BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

18 Kasım 2012 Pazar

Yeni Yükseköğretim Yasa Önerisi Ne Getiriyor?

Prof. Dr. RIDVAN KARLUK
Sakarya Gazetesi, 18 Kasım 2012

YÖK’nun uzun bir süredir üzerinde çalıştığı yeni Yükseköğretim Yasa Taslağı, kamuoyunun ve öğretim üyelerinin bilgisine sunulmuştur. Aslında bu bir tasarı değildir. Çünkü yasa yapma yetkisi YÖK’ün değil, TBMM’nindir. 1982 Anayasasının 87’nci maddesine göre “kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak”, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkisidir. 


Taslağın dipnotunda “önerilen düzenlemelerin mevcut anayasamıza uygunluğu sorgulanmamıştır” denmiştir. Anayasayı değiştirmek için TBMM’de 367 milletvekilinin ‘evet’ demesi gerekir. Bu sayıya tek bir partinin ulaşması imkansızdır. Mutlaka iki partinin anayasa değişikliği konusunda anlaşması gerekir ki bu da bugünkü şartlarda zor görünmektedir.

Bu sebeple YÖK taslağının anayasa değişikliği gerektirmeyecek şekilde düzenlenmesinde yarar vardır. Çünkü önerilen yasadaki rektör seçimi yöntemi mevcut anayasanın 130 ve 131’nci maddelerine aykırıdır. 


Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerinin sayıldığı 104’ncü maddenin ikinci fıkrasının (b) bendinin son alt bendinde de, rektörleri seçmek Cumhurbaşkanının yürütme alanına ilişkin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır. Mevcut sistemde rektörleri Cumhurbaşkanı “seçmekte” ve “atamakta”dır.  

Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ömer Dinçer, taslak metnin kararlaştırılmış bir süreç gibi tartışılmasını doğru bulmadığını belirtmiş olmakla beraber, “Ancak bir gerçek var ki üniversite rektörlerinin öğretim üyeleri tarafından seçilmesi ve bu seçimden sonraki atama süreçleri çok doğru bir yol gibi gözükmüyor” diyerek mevcut yasanın rektör belirleme yönteminin değiştirilmesine ilişkin düzenlemesinin doğru olduğu tespitini yapmıştır.

Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer asıl sorunun rektörün nasıl seçileceği değil, gelen rektörün idareyi nasıl yapacağı sorunu olduğuna dikkati çekmiş, rektörün göreve geliş şeklini yüzeysel bir sorun olarak tanımlamıştır.


Rektör Tuncer’in dikkat çektiği rektörlerin nasıl seçildiğinden çok daha önemli olan, nasıl bir performans sergiledikleri görüşü önemli olmakla beraber, rektör üniversitenin başı olduğu için göreve ne şekilde geldiği de önemlidir. Çünkü, bir araçta ön teker nereye giderse, arka tekerler de oraya gider.


Üniversitelerdeki seçim sistemi bugünkü şekliyle demokratik ve en iyi sistem değildir. Çünkü seçim, seçime katılan adaylar kadar seçimde oy veren öğretim üyeleri için de sıkıntı yaratmaktadır.

Seçilen rektöre oy vermeyen ve de bunu açıklayan öğretim üyeleri çeşitli baskılarla karşılaşmakta, üniversitenin resmi yayını olan kitapları hiçbir bilimsel kriter olmadan ve üstelik “takdir hakkı kötüye kullanılarak” yayından kaldırılabilmektedir.


YÖK’nun uygulandığı dönemde en fazla üzerinde tartışılan konu, üniversitelerdeki rektörlük seçimleri olup, bazı rektörlük seçimleri yargıya taşınmıştır.


Nitekim iki dönemden fazla rektörlük yapılamaz hükmü yasaya konulduktan sonra yapılan rektörlük seçimlerinde, Anadolu ve İstanbul üniversitelerindeki rektörlük seçimleri yargıya taşınmıştır.


Açılan davalar sonucunda iki dönemden fazla rektörlük yaptıktan sonra yeniden aday olan ve seçilen her iki üniversitenin rektörleri yargı kararları ile görevden alınmışlardır. Dokuz Eylül Üniversitesi rektör ataması da geçmişte yargıya intikal etmiştir.

Türkiye’de üniversitelerde rektörlük seçimleri daima eleştiriye uğramıştır. Çünkü aslında adı seçim olsa da süreç, gerçek anlamda demokratik bir seçim değildir.


