BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

24 Aralık 2015 Perşembe

Akademi sevinmedi…

İRFAN O. HATİPOĞLU* 
Taraf , 24 Aralık 2015 

Bilim insanları –akademisyenler– bilginin dünyanın neresinde, kim tarafından üretildiğini bakmazlar, coşkularına ortak olurlar. Bunu bilmelerine karşın, Aziz Sancar’ın elde ettiği başarıya duyarsız kaldılar, yeterince ilgi göstermediler.

Ülkemizde sevinilecek o kadar az şey oluyor ki, birlikte sevinmeyi unuttuk. Çok az olan, bizleri bağlayan sevinçlerimizin içerikleri değişti. Futbol topuna bağlanıp kaldı. Yalnızca topun çevresinde kümeleniyor, sokaklara dökülüp coşabiliyoruz. Sevinme kısırlığı nedeniyle kişisel başarılarımızı paylaşmaktan çekiniyoruz. Engelleyici çalışmaların olacağına, kötülüklerin üzerimize yağacağını inanıyoruz. İçimize dönüyoruz, dışımızda ne oluyor bakmıyoruz. Duyarsızlaştık. Ülkemizin bir bölümünde insanlar günlerce evlerine hapsediliyor, insan olarak doğdukları pişman edilirken orada ne oluyor sorusunu yüksek sesle sormuyor, yok saymayı seçiyoruz. Yine içimizden birinin, dünyanın en önemli bilim ödülünü –Nobel– almasını doyasıya sevinmedik, sıradanlaştırmak için özen gösteriyoruz.

Dr. Aziz Sancar’ın aldığı ödülün; ulus olarak birlikte sevinebileceğimiz büyüklükte olduğunu düşünüyorum. Bu sevincimizin ana eksenini yurttaşımız, içimizden birisi olması oluştursa da, çalışmalarıyla bilime yaptığı katkı sevincimizin diğer ayağını oluşturur. Çünkü bilim evrensel bir uğraştır, bulguları insanlığın ortak değeridir. Bilimsel çalışmalar yapmak, yeni bir şeyler keşfetmek daha önce üretilen bilginin üzerine inşa edilmekle olur. İçinde kolektif çalışma, ölçüsüz harcanan emek vardır. Kısacası dünyanın her yerinde, bilimin ortaya koyduğu yeni bulgular, insanları heyecanlandırır, sevindirir. Ama biz, Aziz Sancar’ın başarısına ulus olarak yeterince sevinemedik. Bunun nedeni ulus olarak sevgiyi yitirince; yalnız, vurdumduymaz, bireyci, kurnaz insanlar durumuna gelmemizdir. Sıradan yurttaşların duyarsızlığını yadsımıyorum. Bilimin üretim süreciyle yakından ilgilenmezler, onları yaşamını kolaylaştıran uygulamalar (teknoloji) heyecanlandırır. Oysa bilim insanları –akademisyenler– bu süreci çok iyi bilirler; bilginin dünyanın neresinde, kim tarafından üretildiğini bakmazlar, coşkularına ortak olurlar. Bunu bilmelerine karşın, Aziz Sancar’ın elde ettiği başarıya duyarsız kaldılar, yeterince ilgi göstermediler.

Son yıllarda akademi dünyamızı sevme/ sevinme yoksunluğu sardı. Değişik gerekçeler sayılabilir. Birincil neden üniversitelerin özgür/ özerk yapıdan çıkartılıp; baskıcı, kumpasçı, entrikacı, kayırmacı anlayışın egemen kılınmasıdır. Bilimin siyasallaştırılmasıdır. Akademiyi kontrol etmek için disiplin yönetmeliklerinde yapılan değişikliklerle zihinlerin teslim alınması, hapsedilmesidir. Değişik yıldırma uygulamaları ile akademisyenlerin kişilikleri mutasyona uğratıldı. Korkak, ürkek, bireyci, kıskanç, intihalci (bilim hırsızı) insanlara dönüştürüldüler. Artık, bırakın dünyanın değişik noktalarında üretilen yeni bilgiye sevinmeyi, arkadaşlarının elde ettiği başarıları paylaşmaktan çekiniyorlar. Şüpheyle yaklaşıyorlar.

