16 Aralık 2012 Pazar

Akademik kariyer mi akademik eziyet mi? (2)

ABBAS GÜÇLÜ
Milliyet, 16.12.2012

Akademik kariyer yapanlara eziyetin bin türlüsünün çektirildiğini daha önceki yazılarımızda sık sık dile getirdik. Görünen o ki bu tartışma hiç bitmeyecek.

Kariyer basamaklarını tırmanan asistan ve yardımcı doçentler gibi, jüri üyeliği yapan profesörlere de bir dokun bin ah işit.

Onlar da genç akademisyenlerin donanımsızlığından şikâyetçiler.

Asıl üzücü olan ise üniversitelerimizin yaşadığı itibar erozyonu ve akademisyenlerin maruz kaldığı mahalle baskısı...

Gelen tüm maillerin dibinde şu ifade yer alıyor: 

Affınıza sığınarak ismimi yazmıyorum. Beni anlayışla karşılayacağınıza inanıyorum...

Özgür ve özerk üniversite böyle mi olmalı?

En haklı oldukları konularda bile isimlerini yazmaktan tedirgin olan hocalarımız mı soran, sorgulayan, konuşan özgür gençler yetiştirecek?..

Tıpkı milletvekilleri gibi hocaların da akademik konularda kürsü dokunulmazlığı olmalıdır!..


Kalite dibe vurdu!

Elektrik mühendisliği alanında, doçentlik jürilerine 10 senedir giriyorum. Bilginiz olması için söylüyorum. En fazla karşılaşılan ve en üzücü olan durum, adayların kendi alanlarında yeterli yayın yapmış olmalarına rağmen, kendi konuları diyebileceğimiz alanlardaki en temel bilgileri dahi bilmemeleridir.

İnanın jürilere ayaklarım ters yönde gidiyorum. Bir öğretim üyesi adayının, kendi konusunda verdiği dersin, en temel kavramını bilememesi jüri üyeleri üzerinde çok kötü etki yaratıyor.

Ne soracağınızı, ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Böyle cevaplar veren bir adayın, bırakın doçent olmayı, üniversiteden bile mezun edilmemesi lazım.
Zaten sorun da burada.

Genel olarak kalitesiz üniversitelerden gelen adaylar, iyi bir temel eğitim almadan yurt içinde veya dışında bir şekilde doktora yaptıktan sonra, citatin index’e giren dergilerin uygun olanlarında çok hızlı bir şekilde yayınlar yapıp (artık yayın yapmanın da bir yöntemi var. Uygun dergi seçilirse, bazen para vererek de kolay yayın yapmak mümkün) jürinin önüne çıkıyor. Jürilerin yapabileceği tek şey, temel konularda adayın yeterliliğini sorgulamak.

Asıl sorun, Türkiye genelinde, üniversitelerde, başta matematik dersleri olmak üzere temel derslerin çok kötü bir şekilde verilmesi. Bu sorun gittikçe büyüyor. Çünkü jürilere giren kaliteli öğretim üyesi oranı gittikçe düşüyor. Az gelişmiş üniversiteden gelen arkadaşlar, doğru dürüst soru bile soramıyor ve ortalık abuk sabuk doçent ve prof’la doldu. Dersleri bunlar veriyor. Jürilerde de bu arkadaşlar çoğunlukta.

Jürilere girerken aday için dua ediyorum. Ne olur, temel konulardaki en basit sorulara utandırıcı cevaplar vermesin diye...”

Prof saltanatı var!

Siz katılmayabilirsiniz ama zirve ve zirveye yakın doçent ve profesörlerin, kendi rekabet ortamlarında, diğerlerini daha iyi bastırması ve öne geçtiklerinde, saltanatlarının devamı için böyle bir çaba içerisinde olduklarına inanıyorum.

Meslek camiasında, kaymak tabakasının saltanat ağı içinde çok büyük güçleri var. Dergilerin editörleri ve hakem kurulları onların elinde. Yani bir yardımcı doçentin makalelerinin yayımlanmasını bile rahatlıkla önlerler. Makaleleri yayımlanmadan bekletilir, hakemlere ulaşılır, olumlu rapor veren hakemlerin raporları değiştirilir. Sonuçta yayın yapamayan, daha doğrusu, yaptırılmayan yardımcı doçent mesleki açıdan yetersiz gösterilerek süründürülür.

Asistan ve yardımcı doçentler, üniversite içinde haklarını arayamıyor mu diye sorabilirsiniz. Mevcut şartlarda bu imkânsızdır. Çoğu profesör olan bu akademisyenlerin olağanüstü bir gücü ve tahakkümü altındayız...”

