BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

23 Aralık 2011 Cuma

Üniversitelerde değişim-dönüşüm kaçınılmazdır

Prof. Dr. TAHSİN YEŞİLDERE*
YÖK, kurulduğundan bugüne değin üniversite sorunları azalacağına giderek arttı. 1990'dan sonra yapılan genel seçimler öncesi her parti "İktidara gelecek olurlarsa YÖK'ü kaldıracaklarını özerk demokratik bir üniversite oluşturacaklarını" seçim vaadleri içinde kamuoyuna aktardılar.

Ne yazık ki YÖK giderek daha da güçlendi, askeri rejimin ürünü olan bu kurum hiçbir iktidar tarafından değiştirilmek istenmediği gibi iktidarların önemli güç alanı haline getirildi ve siyasi baskılar ile adeta hükümetlerin önemli bir parçaları oldu.

YÖK'ün kaldırılması taleplerinin artık önemini yitirdiği bir yerdeyiz. Önemli olan görev, yetki ve sorumluluk alanının iyice daraltılması bir koordinasyon kurulu haline getirilmesidir. O zaman yeni Anayasa yapım sürecinden başlayarak üniversitelerin değişiminin kaçınılmaz olduğunu, üniversiteyi etkileyen süreçleri ele almakta yarar görüyorum.

Öncelikle de YÖK'ün yeni başkanına başarı dileklerimi iletmek isterim. Başkan, ilk demeçlerinde değişim sinyalleri verdi, umutlu olduğunu vurguladı. Ancak dış-iç etki ve baskılardan arındığı sürece bunu başarabileceği kanısında olduğumu da belirtmek isterim.

TBMM'de kurulan Anayasa Komisyonu'nun Yeni Anayasa süreci içinde üniversitelerin görüşünü alacağını belirtmesi önemli. Biz, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Olarak bu konuda yaptığımız çalışmayı kitapçık halinde komisyona göndereceğiz. Yeni Anayasa'da üniversitelerin nasıl yer alacağı önemli. Anayasa'nın 130 ve 131'inci maddesi kaldırılmalı. Türkiye'de, üniversiteler mali-yönetsel özerk kurumlar olmalı, bilim özgürlüğü, akademik özgürlükler sağlanmalı. Özellikle, Sosyal Bilimlerde görevli araştırıcılar, bilim insanları araştırmalarını özgür düşünce içinde yapmalı, özgürce bilim üretmeli ve sonuçları da topluma yansıtmalıdırlar.

Üniversite öğrencileri yönetime katılabilmeli, yöneticilerini seçme hakkı olmalı ve örgütlenme özgürlüğü yanında düşüncesini özgürce ifade edebilmeli. Parasız-eşit eğitim hakkı Anayasa'da yer almalı. Barınma, beslenme, sağlık ve spor hakları da sorunsuz olmalıdır. Her türlü toplumsal sorunun çözümünün üniversitelerden yansıması demokratik gelişmenin önemli basamağıdır. Üniversite toplumun ışığı olmalıdır. Üniversite kavramı konusunda Anayasa'da ne gibi maddelerin yer alması gerektiğinin de tartışmaların içine girmesi önemli. 1982 Anayasası bilim özgürlüğünü, bir maddesiyle savunurken, üniversiteleri belirleyen maddelerinde ise kısıtlamalar getirdi ve belli bir ideolojik yapıda bilimsel araştırmayı öngördü. Yeni Anayasa süreci içinde demokratik, özerk, özgün ve özgür (mali, yönetsel) bir yükseköğretim anlayışını getirmeli. YÖK bir koordinasyon kurulu haline dönüştürülmelidir.