Akademi çürüdü. Çürüme bilimsel uğraşın her aşamasını sardı. Yapılan çalışmalar rutinin tekrarı, dilimleme yapılarak “tulum çıkarma” uğraşına döndü. Bilimsel çalışmaların artırılması için yapılan teşvikler istismar edilmektedir. Teşviklerden yararlanmak için hayalî çalışmalar, intihal (bilim hırsızlığı) yaygınlaştı. Üniversiteler, TÜBİTAK tarafından verilen yayın teşvik ödüllerinden yararlanmak için “on orijinal makale oku, on birincisini yaz” anlayışı ya da gözünü kestirdikleri makaleleri kolonlayarak yeniden yazma normalleşti/ sıradanlaştı. Örneğin 2010 yılı sonrası ülkemizde adresli yayınlar sayısal olarak sürekli artarken, bilimsel (nitelik) içeriğinin gittikçe yok olduğu görülmektedir. 2000’li yıllarda Türkiye adresli yapılan her bir uluslararası yayına ortalama üç atıf yapılırken bu sayı 2010 yılı sonrası 0.16’ya kadar düşmüştür. Başka bir deyişle ülkemizde dikkate alınacak ölçüde orijinal bilimsel çalışmanın yapılmadığı anlamına geliyor.

Yaşamın her alanında sevinmek, paylaşmak bir özgüven işidir. Yaptığınız işe inanmıyorsanız ve önemsenmediğini biliyorsanız sevinme/ paylaşma yetiniz azalır. Bir dönem sonra farklı kulvarda koşmaya başlarsınız. Kolaycılığı seçersiniz. Sevinme yoksunu olursunuz. Akademinin geldiği nokta burasıdır. Üniversitelerimizi devrimci bir anlayışla yeniden düzenlemezsek, “üçüncü dünya” ülkesi bilim kurumlarına dönecek, bilim insanlarımızda intihalci (bilim hırsızı) olarak dünya bilim tarihine adlarını yazdırmaya devam edecektir.

Akademi bunu kabul eder mi?

*Mustafa Kemal Üniversitesi (iohatip@hotmail.com)

27 Kasım 2015 Cuma

Yükseköğretim Kalite Kurulu, vakıf üniversiteleri, 120 milyon maaşlı yönetici meselesi

ORHAN BURSALI , CBT Gündem, Sayı 1497; 27 Kasım 2015 

"Yeni YÖK" şu sıralarda gündemden düşmüyor.. Tıp (ilk 40 bin), Hukuk (ilk 150 bin), Mühendislik (ilk 240 bin) kararlarından sonra Mimarlık programına girebilmek için de ilk 200 bin içinde olmak gerektiği ilan edilmiş ve göreceli giriş zorluğu (sınav notu barajları) getirilmişti; ama YÖK’ün kamuda yaptığı reyting daha çok disiplin yönetmeliği yasa taslağı ile oldu. Bu yönetmeliğin de vakıf üniversiteleri ile ilgili el koyma maddesi, “YÖK Cemaat üniversitelerine el koyacak, bunun hazırlığı” olarak medyada yorumlandı.
 
Cemaate yakın şirketlere ve medyaya, terör örgütü kapsamına alınarak iktidarın politikası gereğince mahkemece kayyumlar atanması, sıra Cemaat üniversitelerine mi geldi, YÖK’ün yeni disiplin yasa tasarısı bunun için mi hazırlandı, sorusunu üretti. 
 
Aslında yasalara göre faaliyetini yürütemez duruma gelen vakıf üniversiteleri, yasa gereği öteden beri devlet üniversitelerince devralınıyor, yani böyle bir madde var. Şüphesiz YÖK’ün böyle bir hazırlığı olması gerekmiyor, ama siyasal iktidar eğer Cemaati üniversitelerde de bitirmek istiyorsa, bunun için öncelikle YÖK’e gerek yok. YÖK şüphesiz vakıf üniversiteleri hakkında muamele yapabilir, ama şimdiye kadar da herhangi bir vakıf üniversitesine de el koymuş değil. 
 
