BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

23 Aralık 2011 Cuma

Üniversitelerde değişim-dönüşüm kaçınılmazdır

Prof. Dr. TAHSİN YEŞİLDERE*
YÖK, kurulduğundan bugüne değin üniversite sorunları azalacağına giderek arttı. 1990'dan sonra yapılan genel seçimler öncesi her parti "İktidara gelecek olurlarsa YÖK'ü kaldıracaklarını özerk demokratik bir üniversite oluşturacaklarını" seçim vaadleri içinde kamuoyuna aktardılar.

Ne yazık ki YÖK giderek daha da güçlendi, askeri rejimin ürünü olan bu kurum hiçbir iktidar tarafından değiştirilmek istenmediği gibi iktidarların önemli güç alanı haline getirildi ve siyasi baskılar ile adeta hükümetlerin önemli bir parçaları oldu.

YÖK'ün kaldırılması taleplerinin artık önemini yitirdiği bir yerdeyiz. Önemli olan görev, yetki ve sorumluluk alanının iyice daraltılması bir koordinasyon kurulu haline getirilmesidir. O zaman yeni Anayasa yapım sürecinden başlayarak üniversitelerin değişiminin kaçınılmaz olduğunu, üniversiteyi etkileyen süreçleri ele almakta yarar görüyorum.

Öncelikle de YÖK'ün yeni başkanına başarı dileklerimi iletmek isterim. Başkan, ilk demeçlerinde değişim sinyalleri verdi, umutlu olduğunu vurguladı. Ancak dış-iç etki ve baskılardan arındığı sürece bunu başarabileceği kanısında olduğumu da belirtmek isterim.

TBMM'de kurulan Anayasa Komisyonu'nun Yeni Anayasa süreci içinde üniversitelerin görüşünü alacağını belirtmesi önemli. Biz, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Olarak bu konuda yaptığımız çalışmayı kitapçık halinde komisyona göndereceğiz. Yeni Anayasa'da üniversitelerin nasıl yer alacağı önemli. Anayasa'nın 130 ve 131'inci maddesi kaldırılmalı. Türkiye'de, üniversiteler mali-yönetsel özerk kurumlar olmalı, bilim özgürlüğü, akademik özgürlükler sağlanmalı. Özellikle, Sosyal Bilimlerde görevli araştırıcılar, bilim insanları araştırmalarını özgür düşünce içinde yapmalı, özgürce bilim üretmeli ve sonuçları da topluma yansıtmalıdırlar.

Üniversite öğrencileri yönetime katılabilmeli, yöneticilerini seçme hakkı olmalı ve örgütlenme özgürlüğü yanında düşüncesini özgürce ifade edebilmeli. Parasız-eşit eğitim hakkı Anayasa'da yer almalı. Barınma, beslenme, sağlık ve spor hakları da sorunsuz olmalıdır. Her türlü toplumsal sorunun çözümünün üniversitelerden yansıması demokratik gelişmenin önemli basamağıdır. Üniversite toplumun ışığı olmalıdır. Üniversite kavramı konusunda Anayasa'da ne gibi maddelerin yer alması gerektiğinin de tartışmaların içine girmesi önemli. 1982 Anayasası bilim özgürlüğünü, bir maddesiyle savunurken, üniversiteleri belirleyen maddelerinde ise kısıtlamalar getirdi ve belli bir ideolojik yapıda bilimsel araştırmayı öngördü. Yeni Anayasa süreci içinde demokratik, özerk, özgün ve özgür (mali, yönetsel) bir yükseköğretim anlayışını getirmeli. YÖK bir koordinasyon kurulu haline dönüştürülmelidir.

Eleştirenler aynı şeyi yapıyor

1980 sonrasını ve YÖK ile ilgili bugüne kadar geldiğimiz noktayı hepimiz değişik aşamalarında beraberce yaşadık ve yaşıyoruz. Bu süreçte üniversitede özerklik tamamen kayboldu, merkeziyetçi bir yapı kendisini fazlasıyla hissettirdi. YÖK yapısı gereği üniversitelere her alanda tamamen müdahale eder bir konumda. Üniversitedeki rektörlerin atanmasında, üniversitelerin altı kişiyi seçmesinin konuşulacak tarafı kalmadı. Bu seçim modeli dünyanın sekizinci harikasıdır!!! Daha hala bu model üzerinden seçim yapılması gelişen Türkiye'nin ayıbıdır. Bunun sadece göstermelik olduğunu artık herkes öğrenmiş durumda. Her partinin eleştirel olarak baktığı YÖK'ün rektör atamalarına kendileri iktidar oldukları zaman, aynı uygulamaları yaptığını görüyoruz. Hükümetlerin Cumhurbaşkanlığı makamını veya üniversitelerarası kurulu ve YÖK'ü tamamıyla kendi siyasi ölçütleri doğrultusunda ele geçirdiği anda sistemin uygulanması konusunda hiç de eskisinden farklı olmadıkları, sistemi ele geçirme ve yönetmeyi benimsedikleri ve içlerine sindirdikleri açık ve net olarak bugüne kadar izlenmiştir. Bugün de aynı durumla karşı karşıya olduğumuz net olarak gözleniyor. Bundan önceki cumhurbaşkanının rektör atamaları yaptığı dönemlerde rektör atanma sıralarındaki değişiklikleri eleştiren bugünkü siyasiler aynı olayı şimdi kendileri yapmaya devam ediyorlar.

