24 Şubat 2017 Cuma

ÜNİVERSİTEYE DERİN BİR NEŞTER - Akademik yükseltilmelerde sorunlar ve öneriler



Prof. Dr. METİN BALCI
ODTÜ; Emekli Öğretim Üyesi, mbalci@metu.edu.tr

HBT Sayı 48- 24 Şubat 2017

Akademik yükseltilmelerde bazı eşikler vardır. Bunlardan en önemlisi doktoradır. Doktora derecelerinin evrensel standartlara uygunluğunu denetlemek zordur. Her üniversite kendi bünyesinde doktora verdiği için kalite kontrolü mümkün değildir. Doktora tez savunma jürileri için başka üniversitelerden öğretim üyesi görevlendirilse de bu görevlendirmeler çoğu zaman amacına ulaşmamaktadır. Çünkü görevlendirmeler eş, dost ahbap ilişkileri ile yapılır.

Bu durumu ortaya koyan en çarpıcı örnek Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Ziya Toprak tarafından yayımlanan bir araştırmadır.[1]

Araştırmanın sonuçları Türkiye’de yapılan yüksek lisans ve doktora tezlerinin %34’ünde “ağır intihal” olduğunu göstermiştir. Bu sayı Vakıf üniversitelerinde %46 seviyesine kadar çıkmaktadır. 

Kadrolar: Kritersiz atamalar 

Kariyerin önemli kilometre taşlarından biri de Yrd. Doçentlik kadrosuna atanmaktır. Üniversitelerin büyük çoğunluğunda doktorasını tamamlayan kişi, bir kadro varsa, Yrd. Doç. kadrosuna hiçbir kriter aranmaksızın hemen atanabilmektedir. Profesörlük kadroları zaten kişilerin özlük haklarına indirgenmiştir. Beş yıl sonunda kadro ilan edilir ve kişi terfi ettirilir. Bazı üniversitelerimizde bu kadrolar için kriterler uygulansa da büyük bir çoğunluğunda atamalar 5 yıl sonunda hiçbir şart aranmaksızın gerçekleştirilir.

Merkezi sistemden kontrol edilebilen tek yükseltilme YÖK’ün kontrolünde olan doçentliktir. Seksenli yıllarda doçentlik derecesi alabilmek için adayların Doçentlik Tezi hazırlaması gerekiyordu. Sonraları tez sistemi kalktı –ki bence doğru yapıldı- ve yerine makale sistemi getirildi. 

Doksanlı yıllarda benim de içinde bulunduğum YÖK Doçentlik Komisyonu, temel bilimlerde doçentlik başvurusu için kriterler belirledi. Kriterlerden en önemlisi Web of Science tarafından taranan dergilerde yayımlanmış en az üç makale” şartıydı. O yıllarda internet yaygın değildi, paralı basılı/elektronik dergiler yoktu ve Web of Science tarafından taranan dergi sayısı 8600 civarındaydı. 

Bu veri tabanına Türkiye adresli dört dergi giriyordu. Doçentlik başvurusu için gerekli olan minumum 3 bilimsel makale, o yıllarda devrim niteliğindeydi ve adaylar bu kriteri yerine getirmekte zorlanıyorlardı. Kriterlerin, zamanla evrensel standartlara çekilmesi gerektiği de tartışılıyordu. Aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen kriterlerde bir yükseltilmenin olduğunu görmek mümkün olmadığı gibi, bugünkü kriterlerin daha da aşağıya çekildiğini görmekteyiz. Son yıllarda girmiş olduğum doçentlik sınavlarında kalitenin her geçen daha da düştüğünü üzülerek izlemekteyim. 

Web of Science/Scopus Rekabeti 
 
2007 yılında Scopus adlı veri tabanı Web of Science’in alternatifi olarak ortaya çıktı ve rekabet ortamı oluştu. 

Türkiye adresli dört dergi Web of Science tarafından taranıyordu. Scopus, 20.000 civarında dergiyi kendi veri tabanına aldı. Türkiye adresli 60-70 civarında dergi Scopus veri tabanına dâhil edildi. İki yıl sonra, WEB of Science bu rekabet ortamında kendisine düşen en büyük payı alabilmek için taradığı dergi sayısını 8600’dan 16.500’e çıkardı. 

