BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

17 Ağustos 2012 Cuma

Üniversiteler vesayetten kurtulabilecek mi?

Prof. Dr. AYŞE DURAKBAŞA*

Üniversitelerde bazı kişiler göz göre göre kollanıyor. O kadroları hak ettiği nesnel ölçütlerle belli olan adayların ise çeşitli alicengiz oyunlarıyla önü kesiliyor.

Türkiye toplumunun siyasal yapısının Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde kurumsallaşan rejimin temel niteliği olduğu varsayılan ‘vesayet rejimi’nden kurtulduğu, sivil demokratik anayasa yapım süreciyle birlikte rejimin niteliklerinin sivil demokratikleşme yönünde değiştiğine ilişkin bir siyasal söylem bugün hegemonik söylem haline geldi. Zihinlere nakşolan bu tarih okumasının indirgemeci ve özcü zaafları bir yana, bugüne dair zihniyetimiz, sosyal algı ve anlama kapasitemiz sürekli kuşatma ve saldırı altında… Bu yazıda size 25 yılı aşkın süredir görev yaptığım üniversite kurumundan birkaç çarpıcı örnek vereceğim.

Türkiye’nin modernleşme tarihine ilişkin yaşanmış tüm süreçleri ve tecrübeleri sıfırlayan, zihinleri bugünün küreselleşmeci değerlerinin despotizmine mahkûm eden; kurumsal gelenekleri, kurumların işleyiş kural ve prosedürlerini, hız ve yeniden yapmaya ilişkin iktidar sarhoşluğunda, ‘ben yaptım, oldu’ anlayışıyla çökerten bu genel zihniyet karşısında insanlar, kendi denetleyebildikleri küçük toplumsallıklar çerçevesinde iyi işler yapmaya, akıl ve ruh sağlıklarını korumaya çalışıyor.

Eğitimde güven zaafı
Şimdi eğitim sistemine ve üniversitelere gelelim. Türkiye’de toplumun bütün kesimlerinde, hangi sosyal sınıftan olursa olsun, ailelerin çocuklarının eğitimine büyük fedakârlıklarla yatırım yaptığını biliyoruz. Zira toplumumuzda eğitim, kim ne derse desin, modernleşme sürecinde eşitleyici ve toplumsal bütünleşmeye hizmet eden önemli bir kurumsal düzenek olarak işlev gördü. Eğitim alanında hep sistem sorunundan yakınsak da —bu alana akan insan enerjisi sayesinde, ailelerin eğitimin önemini kavraması, okullarda öğretmenlerin, üniversitelerde öğretim üyelerinin bugün beğenmediğimiz Cumhuriyetin beşeri sermayeye yaptığı değer yatırımıyla insan yetiştirmeye kendilerini adaması sayesinde- Türkiye’nin yetişmiş insan gücü gelişti.

Bugün Türkiye’deki milli eğitim sistemine güven zaafı had safhada. 12 Eylül askeri darbesi ve 1982 Anayasası’nın ürünü olan Yüksek Öğretim Kurulu ( YÖK ) ve üniversiteler, giderek artan biçimde cemaat yapılanmasının güdümüne giriyor. Türkiye’nin en yüksek eğitimli kesimini barındıran, bilimsel bilgi ve özgür düşünce üretiminde öncü olması beklenen bu kurumlar, siyasi iktidarın yönlendirdiği vesayet rejiminin doğrudan etkisi altında.

Yüksek Öğretim Kanunu’na göre bu ülkenin en seçkin eğitim düzeyine sahip olan öğretim üyeleri, kendi yöneticilerini seçme ehliyetine sahip görülüyor. Üniversitelerde gerçekleştirilen seçimlerden sonra YÖK sıralaması ve cumhurbaşkanı ataması aşamalarından geçerek belirlenen rektörler, mevcut sistemde öyle geniş yetkilerle donatılmış ki bu yetkileri keyfi ve denetimsiz biçimde kullanmaları mümkün. Halen yürürlükte olan disiplin yönetmeliği, üniversitede çeşitli birimlerdeki yöneticileri astları üstünde tahakküm kurma konusunda teçhiz etmek üzere hazırlanmıştır. Öyle ki üniversitede yürütülüp sonuçlanan soruşturmaların bilimsel bir araştırmaya konu olması halinde, halihazırda üniversitede ‘disiplin soruşturması’nın yıldırma ve sindirme araçlarından olduğu anlaşılacaktır.