Abbas Güçlü, 19 Haziran 2004 tarihinde Milliyet Gazetesi`ndeki köşesinde rektörlük seçimleri ile ilgili olarak şunları yazmıştır: “Üniversitelerde astığı astık, kestiği kestik rektörler var. Kendisine oy verenleri ihya ederken, oy vermeyenlere hayatı zindan edenler o kadar dar çok ki.


Abbas Güçlü`nün bu görüşü Bobon Kriterleri olarak ifade edilebilir. Bo: Bizden Olanlar, Bon ise Bizden nOlmayaNlar.


Türkiye’de rektörlük seçimlerine geçmişte seçimlerle hiçbir ilgisi olmayanlar da karışmışlardır.


Hürriyet Gazetesi eski Başyazarı Oktay Ekşi, 11 Temmuz 1992 tarihli yazısında o zamanki Anadolu Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimlerine değinerek şu yorumu yapmıştır: “Ben Yusuf Özal`dan söz aldım. Altı kişinin arasına girersem, Turgut Özal beni rektör yapacak. O zaman imam hatip lisesi mezunu insanlara açık öğretim kapılarını açacağım. Böylece onlara devlet kadrolarında daha fazla yükselme şansını sağlayacağım diyenlerin eline geçerse ne olacak?” 


Oktay Ekşi, o zaman bu adayın kim olduğunu açıklamamış olmakla beraber ima edilen aday kendisine böyle bir söyleminin olmadığını bildirmesine rağmen bu hatasını daha sonra düzeltmemiştir.

Yine geçmişte YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz Anadolu Üniversitesi’ndeki seçimlere bir gün kala Eskişehir’e gelerek rektörlük seçimlerine doğrudan müdahale etmiştir.


21 Kasım 2001 tarihinde yerel basında (Sakarya ve İki Eylül) çıkan haberlerde YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz, “Oyum Ataç`ın” diyerek yasayı ihlal etmiştir. Yasada YÖK Başkanına demokratik olarak yapılan seçimlere müdahale etme ve adaylardan birini açıkça ve de basın yoluyla destekleme görevi verilmemiştir.


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 24 Haziran 2012tarihinde eğitim muhabirleriyle birlikte Kayseri'de Abdullah Gül Üniversitesi'ndeki incelemeleri sırasında üniversitelerde rektörlük seçimleriyle ilgili devrim niteliğinde yeni bir sisteme geçileceğini yasa önerisi daha kamuoyu ile paylaşılmadan önce açıklamıştır.


Cumhurbaşkanı, “Rektör seçimlerinin çok doğru bir şekilde yapıldığı kanaatinde değilim” diyerek, Yükseköğretim Kurulu’nun yeni üniversiteler yasası hazırladığını ve rektörlük seçimlerinin bu yasayla birlikte değişebileceğini belirtmiştir.


Cumhurbaşkanı "20 sene siyaset yaptım. Siyasette görmediğim şeylerin rektör seçimlerinde olduğunu görüyorum" görüşünü basın mensuplarıyla paylaşmıştır.


YÖK kurulduğundan bu yana kamu üniversiteleri üst yönetici belirleme şekli ve atanması kamuoyunu tatmin etmemiştir. Herkesin üzerinde anlaştığı bir ilkenin olmaması sebebiyle rektör seçimleri sürekli tartışma konusu olmuştur.


Üniversitelerde rektör seçimlerine bir öğretim üyesi olarak geçmişte karşı çıktım. Bu köşede 2 Ocak 2009 tarihinde yayınlanan yazımın başlığı “Bana Göre Rektör Seçilmez Atanır” idi. Daha sonra 22 Şubat 2009 tarihinde “Rektörler Seçilmeli mi Yoksa Atanmalı mı?” başlıklı bir yazı daha yazdım.

Bugünkü rektör seçim sisteminin getirilmesine tepki göstermek için 1992'de YÖK başkanlığından istifa eden Prof. Dr. İhsan Doğramacı, rektörlerin atamayla gelmesini şu sözlerle savunmuştur:


Şu anda üniversitelerde rektörlük seçim kampanyaları sürüyor. Benim en yakinen bildiğim Hacettepe Üniversitesi'nde gruplar birbiriyle kavga ediyor. Kim kime oy verecek diye. Bu, üniversite için olabilecek en kötü şeydir. Bundan daha kötüsü olamaz.


Yükseköğretim Yasa Taslağı önerisinde, rektör seçimi dışında da çok önemli yapısal değişiklikler öngörülmektedir.