Öğretim üyesi ihtiyacı

Üniversitelerin nitelikli öğretim üyesine gereksinimi olduğu herkesçe biliniyor. Nitelikli öğretim üyesi yetiştirmenin önemli kaynağı yüksek nitelikli lisans ve doktora öğrencileridir. Bu öğrencilerin en iyilerinin üniversitelere akademik personel olarak kazandırılmasının kriterleri yanında tarafsızlık ilkesi önemli. Ayrıca üniversite başta sosyal haklar ve sosyal güvence olmak üzere özendirici olmak zorunda. Ancak, 31 Temmuz'da çıkarılan yönetmelik ile onların geleceğini endişeye sokmak ve 50/d-33/a kadrolarının belirsizliği, nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinin de önünde önemli bir engel olarak görülüyor. Başka üniversitelerdeki 50/d'den dışarıda kalmış doktorasını bitirmiş insanların, o üniversitelere kadrolar açılarak öğretim elemanı olarak atanmalarını sağlıyor. Bu tabii ki üniversitelerin geleceği açısından gerçekten çok dikkat edilmesi gereken bir konu.

YÖK sistemi askeri rejimle birlikte kuruldu ve o dönemden bugüne kadar da birçok maddesi değişmesine rağmen, istenilen verim elde edilemedi. Bu nedenle üniversiteyi-yükseköğretimi zorlayan ve etkileyen bazı süreçler vardır. Üniversiteyi etkileyen bu süreçlerle YÖK de baş edemez durumda. Bu süreçler doğal olarak YÖK'ün bugünkü sistemini de zorluyor. YÖK'ün mutlaka değiştirilmesi gerektiği açık ve net olarak ortaya çıkıyor. Üniversitelerin baskı unsuru olması gerekirken ne yazık ki bu baskı unsurunu bugün görmek mümkün değil.

Üniversiteleri etkileyen süreçler

Üniversiteleri etkileyen süreçlere bir bakacak olursak:

Türkiye'de artan bir yükseköğretim talebi var. Bu talep doğal olarak okullaşma oranının yükselmesini zorluyor (açılan yeni üniversitelerin hiçbir üniversiter kriter gözetilmeden açıldığı için istenilen nitelikte eğitim öğretim verememesi endişeleri giderek arttırıyor). Yükseköğretimde okullaşmanın istenilen oranda olmaması, teknolojik ilerleme, iş gücünün niteliğinde yükselme, uzmanlık konularının artması, bilimsel bilginin genişlemesi, yayın sayısının artması, giderlerin yükselişi, kaynak gereksinimi artışı, küreselleşmenin etkisi ve sosyal harcamalara olan baskısı, finansman modeline etki, endüstriyel kaynak arayışı, katılım payı arayışı gibi piyasanın gereksinimlerine karşı üniversitenin duruşu oldukça önem kazanıyor.

Son zamanlarda sürekli dillendirilen rekabetin de üniversite üzerinde baskısı var. Gelişmiş ülkelerde üniversitelerdeki araştırmaların üniversitelerden endüstriye kayması, üniversite ve endüstri işbirliğinin artışı, ekonomik bağımlılık sorumluluğu, uluslararasılaşma denen üniversitelerin uluslararası boyutlara girmesinde yabancı öğrenci/öğretim üyesi sayısını arttırması, değişim programlarında (öğrenci/öğretim üyesi) uluslararasılaşan yükseköğretim piyasası, İngilizce programların yaygınlaşması, Avrupa yükseköğretim alanın tartışılmasının başlaması gibi Bologna ve Lizbon süreçlerinin üniversitelerimiz üzerindeki olumlu/olumsuz etkileri oldukça önem kazanıyor. Türkiye bunların etkisinde kalıyor.

Akademik özgürlük ve özerklik

Türkiye de bu sisteme girmek için imzasını atmış durumda, dolayısıyla diplomaların karşılaştırılabilir olması, yükseköğretim sistemlerinin uyumsallaştırılması, kredi transfer sistemi, iki aşamalı sistem, öğrenci değişiminin desteklenmesi, yaşam boyu eğitim süreçleri, Avrupa araştırma alanının ortaya konması gibi bu süreçler üniversiteyi etkiliyor. Ve kurumsal yapıda değişim yapılması zorlamaları kendini gösteriyor. Bu durumda hukuksal yapı, ortaklıklar, teknoparklar, rekabetin artışı, kurum içi kurum dışı rekabetin artması gerektiği, rekabetin ön koşulları, esneklik, farklılaşma, kurum kimliği, odaklaşma, profil oluşturma, tanıtım, pazarlama, mali özerklik, kaynak yaratma çabalarındaki artış, kaynak tahsisindeki birtakım yenilikler, birkaç yıllık bütçenin oluşması, performansa göre bütçenin oluşması, formüle göre tahsis, hesap verilebilirlik, saydamlık, kalite ölçme, kalite geliştirilme, öz değerlendirme, dış değerlendirme, performans göstergeleri ve akreditasyon konuları gündeme geliyor. Tabii Yüksek Öğretim Kurulu bu zorlamalara karşı başedebilecek bir yapıda olmadığı gibi bugüne kadar bazı değişim talebi ile üniversiteleri baskı altında yönetmeğe devam ediyor.

Üniversiteler eleştiri gücünü bulamıyor

Burada genel değerlendirmelere girmek istemiyorum. Bu göstergelerin hangilerinin üniversitelerde olması, olmazsa/olmazları iyi değerlendirmek gerekir. Yıllardan beri üniversite üzerinde bir dış gündemin baskısı, siyasi baskıların olduğunu görüyoruz... Bugün var olan bu yükseköğretim sistemi değişmeden üniversitelerin değişiminin zor olduğu kaçınılmazdır. Üniversite özerkliği tam anlamıyla oturtulamadığı için üniversite için vazgeçilmez değerleri tartışmada geç kalınıyor ve üniversiteler akademik özgürlük ve özerklik açısından zedelendiği için eleştiri gücü ve cesaretini de maalesef bulamıyorlar.

