30 Temmuz 2012 Pazartesi

Eğitim sistemi ve üniversiteler

Y. Doç. Dr. ÜMİT İZMEN
Radikal, 30/07/2012

Emekli profesörlerle şişirilmiş kadrolardan medet ummayın. Öğretim üyelerinin haftalık ders yüklerinin ne kadar olduğunu sorun.

Yazılacak çok konu var. Para politikası ve Merkez Bankası’nın enflasyon tahminini aşağı çekmesi, çocuk sahibi çalışan kadınlara kreş, ABD’de ekonomideki toparlanma hızının yarattığı hayal kırıklığı, Çin ekonomisindeki yavaşlama, AB adaylığından Şanghay beşlisi adaylığına düşme ve tabii ki sonu hâlâ gelmeyen euro krizi…

Ben bu konuları geçip üniversite tercihlerinin yapılmakta olduğu şu günlerde eğitim konusunda yazmak istiyorum. Çünkü eğitim Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu. Bu hafta Babacan da eğitim sisteminde iyileşme sağlanmadan Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkamayacağını söyledi. Özellikle nitelik konusunda alınacak uzun bir mesafe olduğuna dikkati çekti.

‘Denize nazır, diploma hazır’ üniversiteler

Üniversite, bir gencin iş hayatını, gelir ve yaşam standardını, hatta sosyal hayatını şekillendirmek açısından çok önemli. Dolayısıyla bölüm ve üniversite seçimi zor bir karar.

Geçen gün Star gazetesinde Cemil Ertem bölüm seçimiyle ilgili iyi bir yazı yazmıştı. Ben de üniversite seçimi hakkında bir uyarı yapmak istiyorum.

Son yıllarda hem birçok Anadolu şehrinde, hem de büyük şehirlerde çok sayıda devlet üniversitesi ve vakıf üniversitesi açıldı. Üniversite sayısında bir artış var da niteliklerini dikkate alırsak bu kurumlara üniversite denebilir mi? Bu konuda şüpheliyim.

Vakıf üniversiteleri, adı üzerinde, kâr amacı gütmemeli. Ama bazısında durum hiç böyle değil. Çok ciddi para tuzakları. Bu nedenle seçim yapılırken üniversite denen şeyin para ile diploma satın alınan bir dükkân olup olmadığını araştırmak gerekiyor. Siz bakmayın bu okulların mezunlarımız iş buluyor diye reklam yapmalarına. Verdikleri eğitimin daha iyi iş bulmada bir faydası olmadığı pek yakın bir gelecekte iyice ortaya çıkacak. Ama asıl ürkütücü olan kalitesiz eğitimin lisansüstünde de devam ediyor olması. Bir süre sonra ortalık, bir değer taşımayan master, doktora derecelerine sahip polisler, öğretmenler, kamu görevlileri, belediyeciler ve benzerlerinden geçilmeyecek. Lisansüstü derecelere sahip olanların çoğalmasının tek faydası uluslararası istatistiklerde şıklık olacak. Tam mostralık. Bu anlattığım nahoş durum tabii ki tüm vakıf üniversiteleri için geçerli değil. Ama kurumsallaşma gibi bir derdi olmayan, eğitim sektöründe köklü bir geçmişi bulunmayan, kurucuları eğitimci özelliklere ve deneyime sahip olmayan, hakikaten vakfedilebilecek bir sermaye birikimine dayanmayan, değirmenin suyunun nereden geldiği ve nereye gittiği bilinmeyen, çok hızlı büyüyen, kamu yararı ilkesini suiistimal ederek etrafındaki binaları bir bir yutan üniversitelerdeki duruma daha yakından bakmak gerekiyor.

Şu sıra bu vakıf okullarının tanıtım ve reklam dönemi olduğu için, bilgi edinmek açısından basına pek güvenmemeli. Bireysel gözlemler, özellikle bu üniversitelerde okuyanlarla ve varsa mezunlarla görüşmek daha iyi fikir verir. Ben kulağıma gelen bir-iki noktayı sizinle paylaşayım. Akademisyenlerine değer vermeyen, hocalarına fabrika gibi kart basarak mesai yaptıran, genç akademisyenlere araştırma fırsatı tanımayan, doğru düzgün kütüphanesi bile olmayan, öğrenciler binalara sığmadığı için ders yılını uzatan okullara şüpheyle yaklaşın. Akademik kadroya dikkatle bakın, tüm enerjisini yitirmiş emekli profesörlerle şişirilmiş kadrolardan medet ummayın. Öğretim üyelerinin haftalık ders yüklerinin ne kadar olduğunu sorun. Haftada 20, hatta 40 saat ders yükü olan hocaların olduğu kurumlar her ne kadar adına üniversite denmiş olsa da en fazla dershanedir; unutmayın!

Eğer Başbakan gençlerin eğitimine, üniversitelerin yöneticilerini arayacak kadar önem veriyorsa, içki içmelerini dert ettiği kadar biraz da aldıkları eğitimin kalitesini dert etsin ve hiç değilse şu yukarıda saydığım konularda üniversite adına layık olacak biçimde çalışmaları konusunda uyarsın.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

'Denize nazır, diploman hazır'

Prof. Dr. İBRAHİM ÖZTÜRK
ZAMAN, 23.7.2012

Üniversiteye yerleştirme sınavlarının sonuçları açıklandı.