Soru şu: Acaba el konacak durumda olan vakıf üniversitesi yok mu, yoksa YÖK buna cesaret mi edemiyor? Kulağımıza çalınanlara bakılacak olursa, bir kaç tane var.. En rezilinden de bir tane.
 
***
Yeni disiplin yasa tasarısı, üniversitelerde akademik ve idare personel ile ilişkili disiplin cezalarını tamamen üniversitelere bırakıyor. YÖK’ün atadığı rektör ve dekanlar dışında. Dahası bilim hırsızlığı (intihal) olayları da. Bu şüphesiz üniversitelerin, bu tür sorunlarını YÖK’e havale etmekten kurtarıyor, YÖK de merkezi bir işini yerellere devrediyor. 
 
Şimdi geldi üniversitelerin disiplin intihal vb gibi konularda “rüştlerini ispat”larına.. Titizlikle araştırma, hak adalet ve yasalara uygun davranış ve kararlar alma konularında üniversiteler bunları ne kadar başaracak; özellikle bilim hırsızlıklarıyla yükselme unvan gaspetme yolunu seçenler konusunda titizlikle durulacak mı.
***
YÖK çevresinden aldığımız bilgilere göre, yeni disiplin yönetmeliğindeki her madde, karşılarına çıkan ciddi sorunlara çözüm getirme amacını taşıyor. 20 kadar maddede değişiklik yapmışlar. Durup dururken masa başında yazmamışlar. Vakıf üniversitelerinin bazılarında ciddi mali kayıtlar, sorunlar var. Bir üniversitede yönetici maaşı olarak 120 milyon lira gibi bir rakama bile rastlamışlar. Yani iç boşaltma operasyonu! 90 kadar vakıf üniversitesinin dörtte birinde, yönetmeliğe göre irili ufaklı sorun var. 
 
Medyaya da yansıyan mesela üniversite kuran THK’nun İstanbul Laleli’deki o güzelim evleri ve üzerinde yapılan Ramada oteli, şimdi kimlerin malı oldu çıktı ve satıştan gelen paralar nerelere aktarıldı?!

***
Önemli bir karar hayata geçirilen Yükseköğretim Kalite Güvencesi Kurulu. Üyeleri belli olmaya başladı. Bu karar “Yükseköğretim kurumlarımızda eğitim-öğretim, araştırma faaliyetleri ile idarî hizmetlerinin iç ve dış kalite güvencesi, akreditasyon süreçleri ve bağımsız dış değerlendirme kurumlarının yetkilendirilmesi süreçlerini” kapsıyor. 
 
YÖK’ten aldığımız bilgiye göre “Yeni YÖK olarak kalite merkezli büyüme ve buna bağlı süreçlerin geliştirilmesi öncelikli gündemimizde. Yükseköğretim Kurulu ile ilişkili fakat karar alma süreçlerinde bağımsız ve şeffaf bir yapıda olacak Kalite Kurulu tarafından gerçekleştirilecek”. 
 
Kurul’da ilgili paydaşlar yer alıyor. Kurumsal değerlendirme ve program akreditasyonu merkezli bir dış değerlendirme sistemi gerçekleştirilecek. “Bu kurumsal dış değerlendirme, kurumların misyon farklılıklarını dikkate alan bir özdeğerlendirme sistematiği esasına dayanacak, bu da kurumlarımıza daha fazla özerklik ve kendi hedeflerine odaklanmasına imkan sağlayacak.” 
 
Ayrıntı fazla.. Ama önemli bir nokta, “Kalite Kurulu, yasal zorunluluk gereği gerçi YÖK ilişkili bir yapıya sahip., ancak “Kurul’un oluşumu ve üye yapısı, karar alma süreçlerinde bağımsız olmasına özen gösterilmiş ve en önemlisi tespit ve önerilerini Yükseköğretim Kuruluna sunarken eş zamanlı olarak kamuoyu ile” paylaşabiliyor. 
 