Üniversiteler kurumsallaşmış ve kurumsallaşmakta olan üniversiteler olarak ikiye ayrılacak, 11 üyeden oluşacak Üniversite Konseyi oluşturulacaktır.

Konsey’in beş üyesi üniversitenin kendi öğretim üyeleri arasından seçilirken iki üye Bakanlar Kurulu tarafından, iki üye ise YÖK tarafından üniversitelerin profesörleri arasından seçilecektir.


Fakat üniversitede yapılacak olan seçimin kuralları ve aday olacak öğretim üyeleri için kriterler belirlenmemiştir.

Yüz kızartıcı bir suçtan mahkum olmuş ve daha sonra af yasalarından yararlanmış bir öğretim üyesi aday olabilecek midir?


Adayların bilimsel nitelikleri ne derecede önem taşıyacaktır? Aday belirleme sürecinde siyasi kulis etkili olacak mıdır?


9 üyeli Konsey, üniversitenin mezunları arasından bir üye ile üniversitenin bulunduğu ilde en çok vergi veren veya üniversiteye en çok bağışta bulunan bir üye seçecektir.


Burada bir sıkıntı vardır. Küçük illerdeki üniversitelerde yörede etkin bir kişi, en çok vergi verenden daha fazla bağışta bulunarak Konsey’e girmek isteyebilir. Bu durum sakıncalar yaratabilir. 


Ayrıca mezunlar arasından seçim nasıl yapılacaktır? Bu seçimlerde adayların siyasi kimlikleri rol oynayacak mıdır?

Üniversitenin rektörünü ve dekanlarını, Üniversite Konseyi seçecek ve de atayacaktır. 


Öğretim elemanları ve öğrencilerin siyasi partilere üye olabilmeleri yerinde bir düzenlemedir.

Yeni yapılanmada Yabancı Yükseköğretim Kurumlarının açılması öngörülmektedir. Bu, olumlu bir girişimdir. 

Taslağa göre Türkiye’de yabancı üniversiteler açılabilecektir. Kontenjanının yüzde 25’inden fazlasının Türk öğrencilere ayrılmaması, bir kısıtlamadır. Bu oranın en az yüzde 50 olmasında yarar vardır. Çünkü, 2012 Yılı Programı’na göre (s.205) yükseköğretimde okullaşma oranı (uzaktan eğitim dahil) yüzde 72,5’tir.

Yabancı üniversitelerin Türkiye’de kurulmasında denetimin nasıl olacağının ve kriterlerin belirlenmesi gerekir. Akreditasyon, denetim ve yaptırım yabancı üniversitelerin kurulmasında çok önemlidir. Aksi takdirde tüm sistem zarar görür. Yurt dışındaki üniversitelerden tam akreditasyonu olanlar fakülte ve enstitü açabilmelidir.

Rektörün 5 yıllığına ve bir defa atanması olumlu bir değişikliktir. Fakat öneride bir eksiklik vardır.


Eğer taslak öneri yasalaşacak olur ise, 4 yıllığına seçilmiş rektörlerin görev süreleri 4+1=5 yıl mı olacak, yoksa 4 yılın tamamlanmasıyla yeni yasaya göre yeni rektör mü seçilecek, ya da görev süresi biten rektörlerin, tıpkı geçmişte olduğu gibi “bu yasa geçmişi bağlamaz” diyerek yasanın TBMM’den geçmesinden sonra da aday olunması mümkün olacak mıdır?


Geçmiş uygulamada yargı, 4+4=8 yıl görev yapan rektörlerin yeniden 4+4=8 yıl daha görev yapamayacaklarına hükmetmiş ve bu sebeple ikinci 8 yıl görev yapmak isteyen ve yasaya aykırı bir şekilde seçime giren ve seçilen rektörler yargıkararı ile görevlerinden alınmışlardır.


Rektörler için bir dönem kısıtlaması getirilirken, Dekanlar aynı fakültede en fazla iki dönem görev yapabileceklerdir. Bunun sebebi yasa önerisinde açıklanmamıştır.


Farklı bölümlerden kişilerin rektör seçilmesi önerisi yerindedir. Bir devlet üniversitesinde üç bilim alanından (fen ve mühendislik bilimleri, sosyal ve beşeri bilimler, sağlık bilimleri olmak üzere) iki defa üst üste rektör seçilememesi doğru bir değişikliktir.


Özel ve vakıf üniversitelerinde dekan doğrudan rektör tarafından, devlet üniversitelerinde ise fakültede kadrolu öğretim üyelerince yapılan seçimde en fazla oyu alan profesör yönetim kurulu ya da Konsey Başkanı tarafından atanacaktır.