Bu tür vakaları kayıt altına almak, ifşa etmek ve mücadele yollarıyla ilgili bilgiyi kamuyla paylaşmak için GIT- Türkiye ( Türkiye’de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu) öncü bir çalışma başlatmış; akademide hak ihlalleriyle ilgili bir dosya hazırlamıştır (Bkz. http//gitturkiye.org ) (www.gitinitiative.com). Taşra üniversitelerinde özellikle alt kademe öğretim elemanları üzerinde rektörlerden dekanlara ve bölüm başkanlarına uzanan emir-komuta zinciri içinde kurulan tahakküm ilişkileri ve ‘yardakçılığı’ geçer akçe akademik norm haline getiren ortamın kapsamlı bir betimlemesi için okurların Emrah Göker’in İstifhanesi’ni ziyaret etmesini öneririm.(www.istifhanem.com)

Üniversitelerdeki kurumsallaşmış vesayet rejimini anlamak için soruşturmaların soruşturulması, üniversite senatolarınca yayımlanan senato bildirilerinin içerik ve metin analizlerinin yapılması da önemli veri kaynakları oluşturacaktır. Senatolar çoğunlukla siyasi iktidarın yüzü suyu hürmetine, siyasi açıdan yanlı ve ideolojik içerikli bildiriler yayımlar. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Senatosu’nun 31.07.2012 tarihinde kamuoyuna duyurduğu bildiri ise bilimsel, akademik hak ve özgürlüklerin ve öğrencilerin eğitim haklarının korunması adına son dönemde artan gözaltı ve tutuklamalara dikkat çektiğinden, son 30 yıldır yayımlanmış bildiriler arasında ayrıksı bir nitelik taşıyor. (Bkz. www.metu.edu.tr )

Ayrıksı seslerin eksikliği
Ne yazık ki üniversitelerimizden bu tür ayrıksı sesler çok az çıkıyor! Oysa artık öğretim üyelerinin mesleki onur, kişisel haysiyet ve şahsiyetlerinin zorlandığı bir eşiğe gelmiş durumdayız; çünkü bizlerden koşulsuz boyun eğmemiz isteniyor. Neye mi? Belirli makamlara getirilmiş olsak da o makamın yetkilerini kullanma ehliyetinin hiçe sayılmasına (örneğin, başkanı olduğunuz bölüm ya da anabilim dalına alınacak elemanlarla ilgili kadro ilanı, ilandaki özel koşullar, bilim jürisinin belirlenmesi vd. süreçlerde tamamen üniversite dışı siyasi saiklerle yönlendirilen üniversite yöneticilerinin emriyle yürütülen işlemler), ‘hain’lerin ayıklanması diye haklılaştırılmaya çalışılan ayrımcı uygulamalara, akademik ölçütler yerine siyasal iktidar yandaşlarını kollamak için yapılan atamalara ve gözle görülür kadrolaşmaya, boyun eğmenin ödüllendirilmesi ve boyun eğmeyenlerin cezalandırılmasına, üniversite kampüslerinin ‘dinsel inanç ve pratiklerle ilgili özgürlükler’le kılıflanan ideolojik faaliyetler için, dolayısıyla ideolojik yanlılıkla kullanımına, öğretim üyelerinin saygınlığının hiçe sayılmasına, çeşitli ‘mobbing’ (psikolojik yıldırma) operasyonlarına seyirci kalmamız isteniyor!

İşin şirazesi öyle kaçmış ki, göz göre göre bazı kişiler kollanıyor, o kadroları hak etmiş olduğu nesnel ölçütlerle belli olan adayların ise çeşitli alicengiz oyunlarıyla önü kesiliyor: Örneğin, başvurusu kabul edilmiş, sınavlarda başarılı olmuş bir adayın başvuru belgelerinden biri yok edilerek başvurusu geçersiz sayılabiliyor; ya da adaylara yukarıdan yapılan baskılarla geçerli sayılmış olan başvuruları geri çektiriliyor ve akademik esaslara göre yürümesi gereken prosedürlere sekte vuruluyor.

Tüm bu kuralsızlıklar içinde siz belli bir makamın saygınlığını, üniversitede akademisyen ya da bilim insanı olmanın onurunu ya da meslektaşlarınızla ortaklaşabileceğiniz bir iletişim kültürünü ve çalışma zeminini nasıl yürütebilirsiniz? Korkarım ki, bugün üniversiteler, tüm zeminlerin çatlayıp ayaklarımızın altından kaydığı ve karşılıklı önyargılarla kurulmuş kamplaşmalarla iş gören, düşünsel ve bilimsel açıdan kısır bir yılgınlık ortamına doğru sürükleniyor.

Bugün bir üniversiteye yerleşme hakkı kazanan öğrenci, üniversitede görevli öğretim elemanı ya da çalışanların kurumsal kimlik ve kişilik hakları da korporatif piyasa yapılanmasının hükmü altına girmiştir, denilebilir. Üniversitelerin açılış ve mezuniyet törenlerinin etnografik bir incelemesi ve örneğin, protokol listesinin incelenmesi ve sponsorların cüppe giydirilerek onurlandırılmasına varan temaşa sahneleri, üniversitenin taşıdığı varsayılan bilimsel özerklik iddiasının nasıl ‘dostlar alışverişte görsün’ anlayışıyla yer değiştirdiğini gözler önüne serer.