Eleştirenler aynı şeyi yapıyor

1980 sonrasını ve YÖK ile ilgili bugüne kadar geldiğimiz noktayı hepimiz değişik aşamalarında beraberce yaşadık ve yaşıyoruz. Bu süreçte üniversitede özerklik tamamen kayboldu, merkeziyetçi bir yapı kendisini fazlasıyla hissettirdi. YÖK yapısı gereği üniversitelere her alanda tamamen müdahale eder bir konumda. Üniversitedeki rektörlerin atanmasında, üniversitelerin altı kişiyi seçmesinin konuşulacak tarafı kalmadı. Bu seçim modeli dünyanın sekizinci harikasıdır!!! Daha hala bu model üzerinden seçim yapılması gelişen Türkiye'nin ayıbıdır. Bunun sadece göstermelik olduğunu artık herkes öğrenmiş durumda. Her partinin eleştirel olarak baktığı YÖK'ün rektör atamalarına kendileri iktidar oldukları zaman, aynı uygulamaları yaptığını görüyoruz. Hükümetlerin Cumhurbaşkanlığı makamını veya üniversitelerarası kurulu ve YÖK'ü tamamıyla kendi siyasi ölçütleri doğrultusunda ele geçirdiği anda sistemin uygulanması konusunda hiç de eskisinden farklı olmadıkları, sistemi ele geçirme ve yönetmeyi benimsedikleri ve içlerine sindirdikleri açık ve net olarak bugüne kadar izlenmiştir. Bugün de aynı durumla karşı karşıya olduğumuz net olarak gözleniyor. Bundan önceki cumhurbaşkanının rektör atamaları yaptığı dönemlerde rektör atanma sıralarındaki değişiklikleri eleştiren bugünkü siyasiler aynı olayı şimdi kendileri yapmaya devam ediyorlar.

Öğretim üyesi ihtiyacı

Üniversitelerin nitelikli öğretim üyesine gereksinimi olduğu herkesçe biliniyor. Nitelikli öğretim üyesi yetiştirmenin önemli kaynağı yüksek nitelikli lisans ve doktora öğrencileridir. Bu öğrencilerin en iyilerinin üniversitelere akademik personel olarak kazandırılmasının kriterleri yanında tarafsızlık ilkesi önemli. Ayrıca üniversite başta sosyal haklar ve sosyal güvence olmak üzere özendirici olmak zorunda. Ancak, 31 Temmuz'da çıkarılan yönetmelik ile onların geleceğini endişeye sokmak ve 50/d-33/a kadrolarının belirsizliği, nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinin de önünde önemli bir engel olarak görülüyor. Başka üniversitelerdeki 50/d'den dışarıda kalmış doktorasını bitirmiş insanların, o üniversitelere kadrolar açılarak öğretim elemanı olarak atanmalarını sağlıyor. Bu tabii ki üniversitelerin geleceği açısından gerçekten çok dikkat edilmesi gereken bir konu.

YÖK sistemi askeri rejimle birlikte kuruldu ve o dönemden bugüne kadar da birçok maddesi değişmesine rağmen, istenilen verim elde edilemedi. Bu nedenle üniversiteyi-yükseköğretimi zorlayan ve etkileyen bazı süreçler vardır. Üniversiteyi etkileyen bu süreçlerle YÖK de baş edemez durumda. Bu süreçler doğal olarak YÖK'ün bugünkü sistemini de zorluyor. YÖK'ün mutlaka değiştirilmesi gerektiği açık ve net olarak ortaya çıkıyor. Üniversitelerin baskı unsuru olması gerekirken ne yazık ki bu baskı unsurunu bugün görmek mümkün değil.

Üniversiteleri etkileyen süreçler

Üniversiteleri etkileyen süreçlere bir bakacak olursak:

Türkiye'de artan bir yükseköğretim talebi var. Bu talep doğal olarak okullaşma oranının yükselmesini zorluyor (açılan yeni üniversitelerin hiçbir üniversiter kriter gözetilmeden açıldığı için istenilen nitelikte eğitim öğretim verememesi endişeleri giderek arttırıyor). Yükseköğretimde okullaşmanın istenilen oranda olmaması, teknolojik ilerleme, iş gücünün niteliğinde yükselme, uzmanlık konularının artması, bilimsel bilginin genişlemesi, yayın sayısının artması, giderlerin yükselişi, kaynak gereksinimi artışı, küreselleşmenin etkisi ve sosyal harcamalara olan baskısı, finansman modeline etki, endüstriyel kaynak arayışı, katılım payı arayışı gibi piyasanın gereksinimlerine karşı üniversitenin duruşu oldukça önem kazanıyor.

