18 Ekim 2014 Cumartesi

Akademik özgürlük neden gerekli?

Prof. Dr. GÖKHAN ÇETİNSAYA - YÖK Başkanı

Bir kaç hafta önce (28 Eylül 2014) bu sayfalarda yazdığım “YÖK yok olmalı mı?” başlıklı yazıda, YÖK’ün yahut YÖK düzeninin mevcut haliyle devam edemeyeceğini, bir an önce çağdaş Türkiye’nin ve küresel dünyanın beklentilerine ve ihtiyaçlarına uygun bir kuruma dönüştürülmesi gerektiğini belirttikten sonra ‘ama’ diye eklemiştim. “Ama, yükseköğretimin sorunları bitmeyecek” deyip önümüzde duran iki temel meseleyi, nitelikli büyüme ve akademisyen yetiştirme konularını vurgulamaya çalışmıştım.

Bu yazı üzerine sosyal medya dahil bir çok kanaldan çok sayıda görüş ve yorum aldım. Bunlardan biri, 2006 sonrası kurulan üniversitelerimizden birinde çalışan genç bir akademisyen. Uzun bir mektupla, doktora sonrası akademik hayatta yaşadıklarını, üniversitede yönetici konumda olanların mevzuattan ve teamülden aldıkları güçle akademisyenlere nasıl mobing uygulayabildiklerini, mevcut akademik kültürün olumsuz taraflarını örneklerle anlatıyor ve mektubunu şu soruyla bitiriyor: “Hocam, yeni YÖK, bu türden hikayelerin bir daha asla yaşanmayacağı bir YÖK olabilecek mi?”

Ben de bu soruya cevap vermek vesilesiyle, geçen yazıda değinemediğim diğer bazı meselelere de değinmek istedim. YÖK ‘yok olduktan’ sonra da önümüzde durmaya devam edecek bir mesele daha var: akademik kültür ve etik meseleleri.

Akademik etik

Çuvaldızı kendimize batıralım; bugün akademik hayatımızda bazı etik sorunlar var. Arabasının lastiklerini asistanlarına taşıtan öğretim üyeleri; ÖYP asistanlarını yıldırıp pes etmeye zorlayan kürsü hocaları; disiplin yönetmeliklerini öğretim elemanlarına karşı bir mobing aracı olarak kullanan üniversite yöneticileri; bölümdeki arkadaşı kendisinden önce doçent olamasın diye asılsız intihal başvurusunda bulunanlar; atama-yükseltme kriterlerini aşabilmek için sahte atıf dergisi ve sahte makale yayımlayanlar; akademik özgürlüklerini kullandıkları için ‘durumdan vazife çıkararak’ meslektaşlarını tasfiye ya da jurnal etmeye çalışanlar. Bunların hepsi sayıları az da olsa bizim akademik camiamızın mensupları. Ve bizim mesleğimizi ve akademik hayatımızı yüceltebilmek için bu gerçeklerle yüzleşmemiz ve hep birlikte başa çıkmaya çabalamamız gerekiyor. Bu da sadece kurumlarla, yasalarla, yönetmeliklerle olabilecek bir şey değil. Bizlerin hep birlikte, ortak bir bilinçle hareket ederek çözebileceğimiz bir mesele. Bu konuda bir ilk adım olarak hazırlanan, “Yükseköğretim Kurumları Etik Değer ve Davranış İlkeleri” çalışması yakında herkes için ortak bir referans metin olması için bütün akademik camia ile paylaşılacak.
 
Akademik kültürün bir parçası olarak etik sorunların yanısıra, bir de akademik özgürlükler meselemiz var. Akademik özgürlüklerin temini bir çok bakımdan önemli. Bir kere akademinin geleceği için. “İyi, doğru ve güzeli aramak” ve “insan, toplum ve doğayı anlamak” idealleri doğrultusunda şekillenen, bu doğrultuda medeniyetler tarihine önemli katkılarda bulunan üniversiteler, günümüzde küresel dünyanın bilgi toplumu paradigması içerisinde de etkin bir konum kazanmışlardır. Dünya tarihine baktığımızda ister Doğu’da ister Batı’da, ister medrese ister üniversite adıyla olsun yükseköğretim kurumlarının bulundukları topluma ve insanlığa katkılarının ancak akademik özgürlükler bütün boyutlarıyla ve serbestçe yaşandığı zaman mümkün olabildiği açıktır.