Tabii fakülteler de kendilerine göre gelişim sağlayabilecek kriterleri mutlaka açması gerekiyor. Fakülteler kendi içinde değişime girebilmeleri için birtakım kurumsal değişimlere doğru gitmesi, eski alışkanlıklarından vazgeçmesi öğretim üyelerinin bilhassa sistemin başındaki öğretim üyelerinin geleceği karartmama açısından birtakım değişimlere ayak uydurması gerekiyor. O zaman aşağıdan yukarıya üniversitelerin tartışılması olanağı olabilir. Bu nedenle kurumsal nitelikler, özellikler, eğitim-öğretim süreçleri (uygulamaya dayalı, problem çözmeye dayalı, nitelikli), araştırma ve geliştirme süreçleri, uygulama-hizmet süreçleri, idari süreçler, destek süreçleri, yönetsel özerklik, nitelikli akademisyen yetiştirilmesi, ahbap çavuş ilişkisindeki dar alanın yok edilmesi, öğrencilerin eğitim-öğretime katılmaları, öğrencilerin değerlendirmeleri, mezunların izlenebilirlilikleri, geriye dönüşler bunların hepsi performanslar da dahil olmak üzere fakülteleri zorlayan unsurlar olmaya başladı. YÖK tabii ki bu süreçte bu adımları atabilecek performansı göstermekte de maalesef istenilen düzeyde değil.

Lizbon ve Bologna süreçleri

Lizbon ve Bologna süreçleri de üniversiteyi önemli derecede etkiliyor. Çünkü Lizbon sürecindeki amaç, dünyanın en güçlü bilgiye dayalı ekonomisini yaratmak, bunun için Avrupa Birliği toplumunun ve bunu gerçekleştirecek Avrupa yükseköğretim sisteminin oluşturulmasını sağlamaktır. Burada da itici güç ekonomik rekabet oluyor. Tabii burada üniversiteleri piyasanın eline bırakmak ve üniversiteleri piyasalaştırmak ve parasallaştırmak gibi etkiler de üniversiteyi zorlamaya başladı. Üniversite bu sürece karşı durmakta maalesef direnç gösteremiyor.

Lizbon süreci, Daha fazla rekabeti yüksek kalitedeki araştırmayı, mükemmeliyeti, gelişmiş teknoloji ve yenilikleri savunmayı amaçlıyor. Bologna süreci de Avrupa toplumunun ihtiyaçlarına uygun, Avrupa yükseköğretim süresinin oluşturulmasına ve ekonomik ve sosyal ortak hedefleri daha fazla iş birliği, farklılık, esneklik ve yaratıcılık ve ortak referans noktalarını getiriyor. Lizbon ve Bologna süreçleri Avrupa düzeyinde 29 ülkenin eğitim bakanları tarafından 19 Haziran 1999 tarihinde deklarasyonla başlatılıyor. 2010 yılında da tamamlanması öngörülüyor.

Türkiye de buna imza atmış durumda, tabii bu hedefler bazında da Türkiye'nin mutlaka değişim yapması gerekiyor ama ille de bu süreçlerin taleplerine karşılık vererek mi bunu yapmalı yoksa kendi öz değişim modelini mi oluşturmalıdır? İşte tartışılması gereken önemli unsurlardan biri de budur. Avrupa'nın kıskacında olan üniversitelerde sistem bu nedenle değişmeli.

Bologna sürecinin hedeflerine bakacak olursak:

- Kolay tanınabilir ve karşılaştırılabilir eğitim sistemi verilmesi,

- Lisans ve lisans üstü ile iki kademeli eğitim için süre standartları konulması,

- Yaygın öğrenci hareketliliğini özendirmek üzere ortak bir ders kredisi sisteminin (ECTS) oluşturulması,

- Öğrenciler/öğretim elemanları ve idari personelin hareketliliğinin teşvik edilmesi,

- Kalite güvencesi konusunda işbirliğinin sağlanması,

- Yüksek öğretimin Avrupa boyutunun teşvik edilmesi şeklindedir.

Bologna sürecine, "Dünya'nın en rekabetçi ve dinamik, sürdürülebilir büyümeyi, daha fazla ve daha iyi iş imkanlarını ve daha fazla toplumsal birlikteliği sağlama kapasitesine sahip, bilgiye-dayalı ekonomisi olmak" deniliyor. Bu amaçla da onlar için Avrupa Araştırma Alanı'nı oluşturmak oldukça önem kazanıyor. Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı'na dahil olacak üniversiteler arasında müfredat, sınav ve kredilendirme sistemi açısından bir standardizasyon sağlamanın önemli yolu da bu süreç olacaktır. İşte bunlar tartışılmalıdır. Türkiye piyasa koşullarında bir üniversite mi? İstiyor yoksa toplumun çıkarları doğrultusunda bilim üreten araştırma yapan ve eğitim-öğretim yapan bir üniversite mi istiyor?

Ancak YÖK bu sistemi başlattı ve YÖK'ün dayatması ile üniversiteler de uygulanması için girişimler yapıldı ve bu süreç içinde de çok önemsediğimiz üniversite üretimini (eğitim ve araştırma-bilim) bir piyasa dinamiğine dönüştürme çabası içine girildi.

Girişimci üniversite

Bu süreç içinde, sayıları her yıl artan kamu üniversitelerine bütçeden ayrılan payın sabit kalması, hatta azaltılması karşısında, üniversitelerin "Kendi kaynaklarını yaratmaya teşvik edilmesi" "girişimci üniversite" deyimlerinin kullanılır olması endişeyi giderek arttırıyor. 2010 yılı bütçesinde Milli Eğitim Bakanlığı'na ayrılan payın milli gelire oranı yüzde 2.74 (bu oran örneğin 2007 yılında yüzde 3.40 idi), yükseköğrenime ayrılan payın milli gelire oranı ise yüzde 0.91'olarak görülür. Yükseköğrenim bütçesinde istatistiki verilere bakıldığında giderek düşüşün olduğu gözlenebilir. Üniversitelerde mutlaka mali özerklik olmalı. Mali özerklik kavramı devlet eli ile üniversitelere verilen bütçelerin özgürce kullanılabilirliği anlaşılmalıdır. Tabii ki iç ve dış denetime açık şeffaf bir yönetişim biçimi de kaçınılmazdır. Üniversiteler kendilerine ayrılan resmi bütçenin dışında öngörülen girişimcilik modeli ile kaynak arayışına girmemeliler. Bu yozlaşma sürecinin en önemli göstergesidir.