Gelecek günlerde muhkem güvenlik sistemiyle korunan kapılardan kart basarak girebileceğimiz bu kurumda, ne yazık ki kendimizi sadece Kafkaesk senaryoların figüranı gibi hissetmekten başka şansımız kalmayacak.

(*) Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi

5 Ağustos 2012 Pazar

AKADEMİK ÖZGÜRLÜĞE İHTİYAÇ YOK!

Doç. Dr. ERCAN GÜNDOĞAN
Türkiye'de kaç akademisyenin akademik özgürlüğe ihtiyacı var, bilmiyorum. Çok azının ihtiyacı olduğunu söyleyebilirim.

Farklı fikri, tezi, araştırması olanların bile zorunlu olarak bu özgürlüğe ihtiyacı yoktur.


İhtiyacı olanlar, toplumun ve devletin kabul etmedikleri, edemeyecekleri konularda, tarzlarda, araştırma yapan, yazanlardır.


Mesela, 1960'lı yıllarda, İsmail Beşikçi'nin akademik özgürlüğe ve hakka ihtiyacı vardı. Yoksa, o dönemde, "zararsız" konularda çalışma yapanların değil. Ya da 1940'larda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden atılanların. Elbette 12 Eylül sürecinde akademiden uzaklaştırılanların da, akademik özgürlüğe ihtiyaçları vardı.


Kimseyi rahatsız etmeyecek, hatta, ne düşündüğünü yazdığını yan odasındaki akademisyen arkadaşının bile takip etmediği bir akademisyenin, akademik özgürlük kaygısı da, ihtiyacı da, olamaz.


Türkiye'de akademik özerklik isteyen akademisyenlerin ne kadarı bunu akademik özgürlük için ister, bilmiyorum. Özerklik denilen rektörün, dekanın seçimi, kadroların üniversite tarafından belirlenmesi, akademik derecelerin üniversiteler tarafından verilebilmesi ise, ne özerkliğin, ne de akademik özgürlüğün o kadar da acil ve zorunlu bir ihtiyaç, talep olmadığı, söylenebilir.


Rektörün ilk üç arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi, bana göre akademik hayatla ilgili bir durum değil. Hatta bir önemi de yok. Dekanlar ise, zaten fakülte ve rektörlük tarafından seçilebiliyor. İdari görevlilerin kimler tarafından atandığının bence hiç bir önemi bulunmuyor.


Önemli olan, akademisyenlerin idareciler tarafından idare edilmemesidir. İdareciler, akademide aslında istenmeyen, zorunlu bir koordinasyon, planlama görevi üstlenirler. Esas olan akademisyen ve öğrencidir.


Bizim akademilerimizde,  fikri olan, hele de çok farklı fikri olan akademisyenlerin sayısı azdır. Çünkü fikri olmayan hocalar, kendilerine benzeyen "başarılı" öğrencileri önce asistan, sonra da "hoca" yaparlar. Her hoca kendine benzer öğrenciyi hoca yapmaya çalıştığı için, hocalar adeta klonlarak, yeni akademik kadroları oluştururlar. Böylece, fikirsizlik, kendini yeniden üretir. Bunun kanıtı her gün görülür. Yüzelliden fazla üniversitesi olan Türkiye'de, fikriyle ülkeyi aydınlatacak, sarsacak, bir akademisyen, ne yazık, görülmüyor.


Akademisyen doktorasından sonra bir iki makele yazarak yardımcı doçent olmaya çalışır. Sonra, iki kat daha fazla makale yazarak, konferansa katılarak, doçent olmaya çalışır. Tabii YÖK, ondan yerli ya da  yabancı altı makale yazmasını ister. Sonra, doçent olanın beş yıl bekleyip, biraz daha makale yazması, konferansa katılması istenir. YÖK, kitap yazan akademisyen istemez. Önemli olan "hakemli" dergilerde yerli ya da yabancı, makale yazmaktır. Makaleleler Anglofon dünyanın "tekel" dergilerinde yayınlanmışsa, çok kıymetlidir. YÖK hemen sizi "terfi" ettirir.


Zar zor asistan olmuş öğrenci yüksek lisans yapıp doktoraya başladığında, hocalarının nasıl akademik kariyer yaptığını görüp, kendi kariyerini de ona göre planlar. İlgili dergilerde makale yayınlayıp, ilgili konferanslarda tebliğ sunacaktır. Doktoradan sonra aynı istikamette gidip yardımcı doçent, doçent, ve nihayetinde "profesör" olacaktır.


Böyle bir kariyer, "bilim adamı" olmayı şart koşmuyor. Hele de, "aydın" olmayı hiç değil.


Öyleyse, Türkiye'de, "akademik özgürlük" gereksizdir. Akademik özerklik ise, kadrolar, terfiler, kıdemler, atamalar ve "mali" konulardan ibarettir.


Sarsıcı fikri, araştırması, toplumsal iddia ve davası olmayan akademisyenlerimizin olsa olsa akademik özerkliğe ihtiyacı var. Akademik özgürlüğe değil!