Yaklaşık 2 milyon gencin katıldığı sınavda öğrencilerin neredeyse yarısı matematikten hiç puan alamamış. Sekiz senelik eğitimin bakiyesi bu. Yaklaşık 200 bin genç ise sınavın tümünden sıfır puan çekmiş.

Lise eğitimi Türkiye'yi dünyaya rezil ediyor. Okul, sınıf, sıra, akıllı tahta, bedava (tablet) bilgisayar derdimize merhem olmuş değil. Araç ve gereç gerekli ancak derdimize merhem olacak olan öğretmenler, müfredat ve öğretme teknikleridir.

Bir defa iyi donanımlı, motivasyonu yükseltilmiş öğretmenler şart. Çalışma şartları ve maaşlar da dâhil birçok alanda iyileştirme şart. Bu bağlamda öğretmenlerin mesleki formasyonu da geliştirilmeli.

Öğretmenin ömür boyu devlet memuru olarak kalması da büyük bir yanlış. Bu, benim de dahil olduğum tüm memur, bürokratik kadrolar için geçerlidir. Ön kapıdan gireni bir ömrün sonunda arka kapıdan emekli eden sistemden performans beklenemez.

Evet, öğrencilerimizin aldığı lise eğitiminin temeli bu. Bir de geldiği yeri bırakıp girdiği yere bakalım. Her şeye rağmen sözüm ona bir yerleri kazanan öğrencilerin akıbeti var. Bu gençler için 'keşke bir yer kazanmasaydı' diyesim geliyor. Niteliksiz özel ve kamu üniversitesi furyası ile hükümet herkesi bir yere sokmaya çalışıyor. Üniversite deyince akıllarına sadece bina geliyor, zahir! Türkiye bir üniversite mezarlığına dönmüş durumda.

Ama sistem daha akademisyenine lisan öğretemiyor. Oysa örneğin, Almanya'da daha liseyi bitiren genç iki yabancı dili iyi derecede biliyor. Burada onun hocası olacak kişi bozuk plak gibi takılıp kalıyor. Hayat boyu memuriyet statüsü nedeniyle 20-30 sene bir lisan sınavını veremeyip de üniversiteden yardımcı doçent olarak emekli olma hakkı kimseye verilmemeli. Çünkü bırakın kavrayıp içselleştirmeyi, daha okumayı başaramamış bir öğretim üyesinin, bu ülkenin geleceğine kazandıracağı bir genç yoktur.

Nitelikli olarak üniversiteye giren öğrencilerimiz üniversitede alınıp çok yukarılara taşınamıyor. Çeperleri zorlanamıyor. Hocalar donanımsızlık nedeniyle öğrencilerini baskı altına alıyor. Öğrenciler de zaten derslere devam etmiyor. Geçen sene öğrencilerim arasında yaptığım bir anket, ağırlıklı ortalamanın sadece iki dersi düzenli takip ettiklerini, diğer derslere katılma gereği duymadıklarını gösterdi. Ve gördüm ki buna neden olan dersin adı ve içeriği değil, tümüyle öğretim üyesi. Hocaya saygı yoksa derse de girmek gerekmiyor. Hoca bu saygıyı uyandıracak. Ezberci, piyasadan kopuk, eğiticilik formasyonu olmayan, aklı dışarıda, şahsi işlerinde olan bilhassa yaşlı, eski nesil akademisyen tipleri üniversitede gençlerin de önünü kapatmış durumda. Emekli bile olmuyorlar ki gençler yerini doldursun. Derse gelmez, gelse anlatmaz, anlatacak yeni bilgisi de yok. Atamazsınız, satamazsınız.

Evet, öğrencilerimizin ağırlıklı olarak girdiği yerin encamı da böyle. Buradan ancak uzatmalı cahiller ile diplomalı işsizler ordusu çıkar. Üzüntümün kaynağı da bu. Zira onlar sadece biraz daha çok zaman kaybedecek, sadece biraz daha fazla ailelerinin umudunu sömürecek.

Bu şartlarda bir yerleri kazanan öğrencilerden en fazla yüzde 30'una 'iyi bir yer kazanmışsın, git oku' diyebileceğim. Bu yüzden ben üniversite adı vermeyeceğim. Tercihler, üniversite, bölüm ve programın şatafatlı adına ve imajına göre yapılmamalı. Programın içeriği ve bilhassa öğretim kadrosu incelenmeli.

Gençler gidip iyi sunumlar alsın, iyi sorular sorsunlar. Pazarlama yapan gösterişli bayanın gülen yüzünün reklam kokan kısmını bir kenara bıraksınlar. 'Denize nazır, diploman hazır' oyununa gelmesinler.

Bir dahaki yazıda gençlerin geleceğine yön verecek olan mesleki tercihler odaklı yazacağım.

NEDEN ?

NEDEN ?
ENGELLERİ AŞIYORUZ => https://plagiarism-turkish.blogspot.com/