‘Psikolojimiz bozuldu’

Köln Üniversitesi’nde doktora yaptım. Ayrıca aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalıştım.

Çalışmam da dünyada bir ilk. Uluslararası iki kitabım ve birçok makalem var. ÜDS’den 92.5 aldım.

2009’da doçentlik yayın aşamasından geçtim.

Ancak 2009’dan bu yana 6-7 kez sözlü sınavına girdim. İnanın tam rezillik ve insanların (jürilerin) egolarını tatmin etmek için yapılan bir eğlence.

Almanya’ya geri dönme hazırlığı içerisindeyim. Çünkü Almanya’da benim dönemimde öğrenci olan arkadaşlar çoktan doçent/prof oldu. Ben kendi ülkemde olamadım.

Ailece psikolojimiz bozuldu. Maddi zararlarımızı saymak bile istemiyorum...”

Özetin özeti: Üniversitelerde hiyerarşik saygıyı ve etik değerleri oturtmadan, eğitim ve bilimi öne çıkarmak sanki çok kolay olmayacak...

12 Aralık 2012 Çarşamba

Akademik kariyer mi? Akademik eziyet mi?

ABBAS GÜÇLÜ
Hemen her ay, yeni birkaç üniversite açılıyor. Çoğu da vakıf üniversitesi. Kendi hocalarını yetiştirmeleri en az 10 yıl sürer. Oysa hemen öğrenime başlıyorlar. Bu yüzden de devlet üniversitelerinin içini boşalttıkça boşalttılar.

Peki devlet üniversiteleri yeterince öğretim üyesi yetiştiriyor mu? Daha da önemlisi, asistanlığa ilgi var mı?

Eskiden en iyi mezunlar üniversitede kalırdı. Şimdi kaçıyorlar. Onlarca haklı nedenleri var. Ama en önemlilerden birisi de daha önce eziyetin bin türlüsünü yaşayan hocalarının kendilerine çektirdikleri. Tüm araştırmaların ortaya koyduğu gibi, eziyet gören, eziyet çektiriyor... Ne kadar objektifler? Doktor asistanların, yardımcı doçentlerin yaşadıkları eziyetleri günlerce dile getirmiştik. Hak veren de oldu, karşı çıkanlar da. Şimdi sizinle paylaşacağımız konuda da söylenenler az bile diyenler kadar, statükoyu savunanlar da çıkacaktır.

YÖK ise olup biteni sadece izliyor.

Başkan Çetinsaya, çıkma olasılığı milyonda bir bile olmayan bir yasa taslağının peşine takılmış gidiyor. Oysa ortada bir cenaze var ve önce onun kaldırılması gerekir. Bu ise umurunda bile değil... 

YÖK’e giden mektup
 
İşletme alanında 2008’de belirlenmiş olan 3 jüri üyesinden yayında 3/3 olumlu raporla ilk başvurusunda ‘başarılı’ olarak geçmiş ancak sözlü sınava 4 kez girmiş olmasına rağmen ‘başarısız’ bulunan bir doçent adayıyım.
 

Üzülerek ifade ediyorum ki, bu alanda bana jüri olarak tahsis edilen kişiler (ki birçok kez değişti) her defasında geçirmemek için uğraştılar. Örneğin son ikisinde geçebilecek durumdayken yine geçemedim hatta sonuncusunda jüri başkanı bana çocukmuşum gibi ‘Biraz daha iyi olmuş. Bundan sonra daha iyi olacak’ gibi bir cümle kurdu! Üstelik son jürideki bir üye alanımın çok uzağında olan ‘muhasebe’ alanındaydı. 

Diğer ikisi ise aynı bölümden olup BÜ Meslek Yüksek Okulu öğretim üyeleriydi. Ancak burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta, diğer iki jüri üyesinden birisi bölüm başkanı diğeri ise aynı bölümde öğretim üyesiydi. 

YÖK’e itiraz ettim, fakat kabul edilmedi. Jüri kararı sonrasında, sınav raporunu talep ettiğimde gördüm ki rapor tam olarak gerçekleri yansıtmamaktaydı. Bunu iddia bile edemiyorum çünkü şahidim yok, ayrıca bir dinleyenin olmasının, bizler için kötü bir puan olduğu öğretildi bize. Ne yazık ki sınava dinleyici bile davet edemiyoruz!!! Sonuçta, bana tahsis edilen jüriler tarafından ne yazık ki anlaşılamamış olduğuma inanıyorum. 

