını önemli ölçüde köreltmektedir.

Düşünmeyen, sorgulamayan, dayanışma duyguları körelmiş, rekabeti marifet sayan insanlar yetiştiren bir eğitim sistemine kaynaklık eden ÖSYM sınavlarının yıllardır uygulanıyor olması elbette tesadüf değildir. Özellikle 1980’den sonra hakim olan piyasa ekonomisi ve esnek üretim sisteminin işleyebilmesi için gerekli olan insan modeli budur ve ÖSYM bu konuda üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Ayrıca ÖSYM’nin öğrenciler arasında rekabeti dayatan sınav sisteminde dershane, özel okul ve test kitapları üzerinden büyük bir harcama ve buna bağlı olarak kâr alanı oluşması da sağlanmıştır.

Tüm olumsuzluklarına karşın, eğitim sistemine eleştirel yaklaşan kesimler dahi Türkiye eğitim sisteminin özellikle fiziksel eksikliklerini gerekçe göstererek ÖSYM’nin, alternatifi olmayan bir görev üstlendiği düşüncesini savunmuşlardır. Bu savunuda ÖSYM’nin en azından güvenilir sınavlar gerçekleştirdiği görüşü hakim olmuştur. Oysa önce KPSS daha son da YGS’de ortaya çıkan şaibeler, ÖSYM’nin belki tek kabul edilebilir yönü olan güvenilirliğini de ortadan kaldırmıştır.

Bu durumda bir kurum olarak ÖSYM’nin ve uyguladığı sınav sisteminin tamamen kaldırılmasını savunmak dışında bir seçenek kalmamıştır. Ancak mevcut eğitim sisteminde köklü bir değişiklik yapılmadan sadece merkezi sınavların ve bu sınavları gerçekleştirecek kurumun kaldırılmasını talep etmek maalesef çözüm getirmeyecektir. Aksine bu yöndeki talepler, yükseköğretim sistemini bütünüyle piyasalaştırmayı amaçlayan kesimler için bir fırsat olarak görülecektir.

YÖK’ün uzun süredir yükseköğretim sisteminde yeniden yapılanmayı içeren bir yasa taslağı üzerinde çalıştığı bilinmektedir ve genel seçimlerin ardından bu taslağın gündeme getirilmesi beklenmektedir. Özellikle niteliği yüksek üniversitelerin mütevelli heyetlerini oluşturarak kendi gerçekleştirecekleri sınavlarla veya yüksek düzeydeki bağışlarla öğrenci almasına olanak tanınması; merkezi sınavların özel sektöre devredilmesi gibi düzenlemeler daha önce hazırlanan raporlar ve taslaklarda yer bulmuştur. Muhtemeldir ki yakın zamanda gündeme getirilecek olan yeni düzenlemelerde de bu yönde hükümler bulunacaktır. ÖSYM ve sınav sistemi üzerine tepkiler ortaya konulurken, üniversiteleri piyasalaştırarak, toplumsal işlevlerinden bütünüyle uzaklaştıracak düzenlemeleri meşrulaştıracak bir konuma düşmemeye de dikkat edilmelidir.

Sözün özü: YGS’de ortaya çıkan şaibeler, sadece bir sınavda uygulanan yollu-yolsuz işleri değil tüm eğitim sistemindeki rezaleti görünür hale getirmiştir. Bu rezalete karşı özellikle liseli öğrencilerden gelen tepkiler son derece anlamlıdır. Ancak yetersizdir. Çünkü sorunun çözümü tüm eğitim sisteminin piyasanın güdümünden kurtarılarak insanın ve toplumun genel yararına uygun ve demokratik bir işleyişe kavuşmasıyla mümkündür. Bu da sadece liseli öğrencilerin değil, toplumun sermaye dışında kalan tüm kesimlerinin mücadelesiyle gerçekleştirilebilir. Tabi ki bu mücadelede eğitim sistemini bütünüyle piyasalaştırmaya çalışan kesimlerin tuzağına düşmemeye de dikkat edilmelidir(!)