Türkiye’den 50 civarında dergiyi veri tabanına aldı. Önceleri Web of Science veri tabanına bir derginin girmesi çok zor iken hiç bir incelemeye tabi tutulmadan 50 dergi veri tabanına girmiş oldu. 

Türkiye adresli dergilerin bu veri tabanlarına girmiş olması, dergi kalitelerinin artacağı beklentisi oluşturmuştu. 

Ancak veri tabanlarına giren 20.000 civarında derginin bir kısmı, makaleleri ciddi bilimsel incelemeden geçirmeden ücret karşılığında (500 ile 1000 US$) yayımlıyor. 

Burada amaç, bilime hizmet değil, yalnız ekonomik kazançtır. Bu dergiler (predatory journals) 2009 yılından sonra çıkmaya başladı ve sayıları bugün 10 10.000’lerle ifade edilmekte. Dergileri çıkaran yayın kuruluşlarının sayısı ise geometrik bir şekilde artıyor. Tablo bu dergileri çıkaran yayın kuruluşlarının yıllara göre artışını göstermektedir.[2] Öğretim üyelerinden e-mail yoluyla makale gönderilmesi için dilencilik yapan, bilimi yozlaştıran, bu tip dergilerin editörleridir. 

Makaleler: Puan toplama aracı 
 
YÖK, 2015 ve 2016 yıllarında doçentlik için yeni kriterler getirdi. Kriterler, adayı puan toplamaya zorlamakta ve bilimsellikten uzaklaştırmaktadır. Doçentlikte adaylardan istenmesi gereken en önemli kriter, makalelerin niceliği ve niteliğidir. Bu kriterlerden biri (Temel Bilimler için), adayların makaleler için en az 40 puan toplamaları şartıdır (Matematik ve İstatistik için en az 20 puan). 

SCI, SCI-Expanded, SSCI ve AHCI kapsamında olan dergilerde yayımlanan bir makaleden aday (tek isimli olduğu takdirde) 20 puan alabilmektedir. Yazar sayısı fazla olduğu zaman puanlar kriterlere göre yazar sayısına dağıtılmaktadır. Diğer uluslararası hakemli dergilerde yayımlanan makaleler için aday 8 puan almaktadır. 

Scopus ve Web of Science veri tabanlarına kalitesiz dergilerin nasıl dâhil edildiklerinden bahsettik. Bu nedenle bu veri tabanlarına girmemiş dergilerin bilim düzeylerinin hangi seviyede olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Bu dergilerdeki makalelerin özgünlüğü ve bilime katkısı çok tartışmalı olmasına rağmen bunların doçentlik başvurusunda değerlendirilmesini anlamak mümkün değildir. 

Daha da ilginç olanı, doçentlik başvurusu için ULAKBİM tarafından taranan dergilerde en az bir makale yayımlama zorunluluğudur. Kaliteli dergilerde çok sayıda makale yayımlamış bir adayın, ULAKBİM tarafından taranan dergilerin herhangi birinde makalesinin olmaması, doçentliğe müracaatını engellemek anlamına gelmektedir ki bu da bilimle bağdaşmaz. 

ULAKBİM tarafından taranan dergiler, fakülte ve enstitüler tarafından çıkarılmakta olup genelde Türkçe yayımlanmaktadır. Doçentlik başvurusu için bu dergilerde makale yayımlanması neden zorunludur? Amaç, Türkçe’nin bilim dili olarak gelişmesine hizmet etmek mi? Yoksa bu dergilerin zamanla Scopus ve Web of Science veri tabanlarına girmesini sağlamak mı? Eğer amaç birinci şık ise; Türkçe’nin bilim dili olması için Türkiye’de önce bilimi geliştirmek, güçlendirmek gerekir. Eğer amaç, bu dergilerin Scopus ve Web of Science veri tabanlarına girmesini sağlamak ise durum vahimdir. Çünkü adaylar bu amaç için istismar edilmiş olurlar. Adaylar, ULAKBİM tarafından taranan dergilerde makale yayınlama koşulunu yerine getirmek için bilimsel değeri çok düşük olan notlarını bir araya getirerek bu dergilere sunmaktadırlar. 