Yasa önersinde rektörlük için seçim kaldırılırken, dekanlık için seçim şartı öngörülmektedir.


Bu düzenlemeyle, fakültenin en önemli organı olan dekanlık için demokratik bir yöntem getirilerek fakültedeki öğretim üyelerinin çoğunluğu ile uyumun sağlanması amaçlanmıştır.


Senato, üniversitelerin akademik konularda en üst karar organıdır. Bu organın kararları, hiçbir şekilde Üniversite Konseyi’nin müdahalesine açık olmamalıdır.


Devlet üniversitelerinde araştırma yapacak öğretim üyelerine bir yıl ücretli izin verilmesi olumlu bir gelişmedir.


Öneride üniversitelerde, bilimsel araştırmalar yapılması teşvik edilecek, Bilgi Lisanslama Ofisleri kurulacaktır. Ofislerin ticari değeri olan bilgileri fikri mülkiyet kapsamında koruma altına alacak olması yerinde bir düzenlemedir.


Fakat burada unutulan bir konu vardır. Eğer siz başkalarının ürettiği bilimsel çalışmaları çalarak ve "kopyala-yapıştır" yaparak bundan kazanç sağlar, ayrıca doçentlik, profesörlük gibi sıfatları almak için kullanırsanız, ne olacaktır? 

 
http://plagiarism-turkish.blogspot.com/ linkini tıklayanlar, Türkiye’de bilimsel hırsızlıkların ne kadar yaygınlaştığına tanık olacaklardır.

Yasa taslak önerisi yükseköğretim kurumlarında performansı öne çıkarmaktadır. 

Akademisyenlerin performanslarının kurumun performansına ve performansın da maaşa yansıtılması yerindedir. Böylece üniversiteler nitelikli akademisyen alımına önem vermek zorunda kalacaklardır.

Üniversitelerde çalışan ve üreten öğretim üyeleri ile hiçbir üretim yapmayan öğretim üyeleri arasında mutlaka bir ayırım yapılmalıdır. 


Yasa önerisinde devlet yükseköğretim kurumlarının öğretim elemanlarından Akademik Faaliyet Ödeneği 30 puan ve üzerinde bulunanlara akademik faaliyet ödeneği verilmesi öngörülmektedir. Aslında ödeneğin en az 50 puan olmasında yarar vardır.

Tartışmaya açılan öneride, toplam nüfus içindeki yüksek öğrenimli nüfus oranını artıracak önlemlere de yer vermelidir.


OECD üyesi 34 üye ülke ile OECD üyesi olmayan bazı G20 ülkelerindeki eğitim durumunu belirleyen 2012 Eğitim Raporu’na göre


(http://www.oecd.org/edu/eag2012.htm, Education at a Glance 2012


Türkiye, 2010 yılı itibarıyla üniversite eğitimine ulaşan kişilerin nüfusa oranı açısından sondan üçüncü sıradadır. 

“uzaktan eğitim”in ayrı bir madde (Md.37) ile düzenlenmiş olması önemlidir.

Fakat uzaktan öğretim programlarından örgün eğitim programlarına yatay geçiş yapılamaması doğru değildir.

Bu, uzaktan eğitimin kalitesinin sorgulanmasına yol açabilir. Bu sebeple, belli bir kontenjan ile yatay geçiş imkanının sağlanması gerekir.


Örgün yükseköğretimde okullaşma oranının 2011 yılında yüzde 33 iken 2025 yılında yüzde 38,7’ye ulaşacağı ve Türkiye’nin bugün yüzde 50’lerin üzerinde olan gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmaya devam edeceği tahmin edilmektedir.


Bu göstergelerden günümüzde karşılanamayan yük­seköğretim talebinin 2025 yılında da varlığını sürdüreceği açıktır.

Bologna süreci kapsamında hazırlanan The European Higher Education Area in 2012: Bologna Process Implement Report’ a göre Türkiye, yükseköğretim oranını artırmak isteyen ülkeler arasında sayılmıştır. (s.79)


Bu sebeple uzaktan eğitime önem verilmeli, bu konuda daha ayrıntılı ve yapısal bir düzenlemeye gidilmelidir.


Yeni Yükseköğretim Yasa taslağı, eğer demokratik olmayan bazımaddelerinin de düzeltilmesi sonucunda yürürlüğe girerse, 1982’den bu yana yüksek öğretim sisteminişekillendiren 2547 sayılı yasa ve anti demokratik YÖK sistemi 30 yıl sonra ortadan kalkacaktır.