Son zamanlarda sürekli dillendirilen rekabetin de üniversite üzerinde baskısı var. Gelişmiş ülkelerde üniversitelerdeki araştırmaların üniversitelerden endüstriye kayması, üniversite ve endüstri işbirliğinin artışı, ekonomik bağımlılık sorumluluğu, uluslararasılaşma denen üniversitelerin uluslararası boyutlara girmesinde yabancı öğrenci/öğretim üyesi sayısını arttırması, değişim programlarında (öğrenci/öğretim üyesi) uluslararasılaşan yükseköğretim piyasası, İngilizce programların yaygınlaşması, Avrupa yükseköğretim alanın tartışılmasının başlaması gibi Bologna ve Lizbon süreçlerinin üniversitelerimiz üzerindeki olumlu/olumsuz etkileri oldukça önem kazanıyor. Türkiye bunların etkisinde kalıyor.

Akademik özgürlük ve özerklik

Türkiye de bu sisteme girmek için imzasını atmış durumda, dolayısıyla diplomaların karşılaştırılabilir olması, yükseköğretim sistemlerinin uyumsallaştırılması, kredi transfer sistemi, iki aşamalı sistem, öğrenci değişiminin desteklenmesi, yaşam boyu eğitim süreçleri, Avrupa araştırma alanının ortaya konması gibi bu süreçler üniversiteyi etkiliyor. Ve kurumsal yapıda değişim yapılması zorlamaları kendini gösteriyor. Bu durumda hukuksal yapı, ortaklıklar, teknoparklar, rekabetin artışı, kurum içi kurum dışı rekabetin artması gerektiği, rekabetin ön koşulları, esneklik, farklılaşma, kurum kimliği, odaklaşma, profil oluşturma, tanıtım, pazarlama, mali özerklik, kaynak yaratma çabalarındaki artış, kaynak tahsisindeki birtakım yenilikler, birkaç yıllık bütçenin oluşması, performansa göre bütçenin oluşması, formüle göre tahsis, hesap verilebilirlik, saydamlık, kalite ölçme, kalite geliştirilme, öz değerlendirme, dış değerlendirme, performans göstergeleri ve akreditasyon konuları gündeme geliyor. Tabii Yüksek Öğretim Kurulu bu zorlamalara karşı başedebilecek bir yapıda olmadığı gibi bugüne kadar bazı değişim talebi ile üniversiteleri baskı altında yönetmeğe devam ediyor.

Üniversiteler eleştiri gücünü bulamıyor

Burada genel değerlendirmelere girmek istemiyorum. Bu göstergelerin hangilerinin üniversitelerde olması, olmazsa/olmazları iyi değerlendirmek gerekir. Yıllardan beri üniversite üzerinde bir dış gündemin baskısı, siyasi baskıların olduğunu görüyoruz... Bugün var olan bu yükseköğretim sistemi değişmeden üniversitelerin değişiminin zor olduğu kaçınılmazdır. Üniversite özerkliği tam anlamıyla oturtulamadığı için üniversite için vazgeçilmez değerleri tartışmada geç kalınıyor ve üniversiteler akademik özgürlük ve özerklik açısından zedelendiği için eleştiri gücü ve cesaretini de maalesef bulamıyorlar.

Tabii fakülteler de kendilerine göre gelişim sağlayabilecek kriterleri mutlaka açması gerekiyor. Fakülteler kendi içinde değişime girebilmeleri için birtakım kurumsal değişimlere doğru gitmesi, eski alışkanlıklarından vazgeçmesi öğretim üyelerinin bilhassa sistemin başındaki öğretim üyelerinin geleceği karartmama açısından birtakım değişimlere ayak uydurması gerekiyor. O zaman aşağıdan yukarıya üniversitelerin tartışılması olanağı olabilir. Bu nedenle kurumsal nitelikler, özellikler, eğitim-öğretim süreçleri (uygulamaya dayalı, problem çözmeye dayalı, nitelikli), araştırma ve geliştirme süreçleri, uygulama-hizmet süreçleri, idari süreçler, destek süreçleri, yönetsel özerklik, nitelikli akademisyen yetiştirilmesi, ahbap çavuş ilişkisindeki dar alanın yok edilmesi, öğrencilerin eğitim-öğretime katılmaları, öğrencilerin değerlendirmeleri, mezunların izlenebilirlilikleri, geriye dönüşler bunların hepsi performanslar da dahil olmak üzere fakülteleri zorlayan unsurlar olmaya başladı. YÖK tabii ki bu süreçte bu adımları atabilecek performansı göstermekte de maalesef istenilen düzeyde değil.