“Bu yıl doluyuz”: Dergilere gönderilen makale sayısında anormal derecede bir artış olmuş ve dergiler talepleri karşılayamaz hale gelmiştir. Öyle ki dergi editörleri makale yazarlarına “Bu yılın Eylül ayına kadar doluyuz, bu yılı kapattık” gibi cevaplar vermekte ve adaylar mağdur edilmektedirler. Bir derginin “şu tarihe kadar doluyuz” ifadesi sanki konser bileti satıyorlarmış gibi bir algı oluşturuyor. Hâlbuki bir bilimsel dergi böyle bir davranış sergileyemez. Dergiler her an makale kabul ederler ve onların içerisinde kaliteli olanları seçer, kabul eder ve yayımlarlar. Dergi editörlerinin bu davranışı dergilerin kalitelerini ve editörlerinin de bilimselliğini ortaya koymaktadır. 

Atıf çeteleri: 
 
Doçentlik başvurusunda, aday doktora tezi yönetmiş ise alacağı puan 4’tür. Diğer taraftan bir atıf için verilen puan ise 3’tür. Bu puanlama, son yıllarda Dünya’da ve ülkemizde atıf çetelerinin oluştuğunu dikkate aldığımızda, bir doktora öğrencisini mezun etmenin ne kadar hafife alındığını göstermektedir. Benzer bir şekilde, aday bir yüksek lisans tezi yönetmiş ise alacağı puan 2’dir ve bu da SCI, SCI-Expanded, SSCI ve AHCI kapsamı dışında olan uluslararası dergilerde alınacak bir atıf ile aynı puandır. Atıfların manipülasyonuna en güzel örnek, Türkiye’de çıkarılan Energy Education Science and Technology Part A dergisinin etki değerinin bir kaç yıl içerisinde 31.7’ye çıkması, bu derginin dünyada ilk 17 dergi arasına girmesi ve WEB of Science tarafından veri tabanından çıkarılmasıdır.[3] 


YÖK önlemler almaktan kaçındı
 
Türkiye adresli yayınlarda dejenerasyonu önlemek için YÖK’ün alabileceği bazı önlemler vardı. Ancak önlemler alınmadı. Bazı akademisyenler makalelerini kalitesiz dergilerde para karşılığında yayımladılar ve şaibeli makalelerle doçent veya profesör oldular. Son yıllarda Türkiye adresli makalelerin en çok yayımlandığı dergiler Afrika kökenli dergilerdi. Bunlar Web of Science’dan çıkarılınca makaleler başka dergilere gönderilmeye başlandı. 

Bilimsel yozlaşmayı önlemek için YÖK’ün yapabileceği işlemlerden birisi bu dergileri ayıklamak ve buradaki yayınların başvurularda değerlendirmeye alınmasını önlemekti. Bu yapılmadı. Bu dergiler ve bunları çıkaran kuruluşların listesi, her yıl yayımlanmaktadır.[2]

Ülkenin hedefi kaliteden ziyade yeni kurulan üniversitelere bir an önce öğretim üyesi yetiştirmekti. İyi eğitim almamış, bilimselliği tartışmalı, bu dergilerdeki yayınlarla yükseltilen ve liyakata göre atanmamış öğretim üyelerinin ülkeye verecekleri zararın (yetiştireceği öğrencilerle) geometrik olarak büyüyeceği ve onlarca yıl devam edeceğini unutmamak gerekir. 

Uyduruk uluslararası toplantılar 
 
Doçentlik için getirilen diğer bir yenilik ise uluslararası ve ulusal toplantılarda bildiri sunma ve 5 puan toplama zorunluluğudur. Uluslararası ciddi kongrelerde sözel sunum almak kolay değildir. Çünkü sunum sayıları sınırlıdır. Bir adayın sözel sunumunun olmaması doçentliğe başvuruyu engelleyecek bir koşul olmamalıdır. 