“Yeni YÖK” diyor ki “Kalite Kurulu Türk yükseköğretim sistemimizde yapısal bir değişimi de başlatacak.”

12 Mart 2015 Perşembe

HUKUK FAKÜLTELERİNDE AKADEMİK ÇÜRÜME

Av.  ABDULLAH  ELİNÇ

Şuan günümüzde hukuk eğitimi önünde en büyük sorunların başında pervazsızca artırılan kontenjanlar geliyor ve buna bağlı olarak hukuk fakültelerinde ciddi bir akademisyen eksikliği yaşanmaktadır. Ülkemizde mevcut öğrenci alan hukuk eğitimi veren 32 devlet 50 vakıf üniversitesinde olmak üzere toplam 82 hukuk fakültesi vardır. Bunların büyük çoğunluğu son 10 yılda açıldı. Özellikle vakıf üniversitelerinde en rağbet görülen bölüm hukuk fakültesidir. Üniversite kurulur kurulmaz hemen açılması istenen fakülte hukuk fakültesidir. Vakıf üniversitelerin hukuk fakülteleri açmak istemesi gayet doğal ve anlaşılabilir bir durum.  Çünkü; kuru bir bina, dört sınıf, 3-5 akademisyen ile en masrafsız karlı ve de en önemlisi prestijli bölüm açılabiliyor. Üstelik sınıfların boş kalması gibi bir durum da yok.  İşin asıl vahim kısmı ise birden bu kadar yeni fakülte açılamasını ve de üstüne mevcut fakültelerde ki kontenjanların artırımını karşılayacak, eğitimi verecek yeterli sayıda akademisyenimizin olmamasıdır.  82 fakülte ve yaklaşık 50 bin öğrencinin olduğu yerde 1000 küsür akademisyenle nitelikli bir hukuk eğitimi ve nitelikli bir hukukçu yetişmesini beklemek hayal olmalı. Diğer fakültelerde ki akademisyen sayısı ile kıyaslandığında işin vahameti bir kat daha artıyor.

Başta belirttiğim üzere bu sorunun temelini oluşturan akademisyen sayılarında yetersizlik, bir başka deyimle mevcut akademisyen kıtlığıdır.  3-4 kişilik akademik kadrolarla dönen hukuk fakülteleri var. Sadece misafir öğretim elemanı ile dönen fakülteleri var. Akademisyenlerden çok avukatların ders verdiği verdiği fakülteleri var. Bunlar kabul edilemez, hukuk fakülteleri ne dershanedir ne de meslek lisesidir. Her sene açılan yeni fakülteler üstüne artırılan kontenjanlarla birlikte sadece bir fakültede derse giren akademisyen neredeyse yok artık. Farklı üniversitelerde farklı şehirlerde ders veren akademisyenlerin doğal olarak verimliliğini düşürüyor. Aynı zamanda akademisyeni sadece haftanın beş günü ders veren bir nevi lise öğretmeni formatına sokuyor. Tüm bunlarla beraber hoca ile öğrenci ilişkisi çok zayıflıyor ve hatta yok denecek dereceye düşüyor. Bu sorunun temel sebebi özellikle İstanbul ve Ankara’da köşe başlarında açılan dürümcü misali mantar gibi türeyen vakıf üniversiteleridir. Böyle bir ortamda sık sık dile getirilen nitelikli hukukçu olanağını daha da azaltıyor. Buradan hareketle artık dünyamız değişiyor Kemal Gözler’in dediği gibi:”küreselleşen dünyamız hiç olmadığı kadar küçüldü. Hukuk fakültelerimiz, bu değişimin farkında ve küreselleşen dünyanın ihtiyaç duyduğu yeni hukukçu tipini yetiştirmeyi amaçlamaları gerekmektedir.” [1]