Halbuki tümü, yayın aşamasındayken raporlarında ‘oldukça başarılı’ bir beyanda bulunmuşlardı. Ancak, sözlü aşamasında üzülerek anladım ki eserlerim hakkında bir inceleme yapılmamış. 

Oysaki hiç de azımsanmayacak şekilde çalışmalarım, bilime katkım ve çok sayıda eserlerim var. Bunu YÖK’ün kayıtlarında da görebilirsiniz. Maalesef, sözlü sınav sürecinde, senelerdir hak etmeyerek takılan bir mağdur olarak, oldukça yıpranmış ve tüketilmiş durumdayım. 

Bundan sonrasında da aynı anlayışta olan jürilerin beni asla geçirmeyeceği gibi bir fikrim oluştu, bu yüzden bilimsel üretkenliğimi ve motivasyonumu kaybetmiş bulunmaktayım. Bu nedenle, geçmiş sözlülerde yaşadıklarımı sizlere kısaca aktarmak suretiyle, bu olayın başka bir formata dönüştürülmesi konusunda dikkatinizi çekmeyi amaçlamaktayım;

Böyle jüri mi olur?   

1- Jüri oldukça gergindi, sınavı bir an önce bitirme telaşındaydı. Jüri başkanı bana ilk olarak hazırladığım sunuma dahi bakmadan ‘2 dakikada kendinizi özetleyin’ dedi.

2- Sınav boyunca benim kendi eserlerim, yaptığım çalışmalar, bilime katkım kesinlikle sorgulanmadı. 

3- Sınavda cevapladığım konular dahi raporda ‘yeterli cevaplanmadı’ diye yazılmıştır. Bunun kriteri nedir? Yeterlilik veya yetersizlik nedir?  

4- Açıkçası jürinin önceden benim eserlerime hiç bakmadığı ve hangi konularda çalıştığımı bilmediği gibi bir izlenime kapıldım.   

5- Jüri raporlarını istediğimde ‘hiçbir soruya tatmin edici cevap veremedi’ gibi ifadeler ve yanlış beyanlarda bulunuldu. Bu son derece haksızca ve bence bilimsellikten uzak bir cevaptır. Şunu sordum, cevaplayamadı denilmesi gerekmez miydi?   

Adil olmayan ve hiçbir kriteri bulunmayan sözlü sınavın kaldırılması veya başka bir formata dönüştürülmesi konusundaki görüşümü yukarıdaki nedenlerle ifade etmeye çalıştım. Vaktiniz için çok teşekkür eder, saygılarımı sunarım!” 

YÖK cevap vermedi!
 
Peki yukarıdaki satırlar YÖK tarafından ciddiye alınıp cevap verildi mi?

Kesinlikle hayır. Olayın boyutları araştırıldı ya da bu konuda yeni bir düzenlemeye gidildi mi o da kesinlikle hayır! Sorunlar devam ediyor.

Öylesine bir mahalle baskısı var ki, maalesef kimse ne sorunu anlatmaya ne de çözüme gitmeye cesaret edebiliyor.

Ve bu konuda hiçbir düzenlemeye gidilmediği için öğretim üyeliği kaynağı kuruyor. Oysa yapılması gereken çok basit, doçentlikte sözlü sınavın kaldırılarak yerine daha adil bir değerlendirme sistemi kurulabilir ya da tıpkı YGS, LYS gibi doçentlik  sınavlarına da kamera konulabilir.

Çünkü halen uygulanan yöntem, sübjektif ve keyfiyete açık bir yöntemdir...

Özetin özeti: Bugün eleştirilere kulak tıkayanlar, yarın kendilerini dinleyecek hiç kimse bulamazlar...

10 Aralık 2012 Pazartesi

Yüksek Lisans ve Doktora Pazarı!

Prof. Dr. İSMAİL HAKKI AYDIN*

Oldukça enteresan bir başlık, değil mi? Bilmem ki bu konu, bu husustaki en önemli yetki ve mesuliyeti uhdelerinde taşıyan YÖK yetkililerinin ve bu memleketin ilim, irfan ve medeniyetini kendilerine dert etmek gibi ulvi bir görevi deruhte eden yöneticilerin hiç dikkatini çekiyor mu?

 Evet, maalesef, her aklıselim sahibi insanın farkında olduğu, ancak ifşa etmekten -zannımca dünyevi sebeplerden dolayı- imtina ettiği, hazin ve şüphe dolu istifhamlar kuyusuna düşen bazı üniversite ve fakülte  diplomalarından sonra, daha vahimi, sıra yüksek lisans ve doktora diplomalarına geldi.