Böylece 2012 Yılı Programı’nda söz edilen (s.208) “YÖK’ün… yeniden yapılandırılması…ihtiyacı önemini korumaktadır” hükmü de yerine getirilmiş olacaktır.

16 Kasım 2012 Cuma

Akademik tez üniversitenin malıdır

MURAT BARDAKÇI

YÖK'ün internette bir tez sitesi var...

Türkiye'deki üniversitelerde son senelerde yapılmış ne kadar master ve doktora tezi varsa, hepsinin biraraya getirilmesine çalışılıyor.

Araştırdığınız veya merak ettiğiniz konu hakkında kaynak aramak yahut aynı alanda daha önce çalışılıp çalışılmadığını mı öğrenmek istiyorsunuz? Siteye girip anahtar kelimeyi yazınca şimdiye kadar kimin ne yazdığını, ne ettiğini görebiliyorsunuz... Sizi alâkadar eden tezi PDF olarak bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz ama öyle hepsini değil... İndirme kutusunu tıkladığınız zaman ekranda sık sık "Bu teze çoğaltma veya yayımı için izin belgesi olmadığından erişilmemektedir" diyen bir yazı çıkıyor. Yani, tezin sahibi çalışmasına ulaşmanıza, okumanıza ve istifade etmenize müsaade buyurmuyor!

Bu izin vermemenin sebebi, meçhul... Tez sahibinin akademik kıskançlığından mı, tezinde başkalarından birşeyler makaslamış olduğu için intihalinin ortaya çıkması endişesinden mi yoksa diğer bütün araştırmacıları hırsız gibi görüp kendi çalışmasını da yürütebilecekleri zannından mı, Allah bilir... Kaleme aldığı ve "tez" denen o metin sanki ilmî araştırma falan değil, devlet sırrı mübarek!

İhtiyaç duyduğumda yurtdışındaki üniversitelerden bazı tezleri senelerden buyana rahatça getirttiğim için yakinen biliyorum: Dünyanın hiçbir yerinde akademik tezler için "izin belgesi" diye birşey sözkonusu değildir. Uygulamada üniversitesine göre değişen bir "telif hakkı" meselesi vardır, parasını öder, istediğiniz tezi getirtip istifade edersiniz ve karşınıza "Bu çalışmaya ulaşmanıza sahibi izin vermiyor" gibisinden bir garabet asla çıkmaz!

YOK BÖYLE BİR LÜKS!

YÖK'ün bu şekilde bir sınırlamaya gitmesinin sebebinin ne olduğunu, tez sahiplerinden bir şikâyet mi geldiğini yoksa hukukçularının "Tezlerin de telif hakkı vardır, kamuya açarsanız başınıza iş gelir" gibisinden görüşleri ile mi yanıltıldığını bilmiyorum...

Akademik tezlerin de telif hakları vardır ama o hakkın karşılığı akademik unvan olarak ödenmiştir ve dünyadaki uygulama bu şekildedir...

Diyelim ki üniversitede bir konuda tez yapacaksınız, oturdunuz, çalışıp ortaya bir eser koydunuz ve teziniz üniversitenin jürisi tarafından kabul edilip size "master" yahut "doktora" unvânı verildi..

Yaptığınız çalışmaya ödenen telif bedeli, size verilen işte bu unvandır... Tezlerde "satış fiyatının yüzde bilmemkaçını tirajla çarp, çıkan meblâğdan yüzde şu kadar stopajı yahut gelir vergisini düş, hakkın olan telif ücreti aha işte bu kadardır!" gibisinden hesaplamalarla belirlenen maddî meblâğlar değil, "unvan olarak ödeme" sözkonusudur. Tezin sahibi telif hakkını unvan şeklinde almış olduğu için artık "Çalışmamı okuyucuya açmam, YÖK'ün sitesinde benim iznim olmadan yayınlanamaz, keyfimin kâhyası mısınız, cân-ı azîzim yazdıklarımı okumanızı istemiyor" gibisinden sınırlamalar koyma lüksüne sahip değildir. Çalışmayı kitap halinde yayınlama hakkı tabii ki eserin sahibine aittir ama tezlerin okuyucuya ve araştırmacıya açılması hakkı da eserin entelektüel bedelini unvan şeklinde ödemiş olan üniversiteye aittir ve dünyanın her tarafındaki uygulama bu şekildedir.

YÖK'e nâçizane hatırlatayım dedim...