Türk Bilim camiası, burada da kurnazlığını ön plana çıkararak yurt dışında sözde uluslararası kongreler organize etmeye başladılar. Maalesef bazı üniversitelerimiz bu işin öncülüğünü yapmaktadırlar. Makedonya, Bosna Hersek, Hırvatistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi cazip ülkeler kongre yeri olarak seçilmektedir.[3]

Turistik gezilerle daha cazip hale getirilen bu kongrelere katılanların %90’ı Türkiye’den olup sunumlar Türkçe yapılmaktadır. Böylelikle aday, uluslararası kongrede sözel sunum koşulunu yerine getirmiş oluyor. 

Yurtdışı kongrelere sağlanan günlük destek 150 $ civarındadır. Bu durumda kongre organizatörleri para kazanıyor, katılanlar uluslararası bir kongrede Türkçe sunum yapıyor, aldıkları mali desteğin bir kısmı da cepte kalıyor ve doçentlik için gerekli puanlar toplanıyor. Herkes durumdan memnun ve mutlu.

Olan ülkeye ve Türk bilimine oluyor. Bu uygulama, ülke genelinde yapılan ulusal toplantılara da büyük bir darbe vurmuştur. Örneğin, her yıl yapılan Ulusal Kimya Kongresinin katılımcı sayısı 1000 civarında iken, geçen yıl bu sayı 300-400 civarına düşmüştür. Çünkü herkes puan getirecek kongrelere katılma yarışına girmiş ve sözel sunum garantisi aramaya başlamıştır. Kimse birilerinin herhangi bir yerde kongre organize etmesine karışamaz ve engelleyemez.

Ancak, bilimsellikten uzak olan bu sözde uluslararası kongrelerde bazı üniversitelerimizin amblemlerinin yer alması hoş değildir. İlgili üniversite rektörlerinin bu durumdan haberleri var mı? bilemiyorum. Bu bağlamda üniversite rektörlüklerine ve TÜBİTAK’a ciddi görevler düşmektedir. Kongreye katılıma onay verilmeden önce kongre incelenmeli ve buna göre görevlendirme yapılmalıdır. Halkın parasının peşkeş çekilmesine ve çarçur edilmesine izin verilmemelidir. 

Rekabet ortamının oluşturulması
 
Biz çoğu zaman Avrupa ve Dünya ile yarışıyoruz. “Avrupa’nın ... en büyüğünü, en gelişmişini yaptık v.s. gibi haberleri basında sıklıkla görüyoruz. Peki, doçentlik kriterlerini neden Avrupa ülkelerinin kriterlerine yakın, onlarla yarışacak bir noktaya getirmiyoruz? Neden bu konuda hep geride duruyoruz, yarışmak istemiyoruz? Bunu başarabiliriz; ancak önce bunu istemek gerekir. Peki, nasıl başaracağız?

Bunun için öncelikle doçentlik jürilerinden işe başlamak gerekir. Hasbelkader profesör olmuş herkesin bu jürilere kesinlikle girmemesi gerekir. 

Avrupa’da sıradan bir ülkede profesör olma kriterlerini ülkemize uygulamış olsak acaba 22.000 profesörden yüzde kaçı profesörlük unvanı alabilir? Büyük bir çoğunluğun alamayacağından eminim. 

Mevcut durum bu iken bu kitle ile doçentliğin daha kaliteli bir seviyeye çekilmesi mümkün değildir. Yapılması gereken iş, *doçentlik jürilerinin ilgili anabilim dalının en seçkin bilim insanlarından oluşturulmasıdır. 

*Her anabilim dalı için 7-8 kişilik tek bir jüri kurulabilir. Böylece tüm adaylar tek bir jüri tarafından değerlendirilir ve bir standart sağlanmış olur. Hiçbir aday “ben şu jüriden sınava girmiş olsaydım geçerdim” dememelidir. En önemli kriter, adayın doktora sonrası tek başına, bağımsız veya öğrencileri ile özgün araştırmalar yapması olmalıdır. Bu jüri adayın dosyasını inceledikten sonra aday hakkında kararını verir, karar olumsuz ise adaya tavsiyelerde bulunur ve aday da buna göre kendini yeniden hazırlar. Böylece adayın her altı ayda bir tekrar jüriye gelmesi önlenir. Tek bir jüri bu işin altından kalkabilir. Yayın kriterinin çıtası yükseldiğinde başvuru sayısında ciddi bir azalma olur. Jüri üyeleri belirli bir yerde birkaç günlüğüne bir araya gelir ve adayların eserlerini özgünlük ve yenilik açısından inceler. Uygun gördüklerini sözlü sınava çağırır. Bu ciddi bir şekilde uygulanırsa, sözlü sınava dahi ihtiyaç duyulmaz. 