Lizbon ve Bologna süreçleri

Lizbon ve Bologna süreçleri de üniversiteyi önemli derecede etkiliyor. Çünkü Lizbon sürecindeki amaç, dünyanın en güçlü bilgiye dayalı ekonomisini yaratmak, bunun için Avrupa Birliği toplumunun ve bunu gerçekleştirecek Avrupa yükseköğretim sisteminin oluşturulmasını sağlamaktır. Burada da itici güç ekonomik rekabet oluyor. Tabii burada üniversiteleri piyasanın eline bırakmak ve üniversiteleri piyasalaştırmak ve parasallaştırmak gibi etkiler de üniversiteyi zorlamaya başladı. Üniversite bu sürece karşı durmakta maalesef direnç gösteremiyor.

Lizbon süreci, Daha fazla rekabeti yüksek kalitedeki araştırmayı, mükemmeliyeti, gelişmiş teknoloji ve yenilikleri savunmayı amaçlıyor. Bologna süreci de Avrupa toplumunun ihtiyaçlarına uygun, Avrupa yükseköğretim süresinin oluşturulmasına ve ekonomik ve sosyal ortak hedefleri daha fazla iş birliği, farklılık, esneklik ve yaratıcılık ve ortak referans noktalarını getiriyor. Lizbon ve Bologna süreçleri Avrupa düzeyinde 29 ülkenin eğitim bakanları tarafından 19 Haziran 1999 tarihinde deklarasyonla başlatılıyor. 2010 yılında da tamamlanması öngörülüyor.

Türkiye de buna imza atmış durumda, tabii bu hedefler bazında da Türkiye'nin mutlaka değişim yapması gerekiyor ama ille de bu süreçlerin taleplerine karşılık vererek mi bunu yapmalı yoksa kendi öz değişim modelini mi oluşturmalıdır? İşte tartışılması gereken önemli unsurlardan biri de budur. Avrupa'nın kıskacında olan üniversitelerde sistem bu nedenle değişmeli.

Bologna sürecinin hedeflerine bakacak olursak:

- Kolay tanınabilir ve karşılaştırılabilir eğitim sistemi verilmesi,

- Lisans ve lisans üstü ile iki kademeli eğitim için süre standartları konulması,

- Yaygın öğrenci hareketliliğini özendirmek üzere ortak bir ders kredisi sisteminin (ECTS) oluşturulması,

- Öğrenciler/öğretim elemanları ve idari personelin hareketliliğinin teşvik edilmesi,

- Kalite güvencesi konusunda işbirliğinin sağlanması,

- Yüksek öğretimin Avrupa boyutunun teşvik edilmesi şeklindedir.

Bologna sürecine, "Dünya'nın en rekabetçi ve dinamik, sürdürülebilir büyümeyi, daha fazla ve daha iyi iş imkanlarını ve daha fazla toplumsal birlikteliği sağlama kapasitesine sahip, bilgiye-dayalı ekonomisi olmak" deniliyor. Bu amaçla da onlar için Avrupa Araştırma Alanı'nı oluşturmak oldukça önem kazanıyor. Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı'na dahil olacak üniversiteler arasında müfredat, sınav ve kredilendirme sistemi açısından bir standardizasyon sağlamanın önemli yolu da bu süreç olacaktır. İşte bunlar tartışılmalıdır. Türkiye piyasa koşullarında bir üniversite mi? İstiyor yoksa toplumun çıkarları doğrultusunda bilim üreten araştırma yapan ve eğitim-öğretim yapan bir üniversite mi istiyor?