İkinci olarak, bilim adamının var olabilmesi için ifade, düşünce, araştırma hürriyeti, kısaca akademik özgürlükler, tabir caizse hava gibi, su gibidir. Ancak bu havayı iyice soluyabilir, bu suyu kana kana içebilirsek, üniversitelerimizi de özlediğimiz noktaya getirebiliriz. Bilim için, bilimsel ilerleme için akademik özgürlükler şarttır; bu hem hocalar hem de öğrenciler bakımından böyledir, vazgeçilmezdir. Nitekim, bu düşünceleri bütün kamuoyuyla paylaşabilmek ve akıllardaki tereddütleri giderebilmek için 6 Kasım 2013’de “Akademik Özgürlük Bildirgesi”ni bütün kamuoyuyla paylaşmıştım . Eğer akademisyenler bu iklimi yaşayamazsa, sadece üniversitelerin geleceği için değil, ülkemizin yarınları için de endişe duymamız gerektiğini düşünüyorum.

Bizi akademik özgürlüklerin niçin önemli olduğuna dair üçüncü argümana da bağlayacak olan bu son cümleyle ne kastediyorum? İster yaklaşık son 40 yılda ülkemizde yaşanan sorunlar bakımından düşünelim, ister ülkemizin 21nci yüzyıldaki yürüyüşünü hayal ederek düşünelim, bu sürecin sağlıklı bir biçimde yaşanabilmesi her şeyden önce Türkiye toplumundaki farklı kültür ve anlayışların bir arada, müzakere halinde ve sürekli etkileşim içerisinde bulunabilmelerine bağlıdır. Bu bakımdan üniversiteler, öncü fikirlerin, barışçı gelecek tasavvurlarının, demokratik bir biçimde bir arada yaşama kültürünün yeşerdiği ve savunulduğu mekânlar olarak ülkemizin yaşadığı sorunların çözülmesi için çaba sarf etmek, itidali ve müzakereyi savunmak durumundadırlar. Üniversiteler, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel meseleler hakkında etkin araştırmaların, gerçek fikirlerin, sahici gelecek senaryolarının üretildiği mekanlardır. Bugün ülkemizde toplumun, doğanın, mekanın ve kültürün mahiyeti ve muhtevası hakkında farklı düzeylerde, birçok tartışmanın sürdüğünü görüyoruz. Üniversitelerimizin ülkemizdeki tartışma ve müzakere kültürüne katacakları çok önemli değerler olduğunu ve bütün üniversite mensuplarına bu noktada çok ciddi sorumluluklar düştüğünü düşünüyorum. Toplumun içinde sosyalleşen, toplumun sorunlarını önemseyen ve onlara farklı çözüm alternatifleri geliştirebilen bireyler olarak araştırma ve eğitim gündemlerimizle fikir, teori, soru ve araştırmalarımızla ülkenin ve toplumun bütün meseleleriyle ilgilenmek durumundayız.

Teori ve pratik bağı

Bu manada, üniversite mensuplarımızın doğaya, mekana, tarihe, topluma, kültüre, geleceğe ilişkin çeşitli kitle iletişim ortamlarında görüş beyan etmeleri anlamlıdır ve değerlidir. Fakat üniversite mensupları sadece bununla yetinemezler. Çünkü üniversiteler aynı zamanda araştırmaların, uzun dönemli çalışmaların mekanıdır. Bu nedenle üniversitelerimizin bu süreçte atmaları gereken en önemli adım insanlığın ve toplumun meselelerine uzun dönemli araştırmalarla katkı vermesi, tartışmaların düzeyini ve kalitesini artırmasıdır. Üniversite mensupları olarak bizlere düşen “farklılıklardan korkulmaması” ve “dogmatizmden kaçınılması” gerektiğini savunmaktır.

Bu konuda sayın Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Samsun 19 Mayıs Üniversitesi akademik yıl açılışında yaptığı konuşma her bakımdan yol göstericidir:

“Tarih çok hızlı akıyor ve daha hızlanacak. Hepimiz statik düşünce yerine özgür, üretken ve geleceğe perspektif, vizyon getiren düşünce biçimini geliştirmek zorundayız. Üniversitelerimizin bu hızlı akışa intibak etmesi şart. Eğer bir toplumda tarihin akışını, nabzını, bu akışın seyrini tutabilecek teorik üretim yoksa bir müddet sonra siyaset ve uygulama, iktisat, hukuk, her alandaki uygulama, o nabzı tutamadığı için noktasal ve tamamıyla birbirinden kopuk hamleler şekline dönüşebilir. Toplumsal gelişmeyi sistematik hale getirecek olan zihin, teori kurabilen zihindir. Öte yandan, eğer teori pratikten kopuk olursa, yani üniversitelerimiz çok teorik tezler üretip sosyal pratiği, ekonomik dönüşümü, sosyolojik ve siyasal yeniden yapılanmayı Türkiye ve çevresinde ve bütün dünyada takip edemiyorsa bir müddet sonra teori donuklaşır, ideolojileşir ve öğretim üyeleri çok öncelerde, onlarca, yüzlerce yıl öncesinde ortaya konan ideolojilerin zihni esiri haline gelir.”