İstismar edilen uygulama: Akademik Teşvik [5]
 
Amerika’da en stresli meslek gruplarından birisi öğretim üyeliği iken ülkemizde öğretim üyeliği rahat meslek grupları arasındadır. Öğretim üyeleri arasında ciddi bir ayırımın yapılması için rekabet ortamının oluşturulması şarttır. 

Geçen yıl YÖK, üniversite elemanlarını teşvik etmek için Akademik Teşvik Ödeneği uygulamasını başlattı. 

Acaba üniversitelerde bu teşvik sistemi mevzuata uygun bir şekilde yürütüldü mü?

Kanımca hayır! 

Akademik Teşvik Ödeneği sıralamasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi 25. sırada yer aldı. 

Bu ODTÜ’nün bilimsellik sırasının 25’inci olduğu anlamına gelmez. Bu durum, bazı üniversitelerde sistemin istismar edildiğini, öğretim üyelerinin yanlış beyanda bulunduklarını ve yöneticilerin de buna göz yumduğunu göstermektedir. Bu nedenle; bu uygulamanın iyi şekilde denetlenmesi ve istismar edenlerin bir şekilde cezalandırılması gerekir (2 veya 3 yıl teşvikten mahrum bırakılması gibi).

Genç araştırmacılara yer açmak: Emeklilik [6] 
 
Üzerinde durmak istediğim bir diğer nokta da emeklilik yaşıdır.

Üniversitelerimizde belli bir yaşa gelmiş ve araştırma defterini çoktan kapatmış kişilerin erken emekliliğe sevk edilerek yetenekli genç araştırmacılara yer açılması gerekir. Öğretim üyelerinin emeklilik yaşının geçici bir süre için 65’e hatta 62’ye çekilmesini düşünmekteyim.

Akademisyenlerimizin büyük bir çoğunluğu profesör unvanı aldıktan sonra araştırmayı bırakmaktadırlar. Haftada verdikleri 3-5 saatlik dersin haricinde hiçbir şeyle ilgilenmezler. Evrensel standartlara uygun bir şekilde yetişmiş bir profesör bilgi, görgü ve deneyimlerini genç araştırmacılara aktarmalı, onların yetişmesini sağlamalı ve ciddi araştırmalar yürüterek genç bilim insanlarına örnek olmalıdır. 

Öğretim üyelerinin iki tip görevi vardır: 
Ders ve araştırma. İkincisini sorgulayan ve denetleyen bir mekanizma yoktur. Sahip olduğu ünvanı hakkıyla taşıyan bilim insanları, emeklilik sistemiyle cezalandırılmaktadırlar. 

Bilimsel araştırmayı bir yaşam biçimi haline getirmiş olan aktif ve üretken öğretim üyeleri mevcut sistemin dışında tutulmalı, 3 veya 5’er yıllık sözleşmelerle emeklilik süreleri uzatılmalıdır. Öğretim üyeleri arasında aktif-pasif ayrımı yapmadan tüm öğretim üyelerinin emeklilik yaşının uzatılması; yakın bir zamanda üniversitelerimizin hocaların kahvehanesine dönüşeceği anlamına gelmektedir. 

Kaynaklar

[2] Jeffrey Beall’in WEB sayfasından alınmıştır. https://scholarlyoa.com/about/


[5] Zafer Ercan, Yozlaştırılan Akademi:Teşvik, Bilim ve Gelecek; https://bilimvegelecek.com.tr/yozlastirilan-akademi-tesvik/

[6] Metin Balcı, Aziz Sancar Emekli Olmalı mı? Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, 30 Ekim 2015.

NEDEN ?

NEDEN ?
ENGELLERİ AŞIYORUZ => https://plagiarism-turkish.blogspot.com/