Bu konuya devam edecek olursak hukuk fakültelerinde derslerin, hocanın kürsüye geçip 50 dakika konuştuğu ve öğrencilerin de bu süre içinde sadece dinlemeye çalıştığı, eskimiş bir öğretim metoduyla klasik hukuk anlayışında vazgeçilmelidir. Öğrencinin merkeze alındığı bir hukuk eğitimine geçmeliyiz. Bu bakımdan hukuk eğitimi öğrenciye hukuk ilmini öğretmeye yönelik olmalıdır. Bir yandan üst seviyede hukuk bilgisi verilirken diğer taraftan hukuk formasyonu kazandırılmalıdır. Fakülte eğitimi sırasında hukuk biliminin tüm ayrıntıları ile öğretilmesi mümkün olmadığına göre, öğrencilere bilgiye nasıl ulaşacaklarının diğer bir deyişle araştırma yapma tekniklerinin de öğretilmesi gerekmektedir. Hukukçu “vicdanı ile cüzdanı arasına” sıkıştığı durumlarda vicdanının sesini dinlemeyi hukuk fakültesi sırasında öğrenmelidir. Bütün bunların yanı sıra hukuk eğitiminin amacı öğrencileri; hür, düşünceli, sorumluluk ve kişilik sahibi bireyler olarak yetiştirmek olmalıdır.[2] Bu kadar çok hukuk fakültesinin olduğu yerde bu hukuk sistemi içinde bu kadar az sayıda akademisyenlerle günümüz itibarı ile pek mümkün görünmemekte. Çağdaş eğitim düzeyi yakalamanın ve nitelikli hukukçu yetiştirmenin temel unsurların başında hukuk fakültelerinde ki nitelikli akademisyen sayısının artırılması gerekmektedir.

Bu konuyla ilgili ikinci sorunumuza gelecek olursak mevcut akademisyenlerin niteliğidir. Akademisyen sayısının yeterli olması her zaman iyi bir hukuk eğitiminin güvencesi olmamaktadır. Maalesef asgari koşulları şu ya da bu şekilde yerine getirebilmiş olan herkesin öğretim üyeliğini yetkinlikle yerine getirip getirmeyeceği de üzerinde dikkat gösterilmesi hatta sorgulanması gereken bir konudur. Buradan hareketle öğretim üyesinin nasıl yetişmesi ve ne gibi özelliklere sahip olması gerektiği konusu lisans eğitimin sorunlarını ampirik yöntemle genel olarak ele alan böyle bir çalışmanın parçası olmaktan çok başlı başına incelenmesi araştırılması gereken bir konudur.[3] Bu bağlamda sadece niceliğe odaklanıp sorunu kısa yoldan acele ile çözmeye kalkışırsak akademisyenlerin nitelikle ilgili mevcut sıkıntıları daha da büyüyecektir. Bu nedenle öğrenci yetiştirmede olduğu gibi nitelikli akademisyen yetiştirmeye de çalışmalıyız.

Bu konuyla ilgili üçüncü sorunumuz ise akademik özgürlüktür. Bilim adamının var olabilmesi için ifade, düşünce, araştırma hürriyeti kısaca akademik özgürlükler tabir caizse hava gibi, su gibidir. Ancak bu havayı iyi soluyabilir, bu suyu kana kana içebilirsek üniversitelerimizde özlediğimiz noktaya getirebiliriz. Bilim için bilimsel ilerleme için akademik özgürlük şarttır. Bu konu hem hocalar, hem de öğrenciler bakımından böyledir vazgeçilmezdir. [4] Hukukçu sosyal bilimcidir ülkesinden,  dünyadan ve halktan yani gündemden kopuk bir şekilde yaşayamaz. Bir akademisyen gündem üzerine ya da bazı konularda eleştirileri için, yani düşüncesinden dolayı tutuklanamaz ve yargılanamaz.  Unutulmamalıdır ki akademisyenin özgür olmadığı bir ortamda, özgür düşünen fikirlerini her zaman ifade edip savunabilen yeni nesiller yetişmesini beklememek gerekir.