Ancak YÖK bu sistemi başlattı ve YÖK'ün dayatması ile üniversiteler de uygulanması için girişimler yapıldı ve bu süreç içinde de çok önemsediğimiz üniversite üretimini (eğitim ve araştırma-bilim) bir piyasa dinamiğine dönüştürme çabası içine girildi.

Girişimci üniversite

Bu süreç içinde, sayıları her yıl artan kamu üniversitelerine bütçeden ayrılan payın sabit kalması, hatta azaltılması karşısında, üniversitelerin "Kendi kaynaklarını yaratmaya teşvik edilmesi" "girişimci üniversite" deyimlerinin kullanılır olması endişeyi giderek arttırıyor. 2010 yılı bütçesinde Milli Eğitim Bakanlığı'na ayrılan payın milli gelire oranı yüzde 2.74 (bu oran örneğin 2007 yılında yüzde 3.40 idi), yükseköğrenime ayrılan payın milli gelire oranı ise yüzde 0.91'olarak görülür. Yükseköğrenim bütçesinde istatistiki verilere bakıldığında giderek düşüşün olduğu gözlenebilir. Üniversitelerde mutlaka mali özerklik olmalı. Mali özerklik kavramı devlet eli ile üniversitelere verilen bütçelerin özgürce kullanılabilirliği anlaşılmalıdır. Tabii ki iç ve dış denetime açık şeffaf bir yönetişim biçimi de kaçınılmazdır. Üniversiteler kendilerine ayrılan resmi bütçenin dışında öngörülen girişimcilik modeli ile kaynak arayışına girmemeliler. Bu yozlaşma sürecinin en önemli göstergesidir.

Atama sistemi önemli bir sorun

YÖK düzeni içinde rektör seçimi ve atanması, dekanların seçimi ve atanması, diğer yöneticilerin atanma sistemi oldukça önemli bir sorun. Sistemin değişmesi gerektiği kaçınılmazdır. Ancak sistem değişmesini beklemeden mevcut sistemde yönetici atamaları da önemsenmeli. Mevcut sistemde tüm yetkiler yönetici makamındakilerde toplandığı ve bu yöneticilerin yaptıkları eylem ve işlemlerden dolayı yönetilenler kitlesine indirgenmiş olan öğretim üyelerine ve diğer üniversite mensuplarına hesap vermelerinin yolları kapatıldığı için, yönetici olarak atananın kişiliği önem kazanıyor. Keyfi uygulamalara açık mevcut sistemde yönetici makamındakinin demokratik mi? yoksa despotik mi? bir yönetim göstereceği, ne yazık ki salt bir kişilik sorununa dönüştü. Bu nedenle mevcut sistem değişmeden de yönetici kademesine atanacak kişilerde bilimsel liyakata, üniversiter etik değerlere sahip çıkabilecek kriterler aranmalı, adaylar bulunmalı ve atamaları yapılmalı. Son yıllarda yozlaşmanın önemli bir göstergesi de artan intihal olaylarıdır. Yöneticilerin, "bilimde aşırma" olarak adlandırılan bu önemli konu üzerine mutlaka gitmeleri kaçınılmazdır. Yönetenleri, yönetilenler gerektiğinde geri çağırabilmeliler.

Sistemin değişmesi halinde ve bu yeni sistemde yöneticilerin yetkilerinin daraltılması sadece akademik temsiliyet ve koordinasyon görevi olması halinde üniversiteler, fakülteler, bölümler kendi yöneticilerini nasıl seçeceği konusunda özgür bırakılmalılar.

Öneriler

Kısaca özetleyecek olursak, bugünkü YÖK sistemi değişmeden üniversitelerde belli başlı sorunlar ve kısa sürede çözümlenebilecek öneriler şu şekildedir:

- Üniversite yönetsel anlamda değişime gitmelidir. Tek tip üniversite yerine farkındalık yaratacak ve üniversiteyi bilim araştırma ve eğitimde en üst sıralara taşıyacak modelleri üniversiteler kendileri üretmeli ve uygulamalıdırlar. Kurallar bir çerçeve yasa ile belirlenmeli. Katılımcı(üniversitenin tüm bileşenlerini içeren-belirli oranda) bir yönetim modeli esas alınmalıdır.