Oysaki master ve doktora, “postgraduate” eğitimde (üniversite sonrası eğitimde), çok ehemmiyetli bir yer tutar. Aslında, uluslararası bilim camiasındaki yeri, geçerliliği, insanlığın ve istikbalin ilmi yönden planlanmasında ve programlanmasındaki etkinliği sebebi ile “DOKTORA”yı tamamen ayrı bir açıdan ele almak gerekir. Bu sebeple, uzun zamandır hayret, dehşet ve nefret ile izlediğim bu konuya kısaca temas etmek istedim.

Hemen izah etmeliyim ki, “yazının başlığı” için, anlaması gerekenlerin bazılarının çok iyi anlayacaklarını, hatta edebiyatımızda var olan “tecâ ul’ arif” (Anladığı halde, anlamamazlıktan gelme) sanatını icra edercesine(!), anlamamazlıktan geldiklerini de çok iyi bildiğimden dolayı ben de, “fincancı katırlarını ürkütmemek” ve kendilerine değer verdiğim manası çıkmaması adına(!)  fazla teferruata girmeyeceğim. Ama bazı üniversiteler için en sarih ifadesi ile üzülerek belirtmeliyim ki, durum bu.

13. yüzyılda, modern anlamda bir eğitim ve öğretim müessesesi olarak kurulan üniversitelerin olmazsa olmazları, “TALEBE” ve “HOCA” kavramları idi. Her ikisinin de hak ve mesuliyetleri belirlenmiş, titizlikle korunmuş ve özerklik ve serbestliklerine halel getirmeden kontrol altında tutulmuşlardı. Bu çerçevede, üniversite hocalarına “DOKTRİN SAHİBİ” manasına gelen “DOCTOR” unvanı verilmiştir. Doktrin sahibi doktor unvanlı hocalar, talebelerine, farklı doktrin, model, ufuk, hayal dünyası ve perspektif sunarak, onların yaratıcılıklarını, üretkenliklerini ve gelişmelerini sağlamaktaydılar. Yani, DOKTORA sahibi, çok önemsenen ve haklı olarak da, itibar görmesi gereken ilim adamları idi.

“DOKTORA”, bilim dünyasında uluslararası düzeyde yeşil pasaporttur. Herkes bunun bilincinde olmalıdır. Oysaki bazı ülkelerde para ya da başka şeylerle(!)satılan üniversite,  fakülte, master, doktora, doçentlik ve profesörlük diplomaları, ülkemizde de, çok acıdır ki, tabir yerinde ise ilmi hüviyeti temsil eden isimler altındaki bazı kurum ve kuruluşların pazarlarında arz-ı endam etmektedir(!). İlim adamlığının kapıları ve temel taşları, kapitalist düzen adına bir bir feda edilmektedir.

 Master ve doktora öğrencileri bir yana, kimlerin doktora dersi verdiği, dersleri  ve ders muhteviyatı, yetiştiği yerler, kalitesi, kapasitesi, kafasının çapı, şapkasının numarası, ahlakı, geçmişi ve unvanları hususunda kalem oynatmaktan da hayâ ve imtina ediyorum.

Bu husus katiyetle, gerek YÖK ve gerekse  taşıdıkları isimlerin bilincinde ve mesuliyetinde olması gereken kurum ve kuruluşlarca dikkate alınarak, her önüne gelenin bu işe soyunamaması  için sıkı kontrol ve cezrî müeyyideleri de ihtiva eden  gerekli düzenlemeleri yapmaları gerekmektedir.

Hayır. Hayır. Unutmadım.

Unutur muyum hiç!

İşte rubaimiz...

Münevver insan olabilmek, kolay değil...

Çöz, çözebilirsen...

NEREDE?
Cemşid’in Âb-ı Hayat tasında gül nerede?
Necatî’yi lâl eden, Zülf-ü Kâkül nerede?
Ferîdüddîn Attâr’ın, Mantık-ut Tayr’ındaki,
Kaknüs’ün doğacağı, sihirli kül nerede? 

*Sinir Sistemi Cerrahisi Derneği Eski Başkanı İstanbul Aydın Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkan Danışmanı http://www.angelfire.com/ia/ismailhakkiaydin 

NEDEN ?

NEDEN ?
ENGELLERİ AŞIYORUZ => https://plagiarism-turkish.blogspot.com/