Atama sistemi önemli bir sorun

YÖK düzeni içinde rektör seçimi ve atanması, dekanların seçimi ve atanması, diğer yöneticilerin atanma sistemi oldukça önemli bir sorun. Sistemin değişmesi gerektiği kaçınılmazdır. Ancak sistem değişmesini beklemeden mevcut sistemde yönetici atamaları da önemsenmeli. Mevcut sistemde tüm yetkiler yönetici makamındakilerde toplandığı ve bu yöneticilerin yaptıkları eylem ve işlemlerden dolayı yönetilenler kitlesine indirgenmiş olan öğretim üyelerine ve diğer üniversite mensuplarına hesap vermelerinin yolları kapatıldığı için, yönetici olarak atananın kişiliği önem kazanıyor. Keyfi uygulamalara açık mevcut sistemde yönetici makamındakinin demokratik mi? yoksa despotik mi? bir yönetim göstereceği, ne yazık ki salt bir kişilik sorununa dönüştü. Bu nedenle mevcut sistem değişmeden de yönetici kademesine atanacak kişilerde bilimsel liyakata, üniversiter etik değerlere sahip çıkabilecek kriterler aranmalı, adaylar bulunmalı ve atamaları yapılmalı. Son yıllarda yozlaşmanın önemli bir göstergesi de artan intihal olaylarıdır. Yöneticilerin, "bilimde aşırma" olarak adlandırılan bu önemli konu üzerine mutlaka gitmeleri kaçınılmazdır. Yönetenleri, yönetilenler gerektiğinde geri çağırabilmeliler.

Sistemin değişmesi halinde ve bu yeni sistemde yöneticilerin yetkilerinin daraltılması sadece akademik temsiliyet ve koordinasyon görevi olması halinde üniversiteler, fakülteler, bölümler kendi yöneticilerini nasıl seçeceği konusunda özgür bırakılmalılar.

Öneriler

Kısaca özetleyecek olursak, bugünkü YÖK sistemi değişmeden üniversitelerde belli başlı sorunlar ve kısa sürede çözümlenebilecek öneriler şu şekildedir:

- Üniversite yönetsel anlamda değişime gitmelidir. Tek tip üniversite yerine farkındalık yaratacak ve üniversiteyi bilim araştırma ve eğitimde en üst sıralara taşıyacak modelleri üniversiteler kendileri üretmeli ve uygulamalıdırlar. Kurallar bir çerçeve yasa ile belirlenmeli. Katılımcı(üniversitenin tüm bileşenlerini içeren-belirli oranda) bir yönetim modeli esas alınmalıdır.

- Vakıf üniversiteleri yeniden gözden geçirilmeli, kar eden, kar amaçlı vakıf üniversiteleri kapatılmalı.Vakıf üniversitelerinde kar getirecek araştırma projeleri istenmesinin önüne geçilmeli. Bilim insanlarının akademik özgürlüğünü hiçe sayan vakıf üniversiteleri saptanmalı. Öğretim elemanının özlük hakları, sosyal hak ve güvenceleri bir teminat altına bağlanmalı. Vakıf üniversitelerinin bilim insanı yetiştirmesi konusunda çalışmalara girmesi konusunda baskı oluşturulmalıdır.

-Üniversitelerde bilimsel araştırma yapan öğretim elemanı özendirilmeli ve desteklenmeli. Öğretim elemanlarının gelir düzeyleri araştırma yapabilecek ve sosyal yaşamını iyi şartlarda düzenleyebilecek bir ücretin verilmesi konusunda çalışmalar yapılmalı. Nitelikli insan gücünün üniversiteye çekilmesi konusunda genç araştırıcılar değişik ödüller ve ücret ile özendirilmeliler.

Bilimsel liyakat öne çıkmalı

-Akademik yükseltmelerde bilimsel liyakat öne çıkmalıdır. Jüri üyelerinde aranacak kriterler üst düzeyde olmalı. Şeffaf ve açık olarak jüri üyeleri belirlenmelidir. Jürilerin yaptığı sınavların açık şeffaf izlenebilir ve denetlenebilir olması gerekir. Bu tarafsızlık, şeffaflık açısından oldukça önemli. Jüri üyeliği yapan öğretim üyeleri özendirilmeli. Doçentlik jüri üyeleri seçiminde üniversitelerarası kurul tarafsızlık ilkesini zedelememeli. Rektörlerin kadro açma ve kişiye özgü kadro belirlemesinin önüne geçilmeli. Özellikle rektörlere yardımcı doçent kadroları, doçentlik ünvanı alanlara yönelik kadro tahsisi konusundaki ayrımcılık, adam kayırma ve profesörlüğe yükseltileceklere yönelik kayırıcı tutumlarından vazgeçmeleri konusunda baskılar oluşturulmalı. Yandaş bilim insanı atama yöntemlerinden vazgeçilmeli, bilim alanı dışında bir bilim alanına jüri üyesi seçme ve atama konusunda rektörlerin dikkatleri çekilmelidir.

-Bugünkü rektör, dekan, bölüm başkanı seçim ve atamalarından vazgeçilmeli. Üniversitelerin yöneticilerinin nasıl belirleneceği ve atanacağı bir çerçeve yasa içinde belirlenmeli ve üniversitelere bu konuda yönetsel özerklik tanınmalıdır.

Bilimsel intihale karşı önlemler alınmalı

-Üniversiteler ne siyasi iktidarların kıskacında ne dinsel ne de askeri vesayetin- baskıların etkisinde olmamalıdırlar. Özerk,demokratik kurumlar haline getirilmelidirler.

-Bilimsel intihale karşı ciddi önlemler alınmalı ve uygulanmalıdır.

-Öğrencilerin üniversitelerde örgütlenme özgürlüğü olmalı. Düşüncelerini özgürce ifade edebilecekleri alanlar yaratılmalıdır. Üniversite güvenlik güçlerinin öğrenciye yönelik baskı ve şiddet uygulamasına şiddetle karşı çıkılmalı, güvenlik güçleri üniversite öğrencilerine karşı saygı sınırları içinde kalmalı. Sivil ve resmi polisin üniversiteye girişi engellenmelidir.

Sonuç olarak:

Yukarıda belirttiğim üniversiteyi gelecekte etkileyen süreçler üzerinden Türkiye'nin kendi üniversiter sistemini oluşturması gerekiyor. YÖK kurum olarak misyonunu tamamlamış ve oldukça yıpranmıştır. Bu nedenle üniversiteye giriş sistemi de dahil kurumsal bir değişim dönüşüm kaçınılmazdır.

*Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı

12 Aralık 2011 Pazartesi

Profesör Dosyaları

Prof. Dr. HALDUN GÜNER*
Medimagazin

Pek merak ederim iş bu ‘profesör dosyaları’ ne menem şeydir diye. Kim bilir belki sizde merak edersiniz. Anlatayım, üniversitenin falan fakültesinin, falanca bölümü için profesörlük kadrosu açılır. Bölümde kadro bekleyen doçentler varsa onlar için. Yoksa dışarıdan gelecek hatırlı, torpilli, uygun görüşlü, falancanın yeğeni, bir başkasının oğlu, kızı için. Kadroya atanacak olanlarsa, zaten baştan bellidir.

Aslında, jüriler kura ile belirlenir derlerse de, sakın siz inanmayın. Önceden usulü vechile sorulur, kimleri yazalım diye. Jüri olacaklara önceden, falancanın jürisi olması için rica edilir.

Sonuçta yasal süreç işler, dosyalar jüri üyesine gönderilir. Kimi bir klasör gönderir. Kimi iki, çok nadiren de üç klasör gelir. İşin yoksa, hadi incele bir bakalım.

Yapılan çalışmalara verilecek olan puanlar bellidir belli olmasına da, bunların hesaplanması oldukça zordur. Jüri üyesinin işi mi yok, bu işlerle uğraşacak.

Burada necip milletimizin ileri görüşleri hemen devreye giriverir. Adayın yakın arkadaşları, bölümdeki kıdemli profesörler işi hallederler, hallettirirler. Profesör olacak olan aday ise boş durmayıp, puanları bir zahmet hesaplayıverir artık.

Gönderilen jüri raporları, ilk yönetim kuruluna gelir. Orada okunur mu, okunmadan onaylanır mı orasını bilemem. Genelde jüri üyelerinin tamamı olumlu görüş bildirdiklerinden, yönetim kuruluna, atama kararını bir çırpıda geçirerek onaylamak kalır. Sonrasında rektör imzalı resmi bir yazıyla adayın atandığı fakültesine bildirilir. Hepsi o kadar.

Bir kadro, bir başvuru, iki kadro iki başvuru olduğunda yönetimin işleri çok kolaydır. Ancak maalesef bu kadrolara bazen dışarıdan da başvurular da olmuyor değil. Öncesinde bu kişilere, ‘Oğlum bu kadro bölümümüzden falanca doçent için açıldı’ diye nazikçe uyarıda bulunulur. Çoğu, bunu dinler, kadroya başvurmaz. Ancak bazen dış etkenler, tavassut ve torpiller işe girdiğinde dışarıdan başvurular olursa, işler işte o zaman karışır.

Yok ‘Benim şu kadar yayınım, senin şu kadar puanın var’ hesapları işin içine girerse de, genelde düğüm üniversite idarecilerinin elindedir. Onlar ne derlerse o olur. Yayın sayısıymış, puanlama imiş, hiçbir şey orada işlemez, yönetim ne derse o olur.

Bunları herkesler biliyor. Dosyaları kimse incelemiyor. Benim derdim o değil.

Benim derdim, fakültelerde profesör odaları, doçent ve profesör dosyalarıyla, klasörlerle dolup taşıyor. Bu yüzden bazı binalar hafif depremde bile yıkılırsa hiç şaşmayın. Sebebi iş bu dosyalardır zahir. Atsan atılmaz, hepsi ‘birbirinden değerli çalışmalarla dolu’. Pişirip yemek yapmaya kalksan hiç olmaz, zira hazmı pek zordur. Satsan kimsecikler, hatta sahibi bile geri almaz. Aldık mı başımıza belayı. Çaresiz, içlerini boşalttırıp bölümün klasör ihtiyacı için kullanırsınız. Kağıtlarsa, TEMA sepetlerine giderek yine de ekstra bir işe yarar.

İşte böyledir, memleketimin profesör manzaraları. Vakti zamanı geldiğinde tüm doçentler ister üniversitede çalışsın ister çalışmasın, er ya da geç bir yerlerde profesör olur. Olamayan varsa, önce kendine bir baksın, ‘Kimin ayağına bastım’ diye. Ben böyle yazsam da aslında, pek kimse kimsenin ayağına basmaz. Üniversitelerde işler, danışıklı döğüş, usulünce yapılır gider.

İlk yıllarda, hayatımda bir kez, evet sadece bir kez, yayınlara bakıpda, negatif profesör raporu yazdım. Hay elime tükürseydim de, yazmaz olaydım. Hem aday profesör oldu hem ben düşman kazandım. İşte bu olay beni, gaflet ve dalalet uykusundan uyandırdı.

Yağma yok, şimdi akıllandım. Artık kimseye negatif yazmıyorum. Hatta elimden gelse kartvizitime, ‘İtina ile profesörlük dosyası incelenir, iki günde olumlu rapor düzenlenir’ diye yazdıracağım.

İşte arkadaşlar, böyledir üniversitelerimizde profesörlük işleri. Bütün iş, kadro açılıncaya kadardır. Kadro bir kez açıldı mı, okun yaydan çıkmasıyla hedefe varması, artık an meselsidir.

Ciddi araştırmaları olup, bu unvanı gerçekten hak eden de, başkasının yayınına ismini yazdıran da, oturup yatan da rahatlıkla profesör olur bu ülkede.

Bir kere profesör oldun mu, ister üniversitede kal ister istifa et, dışarı çık ister yan gelip yatmalara devam et, artık hiçbir şey değişmez. Aldığın unvanı, paşa gönlünce istediğin gibi kullanırsın. Beyaz gömleğine, kartvizitine, kapına, muayenehanendeki tabelana, hatta varsa katına, yatına, teknene, bile yazdırırsın. Artık sana, kimsecikler karışamaz.

‘Bizde şu kadar profesör, şu kadar doçent var’diye diye övünerek, bazıları, bunun adına, ‘üniversitelerimizin ve ülkemizin, bilimsel düzeyinin gelişip yükselmesi’ diyorlar. Kimi kandırıyorlar?

*Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum A.D.Öğretim Üyesi

3 Aralık 2011 Cumartesi

İtinayla Ödev Yapılır!

Emek KARAKILIÇ
eksiyirmidört

Bu haberimizde memle­ketin eğitim sisteminin adaletsizliğinden, o adaletsiz eğitim ve öğretim sürecinin ezberciliğinden ve sınav saçmalıklarında ziyan olan gençliğimizden bahsetmeyeceğiz.

Bu röportaj/ haberimizde meselemiz, genel anlamda travmalar üretmek­ten başka bir şeye yaramayan eğitim sistemimiz içerisinde, ödev yaparak para kazanan öğrenciler ve ödev piyasasının işleyişidir.

Lafı uzatmaya gerek yok, ödev piyasası içerisindeki öğrencilerle, ödev piyasasını konuştuk.

Bugün üniversitelerin ticarileştirilmesi süreci, bilginin ve bilgi üretiminin metalaşması, Bologna süreci, yeni yönetişim politikaları gibi birçok kavramla beraber akademik ve politik tartışmaların konusu.

Paralı eğitim tartışmaları da, dershaneler, vakıf üniversiteleri ve yeni türeyen tez yazma kurumlarıyla süre dursun; kapi­talizmin, eğitim sürecine olan tarihsel nüfuzu, kaçınılmaz olarak çoktan çok daha mikro alanlarda kendi piyasalarını oluşturmuş durumda.

Biz de bu haberde bu piyasalardan birine, biraz da sistem açısından engellenemeyen ve belki de sistemin kendi karakterinden dolayı hiçbir zaman da engellenemeyecek olan, ödev piyasasına bakalım; piyasanın içerisinden öğrencilerle ödev piyasasını konuşalım istedik.

G ve K da bizi kırmadılar, sorularımızı yanıtladılar.

Öğrencilerin haberimizden dolayı zarar görmemeleri için açık isimlerini yayınlamıyoruz.

("G" İstanbul'da bir vakıf üniversites­inde lisans öğrencisi)

Ödev yapmak isteyen öğrenciler sana genellikle nasıl ulaşırlar?
G: İstanbul Bilgi Üniversitesinde insanlar o kadar sosyal ki, bana ulaşım hiçbir zaman problem olmuyor. Hangi öğrenciye sorsan, kesin sosyal medya­da kendisine ait bir hesabı vardır.

Ama genellikle telefon üzerinden benimle irtibata geçiliyor. Ödev yaptırmak istey­en öğrenciler zaten genelde birbirine yakın insanlar ve genelde birbirlerine ödevi yaptıracak birinin olup olmadığını sorarak, benimle kontak kuruyorlar.

Ödevlerin hepsini anladığım kadarıyla sen yapmıyorsun, ödevleri başka arkadaşlarına yaptırılırken süreç nasıl işliyor?
G: Evet, ödevlerin çoğunu ben yap­sam da bazen vakit sıkışıklığından başka arkadaşlara da yaptırdığım ödevler oluyor. Benim arkadaş çevrem geniş olduğu için ve genelde hangi arkadaşımın hangi ödevi yapabileceğini kimin hangi konuda daha yetkin olduğunu biliyorum.

Onun için konulara göre arkadaş belirleyip, ödev hangi konuda gelmişse, ödevi konusunda yet­kin olan arkadaşlara veriyorum. Ve bu şekilde işi daha çabuk ve kolay çözüme ulaştırma imkanım oluyor.

Mesela kaç kişi bu meselede sana yardımcı olur?
G: Ödevler konusunda bana yardımcı olan dört-beş arkadaş var. Her biri farklı bölümlerde okuyor. Ödev­leri yaptırırken de, ödevi yaptıran öğrencinin durumuna göre, arkadaşlara görev veriyorum. Ve genelde, ödevin sahibi öğrencinin durumuna göre bir ödev ortaya çıkmış oluyor.

Bunu biraz daha açar mısın?
G: Yani şöyle, ödevi yapan arkadaşlar ile ödevi yaptıran öğrenci arasında birikim olarak büyük farklar oluyor. İşte bu konuda ben devreye giriyorum. Ödevi yapan arkadaş, ödevi yaptıktan sonra ödevi önce bana gönderiyor. Ben de ödevi kontrol ettikten sonra ödev yaptırtan öğrenciye gönderiyo­rum.

Çünkü daha önce dediğim gibi, ödevi yapanla ödevi yaptırtan öğrenci arasında birikim açısından fark olduğu için, genelde ödevi yapan arkadaş yetkinliğini işin içine katarak çok üst düzey bir kağıt yazabiliyor.

Bu da ödevin sahibi öğrencinin durumu ile pek bir gerçeklik yansıtmıyor ve hoca ile öğrenci arasında bir şüphe doğuruyor, "Acaba bu ödevi kend­isi mi yaptı" diye. İşte bunların yaşanmaması için ödevleri ben kontrol ettikten sonra öğrenciye veriyorum.

Bir akademik yılda ortalama bir rakam vermen gerekirse kaç ödev yaptığın/ yaptığınız oluyor?
G: Dönemsel olarak hiç hesaplamadım ama bir sayı vermem gere­kirse, bir yılda 80-90 ödev yapıyorum. Bu da bayağı bir lit­eratür gerektiriyor.

Çünkü bu her bölüm­den ve birbirinden çok farklı konularda ödev demek oluyor. Ben de bu sayede, okulda ki tüm bölümler ve ders içerikleri konusunda bilgi sahibi oluyorum.

Ödevlerin fiyatları neye göre belirleni­yor? Zorluğuna göre mi, uzunluğuna göre mi?
G: Ödevlerin fiyatları genelde ödevlerin uzunluğuna göre belirleniyor. Ama bazen gelen konunun kapsamı ve ödev yaptırtmak isteyenin ne istediğine bağlı olarak da değişiyor. Çünkü bazen hocalar ayrıntılı bir konu hakkında literatür araştırması yaptırmak istiyor.

Bu da internet ve kütüphanede bayağı bir kaynak araştırması demek oluyor. Bu çok ama çok zaman alıcı bir şey. Ben de dolayısıyla ödevin ne kadar zamanımı alacağına bakıyorum ve buna göre fiyat belirliyorum.

Ama benim yaptığım ödevlerin fiyatları, genelde okulun ders başına biçtiği fiyattan daha ucuz oluyor.

Ödev yaptırmak isteyen öğrenciler sana göre nasıl tipler?
G: Parayla ödev yaptıran öğrenci profili çok değişkendir. Genel olarak mesele öğrencinin planlı olup olmadığına bağlıdır. Ama başka şeyler de bazen çok belirleyici olur.

Mesela bazen hakikaten ödevi yapabilecek potansi­yeli olan, ama zamanını doğru kullan­amayan arkadaşlarım oluyor. Mesela benim bir arkadaşım var. Kendisi Laureate ile yurt dışında okuyor bir senedir.

Bu arkadaş ödev yapmaktan acayip sıkılıyor. Çocuğun zaten hiç ödev yapma pratiği yok. Sürekli masaya oturur bu sefer kesin yapacağım der, oturur kitabın başına, sonra dikkati başka yere gider.

Oradan oraya bakar, oradan oraya koşar. Bilgisayarın yeri ile kitap ve defterin masa üzerinde nerede duracağını büyük bir problem haline getirir. Onlarla oyalanır.

Bir iki saat, bir iki gün derken ödev teslim günü gelir. Daha ödevin başında ismi numarası bile yoktur. İşte o anda aklına ben gelirim, yanıma gelir, "Ya keko yap şu ödevi." der. Geneli eminim böyledir ve ben bu arkadaşları anlayabiliyorum.

Çoğu okuduğu bölümü sevmiyor ya da okudukları bölümlerle hiç ilgileri yok. Ha bir de şu var, ödev yaptırmak isteyenlerden bazılarının sanırım yapacak daha karlı işleri oluyor.

Yani zamanını ödev yapmak yerine başka alanlarda daha verimli ve kazançlı kullanmak istiyorlar. Bu yüzden ödevini başkalarına parayla yaptırıp, kendileri daha kârlı işlerin peşinden koşuyorlar.

Böyle bir sektör olmasa, başka işlerde çalışmak zorunda kalır mısın?
G: Buna buna bir sektör demek ne kadar doğru olur bilmiyorum çünkü ben bu konuyu hiç böyle düşünmedim. Hobi olarak yaptığım bir işe ge­lecek bağlamanın ön açıcı olduğunu düşünmüyorum. Ben bunu sadece bir iletişim aracı olarak kullanıyorum.

Ha, bundan para kazanmasam başka bir işte çalışır mıydım? Evet. Çünkü ben biraz yerinde duramayan bir insanım ve sürekli bir meşgalemin olması gerekiyor. Yoksa kendimle uğraşmak zorunda kalıyorum ve bu da psikolojik olarak beni rahatsız ediyor.

Parayla ödev yaptırma işine nasıl bakıyorsun? Örneğin, çok paran olsa ödevlerini sen de parayla yaptırır miydin?
G: Evet, şimdi en önemli soruya geldik bence. Ödev yaptırmak etik mi, değil mi bu soruya çoğu kez muhatap kaldım. Aslında mantıksal olarak düşündüğümüz zaman bu sorunun cevabı benim için çok basit.

Kime göre neye göre, ama bana soracak olursanız, benim açımdan etik olarak herhangi bir problem yok. Çünkü günümüzde sis­tem kimin etik ya da etik olmadığına bakmıyor. Ha, bir de şunu eklemek istiyorum: Genelde, ödevini yaptığım arkadaşlar benden daha fazla not alıyorlar.

("K", Bir vakıf üniver­sitesinde, yüksek lisans öğrencisi)

Merhaba, sen bir sosyal bilimler öğrencisisin; fakat başka bölümlerden de birçok ödev yapıyorsun. Bu tür farklı bölümlerden gelen ödevleri nasıl hallediyor­sun?
K: Merhabalar. Başka bölüm­lerden yaptığım ödevler, tıpkı kendi bölümümde yaptığım ödevler gibi, esasında hiç de zorlayıcı olmayan ödevler.

Tabii, bunun için ne yaptığınızın tam olarak belli olması gerekiyor. Sosyal bilimlere dahil olan bütün ödevleri yapabilirim. Başka arkadaşlar, sayısal ağırlıklı ödevleri yapıyor. Sayısal ağırlıklı ödevleri onlara paslıyorum.

Ödev yapmanın zorlukları var mı?

K: Ödevleri yapmanın hiç de zor bir tarafı yok. Çoğunlukla yapmanız gereken, ödev yaptığınız konuda belli bir fikir bulup onu ödev süresince de­vam ettirmek.

Hocalar zaten bir ödevde sizden ne istediklerini belirtiyorlar. Yazım kuralları, anlatım bozuklukları ve referans sistemi hakkında "genel" bir bilginiz olması yetiyor.

İnanın hiç de "yaratıcı düşünce"yle karşılaşmıyoruz: Sofizm her zaman iyi para getirmiştir. Günümüzde bu tür harcıalem fikirleri bulabileceğiniz binlerce internet kaynağı var.

Wikipedia'dan Google Scholar'a, tek yapmanız gereken, herhangi bir meselede doğru sonuç alabilmek için doğru "Google'lama" yapmak ve biraz İngilizce bilmek.

En yabancı olduğun, ödevini yapmak en yapmak istemediğin bölüm/bölüm­ler hangileri?
K: Ödevler, "genel kültür" alanına giren konular üzerinedir. Alakasız bir bölüm ve o bölümün son sınıfı da olsa, sizden genel kültür alanını aşan ödev­ler yapmanızı bekleyenler yok. Yüksek lisans tezleri bile, genel kültürün biraz daha fazla sayfaya yazılması demek.

Ödevi yapmak isteyip istemediğimden çok, ne kadar para aldığıma bakıyorum. Mühim olan, ödev için harcadığınız zamanın alacağınız paraya oranla çok daha "verimli" olması.

İşin ekonomik tarafından pek anlamam; ama neyse ki bu işlerden anlayan arkadaşlarım var. Onlar size belli bir fiyat veriyor, siz de sayfa sayısı, okunacak materyal ve ödev yaptıran kişinin sınıfsal kimliğine göre bir para belirliyorsunuz.

En nefret ettiğim ödev konusu ise, "sizce?" ile başlayanlar. Sizce bu nedir? Sizce niye? Sizce daha bilmem ne olamaz mıydı? Bunlardan nefret etmemim sebebi ise, bu soruların çok net, hatta biraz da yavan hazır cevaplarının olması.

Peki, ödev konusunda favori bölüm ya da bölümlerin hangileri?
K: İletişim Fakültesinden gelen ödev­ler, her ne kadar bir sürü "sizce" barındırsa da, en sevdiklerim. Çoğu zaman sizden bir metin okumanızı ve onu yorumlamanızı isterler. Bazen fazla sayfalı olabiliyor.

Eğer o hafta fazla meşgul değilseniz, müşkül ödevler iyidir. Bana öyle geliyor ki, bir nevi kondisyon sahibi olmanız yeterli. Aynı şeyi o kadar sayfa boyunca tekrarlayıp da, aynı şeyden bahsetmediğin izlen­imini yaratmak bazen çok zor olabiliy­or. Ama ödev dediğimiz şey tam da bu.

Bir ödevden şimdiye kadar en çok kaç para aldın?
K: Vallahi hiç hatırlamıyorum.

Ödev yaparken şimdiye kadar karşılaştığın en ilginç durum neydi?
K: Şimdilerde ödev yapmıyorum; ama bu işten para kazandığım günlerde, bir keresinde neredeyse bütün bir sınıfın aynı ödevini yapmamı istemişlerdi. Dediğim gibi ödev yaparken bir kondisy­ona sahip olmanız gerekiyor.

Aynı sınıfın ödevlerini yaparken ise, aynı fikri birçok farklı "perspektiften sunmak. Böyle deniyor, ama bence öyle değil, çünkü... "Çünkü"den sonrası için, edebiyat hayat kurtarır.

Sence öğrencilerin ödevlerini başkalarına yaptırmalarının sebebi nedir?
K: Ödevlerini başkalarına yaptıran öğrenciler, okulu sevmeyenler. Bizden tek farkları ise, harcayacak fazlaca paralarının olması. Hem ödevlerini yapan, dersini veren öğrenciler konumunda kalıyorlar hem de sosyal hayatlarını sürdürebiliyorlar.

Ders tekrar edince vicdan azabı yaşayanlar bile var. Derslere girmiyorlar. Onlara hak verdiğimi söyleyebilirim. Hakikaten hoşumuza giden kaç ders var ki?

Etik olarak parayla ödev yapma konusunda bir rahatsızlık hissediyor musun?
K: Niye rahatsızlık duyayım? Bu büyük bir piyasa ve talep her geçen gün artıyor. Üniversitenin çok mühim bir şey olduğu, yüksek lisans yapmadan herhangi bir işe giremediğiniz bir ülkede, ki ülke, 5. sınıftan itibaren çocuklarını dershaneye gönderen ya da ne bileyim hamileyken bebeğine klasik müzik dinleten ebeveynlerle dolu, ödev yapmak veya ödev yaptırmak niye etik bir kaygıya sebep olsun?

Oyunun kuralları ortada, kimse dublör kullanıp kullanmadığınıza bakmıyor. Ömürlerini şu etiği, bu etiği, şunun bunun etiğiyle ilgili seminerlere katılıp referanslarını kalınlaştırarak tüketen hocalar düşünsün. Maalesef, Wikipedia'yı yasaklamak yetmiyor. İlk etik kitabını aramızdaki en Sokratik atsın! (EK/EKN)

* Bu haber, eksiyirmidört dergisinin 4. sayısından alınmıştır.