Dördüncü sorun ise akademisyenlerin özellikle yüksek lisans ve doktora aşamasında keyfi ve mobbing uygulamaları. Özellikle doktora programlarında ideolojik veya keyfi uygulamalar akademisyen yetişmesinin önünde başka bir engel olarak dikkat çekiyor. Kısa birkaç örnekle bu konuya değinecek olursak. Bir hocanın öğrencisine “sen nasıl hamile kaldın bana sorun mu?” ya da başka bir örnekte, sen bu eğitimi ciddiye almıyorsun nişanlanmak için bize danıştın mı?” gibi örnekler durumun vahametini bize gösteriyor.  Bunların yanında disiplin yönetmeliklerini öğretim elemanlarına karşı mobbing aracı olarak kullanan üniversite yöneticilerini unutmamak gerekir.

Son olarak akademisyen maaşlarına yani maddi sıkıntılara da değinmek istiyorum. 2015 başında ciddi bir zam yapılmış olmasına rağmen özellikle diğer mesleklerle kıyaslandığında (avukatlık, hâkimlik, savcılık) daha istenilen seviyede değildir. Bunun sonucunda kalifiye adaylar akademik kariyere sıcak bakmamaktadırlar.

Akademi ile ilgili belli başlı sorunlar bunlar, çözüm yolları veya alınması gereken önlemler şunlardır:

1- Şu an mevcut akademisyen yetiştirme programı olan ÖYP daha da geliştirilmeli ve daha cazip hale getirilmelidir.

2- Üniversiteler sınırları zorlayarak yetiştirebileceği en üst miktarda araştırma görevlisi alması gerekir.

3- Akademisyenlerin maaşları diğer mesleklere göre daha makul seviyelere çıkarılması gerekir.

4- Doktorasını yapmış adaylar atanmak için bekletilmemeli veya bekleme dönemlerinde taşra veya vakıf üniversiteleri hukuk fakültelerinde belirli bir süre için geçici olarak görev yapma zorunluluğu veya imkânı sağlanmalıdır.

5- Araştırma görevlileri yaz aylarında veya birer yıllık sürelerle Avrupa’daki belli hukuk fakültelerinde yapılacak anlaşmalar çerçevesinde gönderilmelerine veya gitmelerine olanak hazırlanmalıdır.

6- Yeni açılacak hukuk fakültelerinde zorunlu akademisyen bulundurma sayısı artırılmalıdır ve hukuk fakültesi açma kriterleri zorlaştırıcı şekilde artırılmalıdır. Buna bağlı olarak yeni fakülte açılması minimum seviyeye indirilmeli ve mevcut fakültelerde kademeli kontenjan azaltılmasına gidilmelidir.

7- Daha hukuk fakültelerinde akademik hayata yatkın bu alanda ilerlemek isteyen öğrencilere gerekli yönlendirmeler yapılmalı ve destek sağlanmalıdır.

Bahsettiğim üzere bu konuyla ilgili gördüğüm sorunlar ve çözüm önerilerim bunlardan ibaret. Aslında bu konuyla ilgilenen hemen hemen herkes tarafından üç aşağı beş yukarı sorunların ve çözümlerin ne olduğu bellidir. Asıl sorun; nitelikli hukukçu, iyi bir adalet ve işleyen bir hukuk sistemi için önünde ki bu engelleri çözmek isteyip istememekle alakalıdır.  Sonuç olarak ülkemizde hukuk fakültelerinde ciddi bir akademisyen kıtlığı yaşanmaktadır. Bunu tarımsal kıtlığa benzetecek olursak; ya ilkel toplumlarda olduğu gibi yağmurun yağması için dua için edeceğiz, ya da gelişmiş toplumlar olduğu gibi akılcı bilimsel yöntemlerle bu sorunu çözmeye çalışacağız. Umarım ikinci yolu seçeriz.
                                                                                                                                          
NOTLAR
1. Kemal GÖZLER, Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de Hukuk Eğitimi
2. Şahin AKINCI, Hukuk Fakültelerinde Verilen Eğitimin Yetersizliği