- Vakıf üniversiteleri yeniden gözden geçirilmeli, kar eden, kar amaçlı vakıf üniversiteleri kapatılmalı.Vakıf üniversitelerinde kar getirecek araştırma projeleri istenmesinin önüne geçilmeli. Bilim insanlarının akademik özgürlüğünü hiçe sayan vakıf üniversiteleri saptanmalı. Öğretim elemanının özlük hakları, sosyal hak ve güvenceleri bir teminat altına bağlanmalı. Vakıf üniversitelerinin bilim insanı yetiştirmesi konusunda çalışmalara girmesi konusunda baskı oluşturulmalıdır.

-Üniversitelerde bilimsel araştırma yapan öğretim elemanı özendirilmeli ve desteklenmeli. Öğretim elemanlarının gelir düzeyleri araştırma yapabilecek ve sosyal yaşamını iyi şartlarda düzenleyebilecek bir ücretin verilmesi konusunda çalışmalar yapılmalı. Nitelikli insan gücünün üniversiteye çekilmesi konusunda genç araştırıcılar değişik ödüller ve ücret ile özendirilmeliler.

Bilimsel liyakat öne çıkmalı

-Akademik yükseltmelerde bilimsel liyakat öne çıkmalıdır. Jüri üyelerinde aranacak kriterler üst düzeyde olmalı. Şeffaf ve açık olarak jüri üyeleri belirlenmelidir. Jürilerin yaptığı sınavların açık şeffaf izlenebilir ve denetlenebilir olması gerekir. Bu tarafsızlık, şeffaflık açısından oldukça önemli. Jüri üyeliği yapan öğretim üyeleri özendirilmeli. Doçentlik jüri üyeleri seçiminde üniversitelerarası kurul tarafsızlık ilkesini zedelememeli. Rektörlerin kadro açma ve kişiye özgü kadro belirlemesinin önüne geçilmeli. Özellikle rektörlere yardımcı doçent kadroları, doçentlik ünvanı alanlara yönelik kadro tahsisi konusundaki ayrımcılık, adam kayırma ve profesörlüğe yükseltileceklere yönelik kayırıcı tutumlarından vazgeçmeleri konusunda baskılar oluşturulmalı. Yandaş bilim insanı atama yöntemlerinden vazgeçilmeli, bilim alanı dışında bir bilim alanına jüri üyesi seçme ve atama konusunda rektörlerin dikkatleri çekilmelidir.

-Bugünkü rektör, dekan, bölüm başkanı seçim ve atamalarından vazgeçilmeli. Üniversitelerin yöneticilerinin nasıl belirleneceği ve atanacağı bir çerçeve yasa içinde belirlenmeli ve üniversitelere bu konuda yönetsel özerklik tanınmalıdır.

Bilimsel intihale karşı önlemler alınmalı

-Üniversiteler ne siyasi iktidarların kıskacında ne dinsel ne de askeri vesayetin- baskıların etkisinde olmamalıdırlar. Özerk,demokratik kurumlar haline getirilmelidirler.

-Bilimsel intihale karşı ciddi önlemler alınmalı ve uygulanmalıdır.

-Öğrencilerin üniversitelerde örgütlenme özgürlüğü olmalı. Düşüncelerini özgürce ifade edebilecekleri alanlar yaratılmalıdır. Üniversite güvenlik güçlerinin öğrenciye yönelik baskı ve şiddet uygulamasına şiddetle karşı çıkılmalı, güvenlik güçleri üniversite öğrencilerine karşı saygı sınırları içinde kalmalı. Sivil ve resmi polisin üniversiteye girişi engellenmelidir.

Sonuç olarak:

Yukarıda belirttiğim üniversiteyi gelecekte etkileyen süreçler üzerinden Türkiye'nin kendi üniversiter sistemini oluşturması gerekiyor. YÖK kurum olarak misyonunu tamamlamış ve oldukça yıpranmıştır. Bu nedenle üniversiteye giriş sistemi de dahil kurumsal bir değişim dönüşüm kaçınılmazdır.

*Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı