BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

10 Eylül 2011 Cumartesi

AKP, TÜBİTAK, bilimin bağımsızlığı, siyaset, Nature'da yayınlanan yazı ve Türkiye'de bilim üzerine bir not


Geçtiğimiz günlerde dünyanın önde gelen bilim dergilerinden Nature'da "A very Turkish coup" (~"Bildiğin Türk darbesi") başlıklı bir editör yazısı yayınlandı¹. Yazı, AKP hükumetinin TÜBİTAK üzerindeki yetkilerini arttıran adımını eleştiren bir yazı.

Bu konuda çevremdeki o kadar çok kişinin yorumlarına rasladım ki, kendi düşüncelerimi açıkça yazmaya karar verdim. Yazmaktaki motivasyonlarımdan birisi de bu mevzu hakkında hiçbir fikir sahibi olmayan fakat neler döndüğünü merak edenlerin bu yazı ve bu yazıya gelecek yorumlar ile kendi fikirlerini gözden geçirme şansı yakalamaları ihtimali.

Türk basınında da üzüntü ve tepkilerle gündeme getirilen bu haberlerin ardında birkaç gün önce Resmi Gazete'de yayınlanan 651 sayılı kanun hükmünde kararname ile TÜBİTAK ve TÜBA bilim kurullarının kimlerden oluşacağı üzerindeki hukümet kontrolünü arttıran düzenlemeler yatıyor.

Otoritenin her türlüsü ile teorik problemlerim olduğu için benim bu konuda tarafsız olmam mümkün değil. Elbette bilimin hükumet tekelinde olması bir bilim insanı olarak beni son derece rahatsız eden bir durum. Bununla beraber, hiçbir siyasi partiye olmadığı gibi AKP'ye de yakın hissetmiyorum, fakat bunlar bir kenara, Türkiye'de bilime en büyük zararlardan birisini AKP'ye duyduğu antipati ile refleks tepkiler veren bilim camiası ve Türk bilmi insanları olduğunu düşünüyorum.

Nature'da yayınlanan editör yazısı, muhtemelen yer sıkıntısından dolayı ziyadesiyle sığ, olayı tek bir çerçeveden ele alan, bilimsel olmaktan ziyade AKP'yi eleştiren siyasi bir yazı.

Benim bu olayın ardından celallenen insanlara kızmamın birkaç sebebi var.

Bunlardan bir tanesi, AKP'nin bu adımından önce Türkiye'de bilim özgür, tarafsız ve devletin üzerinde kontrolünde değilmiş gibi bir hava yaratılıyor olması.

Bu konulardaki malumatının büyük çoğunluğu AKP antipatizanlığından gelenlere Türkiye'de bilimin istisnalar dışında ne olduğunu açıkça söylemek istiyorum: Türkiye'de bilim uzun yıllardır can çekişen bir köpek, AKP'nin yaptığı da onu tekmelemeye devam etmek.

Bilimin Türkiye'de ölüyor oluşunda AKP'ye gereğinden fazla kredi vermeye gerek yok.

Benim akademi ile ilgili yazdığım, ve problemlerin sadece çok küçük bir kısmına değinen yazılarda²⁻³⁻⁴ sözünü ettiğim profesörler, o profesörlere kadro veren kurumların başındaki insanlar, o profesörlerin içinde fink attığı üniversiteler, onların arasından fason konferanslar düzenleyenler, bu konferansların açılışlarında konuşma yapan dekanlar, olan biten rezilliğe sponsor olan rektörler o mevkilere dün gelmediler. Hürriyet Gazetesi'nden Sefa Ocak, yazdığım yazılardan birisinde gündeme getirdiğim ve Türkiye'de akademisyenlerin fason yayınlarla kıdem sahibi olmalarını kolaylaştıran organizasyon ile ilgili sorduğunda⁵, TÜBA başkanı Dr. Yücel Kanpolat'ın ne yanıt verdiğini gidin okuyun: "TÜBA bu işlerin jandarmalığını yapamaz".

Velhasılı, Türkiye'de bilim dün, bugün olduğundan daha aydınlık değildi. 

* * *

Bunun yanında değinmek istediğim bir diğer nokta ise "Türkiye'de bilim artık bağımsız değil, çünkü devlete bağlı" argümanı. Açıkçası bu serzenişin temelini oluşturan, bilim devlet kontrolünde olduğunda verimli olamaz varsayımının neye dayanarak söylendiğini tam olarak bilmiyorum.

Bilim kurumlarının hükumetten bağımsız olması gerektiğini düşünenlere iki örnek vereceğim: NIH (http://nih.gov) , NSF (http://nsf.gov).

İkisi de ABD'nin en büyük bilim kurumlarından. ABD'de yürütülen bilimsel faaliyetlerin çok büyük bir kısmı bu iki kurum tarafından finanse ediliyor. NIH ve NSF de zaman zaman devlete bağlı oluşlarının yarattığı problemler yüzünden eleştiriliyorlar, fakat bilim kurumlarının devlete bağlı olduğu durumlarda da son derece etkin olabildiklerinin bir göstergesi bu.

Öte yandan bilim kurumlarının tam bağımsız olduğu durumlarda ve devletin bilim üzerinde halkın menfaatlerinin bir koruyucusu olarak söz sahibi olmaktan tamamen vazgeçtiği durumlarda karşılaşabileceği problemleri hiç hesaba katmayan insanlara Craig Venter Enstitüsü'nü , JCVI (http://www.jcvi.org), ve insan genomunun haritalanması sürecinde NIH ile girdiği yarışı hatırlatmak isterim.

Eğer JCVI o yarışı kazansa idi insan genomu ile ilgili, içindeki bilginin tüm dünyaya ait olmadığı ve ilaç şirketleri tarafından yönetilen bağımsız bir iştirakin tekelinde olduğu bir noktaya hızla gidilebilirdi. Bugün insan genomunun tüm dünyadaki bilim insanları tarafından erişilebilir olması, ABD'nin devlete bağlı bilim kurumu olan NIH içindeki vizyonlerlerin tüm insanlığa bir hediyesi. 

Yani devlete bağlı olan, halk için çalışan bilim kurumları da gerekli. Özetle demek istediğim, asıl mevzu kurumun nereye bağlı olduğu değil, nasıl yönetildiği.

* * *

Peki.
Az sonra yapacağım tanımın dışında kalan çok küçük kitleyi tenzih ediyorum, fakat Türkiye'de bunca yıldır süregelen rezilliklere sesini çıkarmayıp da sanki her şey AKP'nin attığı bir adımla bir anda tuzla buz olmuş gibi davranan üniversite erkanının naylon poşet kullanırsan dünyanın sonunun gelecek diye milleti azarlayan teyzelerden farkı olmadığını düşünüyorum.

Türkiye'de bilim 2-3 kurtarılmış üniversite dışında sürüm sürüm sürünüyordu. Türkiye'de ÖSYM sınavları öğrencilerin %95'ini eğitim vermekten aciz insanların çeşitli yönetimler tarafından içine tıkıştırıldığı üniversitelere gönderiyordu. Türkiye'de 150'den fazla üniversite var, sizce yurt dışında doktora yapan öğrencilerin neredeyse hepsinin aynı 3-4 üniversiteden geliyor olması raslantı olabilir mi?

Türkiye'de akademik çürümenin boyutları ve ne zaman başladığı ile ilgili gerçekten fikir sahibi olmak istiyorsanız http://plagiarism-turkish.blogspot.com/  adresindeki arşive şöyle bir göz atmanızı. Burada bile olan bitenin sadece küçük bir kısmının arşivlenebildiğini hatırlamalısınız.

Dolayısıyla Nature'da çıkan yazıyı kullanarak tüm mevzuyu magazin gündemi haline getirenlerin, Türkiye'de uzun zamandır can çekişen bir köpek olan bilimin yıllardır çektiği acıların sorumluluğunu AKP'ye yükler gibi duyulan söylemleri, yarattıkları AKP'nin gidişi ve attıkları birkaç adımın geri alınması ile her şeyin düzeleceği izlenimi ile Türkiye'de bilime büyük bir zarar verdiklerin düşünüyorum.

Ben kendi adıma o köpeğin başına geçip belinden çıkardığı silah ile Türkiye'de bilimin içinde bulunduğu durumdan ŞİMDİ rahatsız olmaya başlamış olan o yaşlı akademisyenleri yıllar süren uykularından uyandırmış olan AKP'ye teşekkür ediyorum.

Bu fırsatı AKP'ye saldırmak için değil, şimdi AKP'ye sataşan o akademisyenlerin de mimarlarından olduğu korkunç bilim tarihimizi gözler önüne sermek için kullanabilirsek bu süreç Türkiye için gerçek bir dönüm noktası bile olabilir.

Fakat Türkiye'de bilimin düze çıkması için yapılması gereken ilk şey problemin derinliğine dair mümkün olduğunca fikir sahibi olabilmek için evvela objektif, yönetimlerden ve ideolojilerden bağımsız bir tavır takınılması. Ancak ondan sonra oturup bilimin nasıl düze çıkacağının sağlıklı bir şekilde tartışmaya başlayabiliriz.   
---

---

9 Eylül 2011 Cuma

Sorunumuz TÜBA’dan Büyük

Prof. Dr. DOĞAN KUBAN
Cumhuriyet Bilim Teknik 09.09.2011

Bilimler Akademisi yeniden örgütlenecekmiş. Türkiye’de her profesör olan kendini önemli bir bilim adamı varsaydığına göre, dünyanın en büyük bilim akademisini kurabiliriz. Birdenbire yüzlerce üyeli bir bilim akademisini niteliksiz hocalar pek beğenecekler.

Bilim Akademisine üye seçimi bir uzmanlar arası seçimdir. İlk İslam’da buna ‘İcma’ denirdi. Dünya’da bilim akademileri üyelerini bilgileri yayınları ve çalışmalarına bakarak kendileri seçerler. Bilimi politikaya yamamaya çalışan komünistler ve Naziler kendi ülkelerinin bilimsel itibarını çok sarsmışlardı. Gerçi bizim fazla bir itibarımız olmadığı için, sarsılması da söz konusu değil.

Avrupa’nın 17. yüzyılda kurmağa başladığı akademileri 2011’de yeniden kurarken, onlara bir çırpıda yetişip geçmek için, aradaki 350 yıllık farkı düşünerek, her geç kalınan yıl için 3 kişi hesabı ile 1000 kişilik bir akademi oluşturabiliriz. Her üniversiteden, bilim adamlıkları unvanlarından menkul 5-6 Dr. Profesör seçsek, en büyük bilimler akademisi bizimki olur.

Kurumların yapılarını değiştirerek nitelikleri değiştirilebilir. Fakat onlara can veren düşünceler olmazsa, kurumlar kiralık dükkanlara benzer. Bilim adamları Bilim Akademisini oluşturur. Fakat Akademi Üyeliği bilim adamı yaratmaz. Üniversite profesörü bilim adamı belki olur, fakat çoğu kez sadece bir konuyu bütün ömrü boyunca yarım yamalak anlatan bir memur-hocadır. Din eğitimi alanların bilmesi gerek. Her medrese bitiren müçtehid olmaz. Kendi isteği ile müçtehid olan bir din adamı nasıl olmazsa, kendi isteği ile bilim akademisi üyesi olan bir üniversite hocası da olmaz.


BİLİMLE İLGİLİ SORUNLAR

Kaldı ki bütün bunların ne bilimle ne de akademi ile ilgisi yoktur. Türkiye’de bilimle ilgili sorunlar nelerdir? Hangi sorunlar, yanıtları gerçekleşirse, Türkiye’yi dünya ortalamasında saygıdeğer bir konuma getirebilir? Bu değişiklikleri İslamcı bir parti yapmak istediğine göre, önce İslam peygamberinin sözünü ettiği davranışı anımsayalım: “Soru sormak (yani doğru soru sormak) bilimin (yani bilgiye ulaşmanın) yarısıdır.”

• Türkiye bir bilim toplumu olmayı istiyor mu?

• Türkiye bilimsel araştırmada neden geri?

• Osmanlı geçmişinden kalan bir birikim var mı?

• Üniversitelerin araştırma olanaklarını sağlayan kaynaklar var mı? Bunlar nasıl dağıtılıyor?

• Araştırma konularını hangi ölçütlere göre seçilmiş bilim adamları saptıyor?

Eski bir üniversite hocası ve üniversitelerle ilişkileri devam eden bir gözlemci ve araştırmacı olarak, bu soruların tümüne verilecek yanıtların olumsuz olduğuna kesinlikle inanıyorum. Ne yazık ki üniversite öğretimi, bir sayı ve para kazanma batağında yozlaşmaktadır.

Yukarıdaki soruların hiçbirini karşısına koyup yanıt vermeğe çalışmamış bir toplumda, iyi niyetle, ve bilimsel örgütlenmede çok geri kalmış olmanın utancını taşıyarak, bir Bilimler Akademisi kurmuşuz. Şimdi bir başkasını kurmak istiyoruz. On yedinci yüzyılda olmasa bile, 19 yüzyılda bu sorunu çözmemiz gerekirdi. Ama Türkiye’de, değil Osmanlı döneminde, Cumhuriyette de ancak 1993’de bir Bilim Akademisi kurabilmek şunun kanıtıdır: Bilimsel düşünce birikiminin Osmanlı döneminde de, Cumhuriyet Döneminde de, ilk Cumhuriyet Dönemi dışında, olmadığının...

18 yüzyılın birinci yarısında bir Humbarahane kuruldu. Gelişemeden kapatıldı. 19. yüzyılda binalarını yaptık ama doğru dürüst bir üniversite kuramadık. Islahat döneminde bir Encümen-i Daniş kurduk. On yıl dayandı. Bir Güzel Sanatlar Akademimiz vardı. Profesör olmak isteyen sanatçılar eliyle idam edildi. Bir Anıtlar Yüksek Kurulu kurmuştuk. Sonunda bir plandan bile anlamayan sanat tarihçileri, arkeologlar, avukatlar, belediye memurları, mimarlık tarihi bilmeyen mimarlar tarafından yoz, işe yaramaz bir kurum oldu. Ortadan kalktı.

İlk Bilim Akademisi de Avrupa’dan 350 yıl sonra kuruldu. Yirmi yıl dayanmadı.

Bu bilimin toplumda yerleşmediğini açıkça gösteren tarihi bir süreçtir.

Biz matbaayı da Avrupa’dan iki yüz yetmiş sekiz yıl sonra kurduk. Bunlar İslam’ın bugünkü geri kalmışlığını da gözler önüne seren tarihi bilgilerdir.

Her üniversite hocası bilim adamı olmaz. Bilim adamı olması arzulanır. Fakat isteyenin istediği yerde üniversite kurduğu bir ülkede bu söz konusu değildir.


YÖK VE HÜKÜMET KARAR VERİCİ OLAMAZ

Bu düşünceler halka anlatmak için şöyle özetlemek gerek:

Köprüleri mühendisler yapar. Genetik araştırmasını biyologlar, ilaçları kimyagerler, ameliyatı operatörler, resimleri ressamlar yaparlar.

YÖK müçtehid, hükümet müçtehid, her üniversite hocası müçtehid, yani içtihad kararı veren, olmaz. Kendi alanındaki bilim adamını ancak o alanda çalışan bilir. Haberi olmayan da çoktur. Einstein ve Heisenberg bir bilim akademisine seçilecek uzmanları bilebilirlerdi. Bilim Akademisine üye seçimi bir uzmanlar arası seçimdir. İlk İslam’da buna ‘İcma’ denirdi. Dünya’da bilim akademileri üyelerini bilgileri yayınları ve çalışmalarına bakarak kendileri seçerler. Bilimi politikaya yamamaya çalışan komünistler ve Naziler kendi ülkelerinin bilimsel itibarını çok sarsmışlardı. Gerçi bizim fazla bir itibarımız olmadığı için, sarsılması da söz konusu değil.

TÜBA’nın başının üstünde bir çatısı bile olmadığı için, içindekiler doğru seçilmiş bile olsalar, toplumsal etkinliği sınırlıydı. Her etkinlik hükümetlerin atıfetlerine bağlıydı. Bu bilim çağında durumun komik oluğunu anlamak için Avrupa akademilerinin statülerini incelemek yeterlidir. Toplumun ileri gelen düşünürleri tarafından geliştirilmiş bir felsefi temele oturmadan bir bilim kurumu kurmak bilimsel değil, politik bir olgudur. Bu o kurumu daha başından zayıflatır.

Burada bir soru var: Felsefe geleneği olmayan ve din adamından başka hiçbir uzman yetiştirmemiş olan Osmanlı toplumunda bir eğitim ve bilim felsefesi nasıl formüle edilebilirdi? Bunu bugüne kadar beceremediğimiz için bugün yaptığımızı yarın bozuyoruz. Kaldı ki bilimsel ahlak bilim adamları arasında gelişmemişse, toplumun başka kesimlerinde de gelişmiyor.


ALMANYA’DA KURUMLAŞTI

Sevgili Okurlar,

Çağdaş öğretiminde 19 yüzyıl Almanya’sını örnek olarak alan bir kurumlaşma etkili olmuştur. O gelişmedeki bazı düşünce ve uygulamaları eğitim tarihinden haberi olmayanlara anlatmakta yarar var.

1850’den sonra Alman üniversiteleri bilgi nakletmek yerine araştırmayı amaç alan kurumlara dönüştüler. Üniversite hocalarının öğretim yanında en büyük sorumlulukları kendi bilim alanlarında araştırma ve yeni bilgilerin bulunması oldu. Prusya devleti kitaplıklar, laboratuvarlar, seminer çalışmaları ve araştırmalar için üniversitelere büyük maddi kaynaklar sağladı.

Üniversite hocaları bir üniversitenin üyesi olma dışında aynı alanda çalışan başka bilim adamlarının kurduğu enstitüler ve yayımnladığı dergilerin de yazarları ve üyeleri idiler. O dönemde her ilim alanında pek çok ünlü bilimsel dergi çıkarılmaya başlandı.

Bilim adamlarının en önemli görevi, kendi alanlarının ulaştığı sonuçları içeren üniversite ders kitapları yayınlamaktı. Bugün Türkiye’de iki ‘paper’le profesör olunan bir furya içinde yaşıyoruz.

O dönem bir bilim ideolojisi yarattı. (Wissenschaft Ideology). Bu ideoloji çağdaş insanı yaratacaktı. Bu düşünceler’in arkasında Fichte, Schelling, Schleiermacher, von Humbold gibi adlar vardır. Bu düşüncelere uyan yöntemler bütün dünya üniversitelerinde, özellikle Amerikan üniversitelerinde bilim adamı yetiştirme felsefesini ve üniversite çalışma programlarını etkilemiştir. Türkiye’de üniversiteyi kuran Alman profesörler, bugüne kadar geçerli kalan bu düşünce ve kuralları bize de öğrettiler.

Akademinin ortaya çıkması tarihi bu düşüncelerden çok daha eskidir. Fakat üniversite ve Akademinin ortak kaynağı olan bilim adamını, bu düşünceler ve uygulamalar yarattı. Bu uzmanlar kendileri gibi bilim soluyarak yetişenlerle bütünleşerek, Akademi denen uygar kurumun üyesi olurlar.

Gerçek bilim adamı her köşede, her gün yetişmiyor. Dünya bilim tarihine tek bir ad bile verememiş bir toplum, yüzlerce kişilik bilim akademileri kurmaz. Bildiğim kadar yüzlerce yıl önce kurulmuş Fransız Bilimler Akademisinin 68, İngiliz Bilimler Akademisinin 100 üyesi vardı. Büyük sayı, kontrolü zor bir bataklıktır. Küçük sayı az gelişmiş ülkede bir zenginliktir.

7 Eylül 2011 Çarşamba

TÜBA ve Bilim Akademileri

Prof. Dr. LEVENT KURNAZ
27 Ağustos'da çıkan bir kanun hükmünde kararname TÜBA'nın temel yapısını değiştirdi. Bugüne kadar Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) kendi üyelerini kendisi seçiyordu, ancak yeni çıkan kararname ile bu seçim hakkı TÜBA, YÖK ve Bakanlar Kurulu arasında eşit olarak dağıtıldı. Yani bugünden itibaren ülkemizdeki bilim adamlarının seçkinliği konusundaki kararı da Bakanlar Kurulu verecek artık.

Aslına bakarsanız, son üç yazımın da ana teması aynı. Parayı veren düdüğü çalar. Ben üniversitelerin bütçesini veriyorsam üniversiteler benim kontrolüm altında olmalı, ben TÜBİTAK'ın bütçesini sağlıyorsam, TÜBİTAK benim istediğim kişiler tarafından istediğim şekilde yönetilmeli ve son olarak da TÜBA'nın harcamalarını ben karşılıyorsam TÜBA'nın üyelerini de ben belirlerim. Bu şimdiye kadar başka hükümetler zamanında da olabilirdi, olamamasının tek sebebi hiçbir hükümetin böyle uzun zamandır bu kadar büyük bir oy farkıyla iktidarda kalmamış olmasıdır, yoksa bu konunun şu andaki hükümetimizle fazla bir bağlantısı yok. Devlet kanalından fonlanan tüm kurumların devlet kontrolü altında olması normaldir. Bir yandan “devlet bizim maaşımızı versin, araştırma bütçelerini sağlasın” ama diğer yandan da “işimize karışmasın” türü bir düşünce yapısı bizim türümüz bir devlet anlayışında rastlanabilecek bir tarz değildir. Devlet er geç işe karışır ve işleri kendi bildiği ve anladığı şekilde yönetir.

Çözüm nedir? TÜBİTAK için çalışmasa da üniversiteler ve TÜBA açısından çözüm bu kurumların en azından maddi açıdan da özerk olmalarıdır. Üniversiteler ve TÜBA bütçelerini devlet bütçesinden karşıladığı müddetçe istenen bilimsel özerkliğe sahip olamazlar. Üniversitelerin bilimsel özerkliği konusu çok uzun olduğu için o konuya ileride tekrar geri dönmek üzere TÜBA konusuna ağırlık vermek istiyorum.

Bugün TÜBA'da neler olduğunu anlayabilmek için öncelikle Bilim Akademileri kavramının ne olduğunu anlamamız gerekir. Dünyadaki bazı bilim akademilerinin tarihi neredeyse 400 sene geriye gidiyor. Bizim tarihimiz ise yirmi seneden daha kısa olduğuna göre kendimize bizden çok daha uzun süredir Bilim Akademileri olan ülkeleri örnek almamız da doğaldır.

Dünyadaki Bilim Akademilerinin en eskisi İngiliz Bilim Akademisi'dir. Bu kurum bilimciler tarafından kendi aralarında bilim konuşmak için kurulmuş bir dernektir. Doğal olarak da bu dernek her isteyeni bünyesine kabul etmemiş ve dahil olmak isteyenler arasında bilimsel yeterliliğe dayanan bir seçme uygulamıştır. Ama daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, bilimsel yeterlilik rahat ölçülebilecek bir kavram değildir ve bu ölçümün içerisine ister istemez kişisel değer yargıları da girecektir ve her zaman da girmiştir. Ancak önemli olan bu kurumların çoğu noktada bilimsel doğruları kişisel değer yargılarının üzerinde tutmuş olmalarıdır.

Fakat daha önemlisi, bu bilimciler bulabildikleri zamanda, mümkün olan yerlerde toplanmış ve derneğin masraflarını kendi ceplerinden karşılamışlardır. Bu kurumların bilimsel özerkliğinin temelinde yatan da bu maddi özerkliktir. Zaman içerisinde yöneticiler bu kurumların kendilerine yardımcı olabileceğini farkettiklerinden bu kurumlara maddi destek sağlamışlardır. Ama bu kurumlara sağlanan maddi desteğin arkasındaki temel anlayış bu desteğin bir derneğe yapılan bağış yapısında olduğunun anlaşılmış olmasıdır.

Zaman içerisinde bu kurumlar kendilerine aldıkları yardımı “hak etmelerini” sağlayacak bir görev biçmişlerdir. Bu görev de devletlere gereken zamanlarda bilimsel konularda destek ve görüş sağlamaktır. Amerikan Başkanı bilimsel bir konuda tarafsız ve doğru bir görüş almak isterse bunun için Amerikan Bilimler Akademisi'ne gider, akademi konunun uzmanlarından bir kurul oluşturur ve başkana gerekli olan görüşü hazırlar. Bu görüş neredeyse tartışılmaz artık. Bu yapı devletler ile bilim akademileri arasındaki ilişkiyi açıklar.

Ülkemizde ise bu yapının dışında Türkiye Bilimler Akademisi başlangıcından itibaren devletin kanatları altında kurulmuştur. Böylesi bir yapının bugüne kadar devletin işe karışması olmadan gelebilmesi bile bir mucizedir. Devletin bu işe bakış açısı “gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de bir bilimler akademisi var” demekten ibaret kalmıştır. Bizim bir bilimler akademimiz var ama ne akademinin kendisi ne de devlet bu akademinin görevlerinin ne olduğu konusunda bir fikir sahibi değildir. Bu fikir de ortada olmadığı için bilimciler arasında kişisel değer yargılarından kaynaklanan husumetler oluşmuştur. Bu sebeple de devlet araya girerek “artık kimin üye olacağına ben karar vereceğim” demiştir. Bunun temel sonucu da bir varoluş sebebi belirlenmeden kurulan kurumda görev alanlara kartvizitlerine yazacakları yeni bir satır ve ek maddi imkanlar sağlanmasıdır.

TÜBA üyelerinin bu gelişme üzerine yapmaya düşündüğü şey toplu halde akademi üyeliğinden istifa edip devletten bağımsız bir yapılanma içerisine girmektir. Aslında bu en baştan yapılmış olsa konu bugünlere kadar gelmezdi zaten. Ama bu yapılmadan önce de şapkaların öne konularak bir bilimler akademisinin neden varolması gerektiği ve işlevinin ne olacağı çok iyi irdelenmelidir.

Benim kişisel görüşüm bir bilimler akademisinin temel görevinin halka güvenli ve bilimsel bilgi sağlamak olduğu yönündedir. En basit örneklerle anlatmam gerekirse, 17 Ağustos 1999'da büyük bir deprem travması yaşadık hepimiz. Bugün en ufak bir sarsıntı olsa hepimiz sokaklara firlıyoruz, ama bu konuda çalışan pek çok kişiden aynı olay hakkında birbirine zıt pek çok fikir çıkabiliyor. Ne güzel olurdu TÜBA adına bir bilim adamı çıkıp hepimizi aydınlatsa, biz de desek ki “bak işte doğrusu buymuş”, ya da TÜBA adına bir kurul bir rapor sunsa basına ve bize GDO'lu ürünlerin ne olduğunu, yarar ve zararlarını anlatsa.

Başta 27 Ağustos kararnamesine kadar başkanlık görevini yürüten Prof. Dr. Yücel Kanpolat olmak üzere TÜBA seçkin bilimcilerden oluşmaktadır. Ama TÜBA kuruluşundan bu yana özerk olduğunu düşünerek kendisini aldatıyordu. Bugün bu aldatmacanın sonu geldi. Bilimler Akademisi'nin devlete değil devletin Bilimler Akademisi'ne ihtiyacı olduğu gün ancak Bilimler Akademisi'nin özerkliğinden söz etme şansı doğabilir. Bunun için de bilimsel düşünceyi ön plana çıkartan bir devlet görüşünün hakim olması gereklidir. Bugün için devletimizin anlayışı bilimsel doğruların değil kendi duymak istediklerinin kendisine söylenmesi yönünde olduğu için 27 Ağustos kararnamesi ile duymak isteyeceklerini kendilerine söyleyecek bir Bilimler Akademisi düzenleme yoluna yönelmiş olduk. Umarım ben yanılıyorumdur.

Yeni Başlayanlar İçin Üniversiteler

TÜBİTAK ve Araştırma Konusundaki Devlet Politikamız

2 Eylül 2011 Cuma

Üniversitelerde intihal üzerine

İRFAN O. HATİPOĞLU*
Cumhuriyet Bilim Teknik, 02.09.2011

Akademik topluluk içinde intihal (aşırma/hırsızlık) ağır bir suç olarak algılanmaktadır. Nasıl bir insanın parasını, değerli bir eşyasını çalmak ne kadar suçsa, bilgiyi izinsiz, kendi ürünün gibi sunmakta aynı şekilde değerlendiriliyor. Aslına bakarsanız başkasının ürettiği bilgiyi sahiplenme parayı, bir değerli eşyayı çalmaktan daha büyük suç oluşturur.

Bilginin üretilmesi, değerlendirilmesi uzun süreli/ortak çalışma ve emek gerektirir. Aynı zamanda üretildiği andan itibaren kamunun ortak malıdır. Bu nedenle üretilen bilgiyi sahiplenmenin hırsızlık yanında etik/ahlaki boyutu da bulunur.

Ülkenizde intihal olayları –yapanın konumuna göre- gündeme getirilir ve tartışılır. Oysa üniversitelerimizde intihal yaygındır. Yaygın olması da üniversitelerimizin genel durumunu ile yakından ilgilidir. Ülkemizde toplam 165 adet üniversite vardır. Bunların 87 tanesi 2007 yılından sonra kurulmuş genç üniversitelerdir. Üniversitelerimizde 2003 yılında 1.5 milyon olan öğrenci sayısı bugün 3.5 milyona, 70 bin olan öğretim elemanı sayısı da 105 bine yükselmiştir. Sayısal verilerden anlaşılacağı gibi üniversitelerimiz kısa zamanda kurum, öğretim elemanı ve öğrenci sayısı olarak büyük oranda artmıştır. Özellikle son üç yıl içerisinde üniversiteler açılırken evrensel üniversite açma ölçütleri yerine, siyasal iktidarın istenci dikkate alındı.

Ülkemizin tüm illerinde açılan yerel üniversitelerin fiziki yapıları, eğitim teknolojileri ve öğretim elemanlarının nitelikleri açısından ciddi sorunları vardır. Değişik sorunlar içinde boğulan yerel üniversite rektörleri akademik anlamda yaşanan sıkıntıyı hafifletmek ve kurumdaki egemenliğini güçlendirmek için bilimsel nitelikleri bakmadan “yandaşlık” özeliklerini öne çıkararak akademik kadroyu tamamlama yoluna gitmişlerdir.

İkinci aşama olarak akademik unvanlı (Prof, Doç) öğretim üyesi sayısını arttırmak içinde hayali projeler üretilmiş, tamamlanmış gösterişmiş ve yapmadığı çalışmaya/yazımına katkı koymadığı makaleye isim eklenmiş, hayali yayınlar yaptırılarak, başka bir değişle “on orijinal makale oku on birincisini yaz” anlayışı özendirilerek intihal olaylarının kapısı aralanmıştır.

Üniversitelerde intihal olaylarının artmasında ana nedenlerden birisi akademik yükselme ölçütleridir. 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasasına göre kimlerin kaç makale, kaç araştırma, kaç bildiri, kaç kitap ile Yardımcı Doçent, Doçent ve Profesör olarak atanacağı belli değildir. Konu tamamen oluşturulacak jürinin inisiyatifine bırakılmıştır. Kurulan jüriler atanacak öğretim elemanının ünvanına göre değişse de rektörlerin tavrına göre karar alırlar. Hazırlanan raporlar da daha çok objektif ölçütler yerine supjektif ölçütler içerir. Bu nedenle öğretim elemanları yayın sayısını arttırmak için intihal başata olmak üzere ahlakı değerleri yok edici çalışmalara yönelmektedirler.

Öğretim elemanlarını intihale saptıran etkenlerden biriside yerel üniversitelerde bilimsel çalışma yapmanın mümkün olmamasıdır. Anılan üniversitelerde fiziki yapı, laboratuar, yetişmiş yardımcı eleman ve diğer altyapı eksiklilikleri vardır. Öğretim elemanlarının ders yükü nedeniyle çalışmaya zamanları yoktur. Yerel üniversitelerin akademik geçmişleri, entelektüel hava olmadığından çalışma/araştırma kültürü de gelişmemiştir. Saydığımız olumsuzluklara karşın yerel üniversitelerde çalışan akademisyenler yükselme ölçütlerini yerine getirmek için daha fazla makale, kitap yazma ve araştırma yapma gereksinimi duyuyorlar. Bu duygulara üniversite üst yönetiminin özendirmesi, hoşgörüsü de eklenince intihal olayının önüne geçilemiyor.

Üniversitelerde intihal olaylarının önlenebilmesi için yeni bir üniversite yasası hazırlanmalıdır. Bu yasa ile üniversiteler iki ana gruba ayırmalıdır. Birinci grup üniversiteler araştırma üniversiteleri olarak tanımladığımız, ağırlıklı olarak lisansüstü (yüksek lisans, doktora) eğitimi verenler. İkinci grup üniversiteler lisans eğitimi veren, eğitim ağırlıklı üniversiteler olmalıdır. Akademik unvan almak ve araştırma yapmak isteyen öğretim elemanları da araştırma üniversitelerinde çalışmalarına yapmalıdır.

Böylelikle öğretim elemanları yükselme kaygısı nedeniyle intihal başta olmak üzere onurlarını zedeleyici girişimlere yönelmekten kurtulabilirler.

*Mustafa Kemal Üniversitesi (iohatip@hotmail.com)