“Düşünce özgürlüğü bir ülkede öğretim hayatının ve teori üretiminin ana zeminidir ve bunu sağlayacak olan siyasettir. Ben buradan bütün üniversitelerimize seslenerek söylüyorum, üniversitelerimizde düşünce özgürlüğünün en önemli sahipçisi olmaya kararlıyım, bir üniversite öğretim üyesi olarak. Hiç kimse üniversitelerimizde düşünce özgürlüğüne, farklı kanaatlerin ve düşüncelerin ifade edilme özgürlüğüne sınır getiremez. Bu üniversite dışından da gelebilir bazen de üniversite içinden. Şu veya bu grubun baskın ağırlığı veya etkisiyle farklı düşüncelerin, azınlıkta kalmış olabilecek düşüncelerin de bastırılmasına izin veremeyiz. Üniversiteler, şu veya bu kanaatin kendisini kadrolaştırdığı yerler değil, çok değişik sayıda fikrin yan yana yaşayabildiği yerler olduğunda biz özgür üniversiteden bahsedebiliriz.”

Alan araştırması eksiği

Tabii bir de madalyonun öbür tarafına bakmakta fayda var: Bugün üniversitelerde, akademiyenlerde gerek akademik özgürlükler konusunda gerekse toplumun meseleleri ile hemhal olma konusunda bir tedirginlik, çekingenlik olduğu doğrudur. Bunu 2013 İlkbaharında, Çözüm Süreci bağlamında yaptığım Doğu, Güneydoğu başta olmak üzere Anadolu’daki ziyaretlerimde yakından gözlemledim. Bu tedirginliğin bir sebebi de, hadi öncesinde üniversitelerde yaşananları bir tarafa bırakalım, Türkiye’de son 40 yılda yaşananları gözden geçirelim. Bir akademik camia düşünün; 1970’lerde akademisyenler can korkusu içindeydiler, suikasta uğrayanlar oldu, kimisi sakat kaldı, kimisi öldü. 1980’lerde nice hocalar işten atıldı. 1990’larda nice hocalar baskı gördü, fişlendi. Kimisinin tezleri reddedildi, kimisinin atama ve yükseltilmesi engellendi. Son 40 yılın büyük kısmında alan araştırması yapmak güvenlik bakımından sakıncalıydı; bazı konuları çalışmak ise devlet bakımından sakıncalıydı. Bırakın Kürt meselesi çalışmayı, II. Abdülhamid dönemi yahut dinin toplumdaki yeriyle ilgili herhangi bir konuyu çalışmak bile sakıncalıydı. Zaten Kürt meselesi yahut Ermeni meselesi diye bir şey hiç yoktu! Devletin çizdiği sınırlar dışında çalışma yapanlar cezalandırılırken; devlete hizmet etmek amacıyla, onun gösterdiği istikamette çalışma yapanlar ise devlet her fikir değiştirdikçe kenara atıldılar. Bunların hepsi biz yaşarken, bizlerin gözleri önünde oldu. Bütün bu süreçleri yaşayan bireylerde bugün bir çekingenlik yahut tedirginlik olmasını doğal karşılamalıyız. Ancak 21. Yüzyılın eşiğinde bu tedirginliği üzerimizden atmalı ve insanlığın tarihsel yürüyüşündeki asli rolümüze dönmeliyiz. Amacımız bundan sonra böyle şeylerin asla yaşanmaması için gayret göstermek, akademik kültürün, akademik özgürlükler ortamının, akademik yaşam kültürünün sağlıklı olması için elimizden gelen gayreti göstermek olmalıdır.

Ülkemizin yükseköğretim sisteminin ileriye gitmesi için birkaç koşula ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Biri iyi bir planlama, koordinasyon ve kalite güvencesi sistemi; diğeri fiziki altyapımızı, bilişim sistemizi ve laboratuarlarımızı iyi oluşturabilmek; bir diğeri en parlak öğrencilerimizi ve insan gücümüzü akademiye çekebilmek ve en vazgeçilmezi akademik özgürlükler, düşünce, ifade, bilim ve araştırma özgürlüğü. Ancak bunların hepsi bir araya geldiğinde ülkemizin yükseköğretim sisteminin verimli işleyebileceğini ve ülkemizin 21nci yüzyıldaki yürüyüşüne olumlu katkı verebileceğini düşünüyorum.

Özgür ve nitelikli bir akademik ortamın varlığı, daha güzel, daha müreffeh, daha demokratik bir Türkiye’nin de teminatı olacaktır.

NEDEN ?

NEDEN ?
ENGELLERİ AŞIYORUZ => https://plagiarism-turkish.blogspot.com/