BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

19 Mart 2011 Cumartesi

Akademi niye susuyor?

DİLEK KURBANRadikal, 19 Mart 2011

Akademik özgürlük de, tıpkı basın özgürlüğü gibi, bir ifade özgürlüğü ve demokrasi meselesidir.

Bu, akademi eliyle akademik özgürlük ihlalleri konusundaki son yazım. Bu yazı dizisi, planladığımdan uzun sürdü. Bunun temel nedeni, akademi dünyasında herkesin çok iyi bildiği, ancak kamusal alanda dillendirmediği yapısal bir meselenin, belki de ilk kez, örnekleriyle deşifre ediliyor olması. Birçok akademisyenin benzer deneyimlerini benimle paylaştığı e-postalar, akademi eliyle özgürlük ihlallerinin sadece ne denli yaygın bir toplumsal mesele olduğunu değil, aynı zamanda tartışılmadığını da gösteriyor. Herkesin bildiği, ama kimsenin dillendirmediği aleni bir sır gibi...

Kuşkusuz, bu tartışmayı başlatan, Şehir Üniversitesi öğretim üyesi Mesut Yeğen’in ilki Radikal II’de yayımlanan yazıları oldu. Yeğen, bu ülkede haksızlığa uğrayan akademisyenlerin çok ender yaptığı bir şeyi yaptı; kendisine yapılan adaletsizliği kamusal alana taşıdı, isim ve tarih vererek belgeledi, tarihe not düştü. Bunu bir gazete yazısıyla yaparak da, aslında bizleri bu meseleyi tartışmaya davet etti. Bütün kamuya açık olan bu davetin birincil muhatabıysa, kuşkusuz, akademinin kendisiydi.

Ancak gördüğüm kadarıyla, Yeğen’in davetine sadece üç akademisyen ‘icabet etti’. İlk ikisi, Yeğen’in isimlerini zikrettiği ve profesörlük başvurusunda olumsuz oy kullanan jüri üyeleri Feride Acar ile Korkmaz Alemdar. Aslında Acar ile Alemdar’ın yazılarını davete icabet olarak değerlendirmek mümkün değil, zira her ikisi de Yeğen’in şahıslarına ilişkin iddialarına yanıt vermekle yetindi. Bu vesileyle, beni bu son yazıyı yazmaya sevk eden ikinci nedenin, gerek Yeğen gerekse Alemdar’ın son yazımdan sonra benim üzerinden birbirlerine verdikleri yanıtlar olduğunu belirteyim.

Yeğen, Alemdar’ın kendisine ilişkin ‘ODTÜ’de asistanlık yaptığı’, ‘doktora eğitimi için yurtdışına gönderildiği’ ve ‘dönüşünde aynı kurumda çalışmalarını sürdürdüğü’ iddialarının hiçbirinin doğru olmadığına, doğru bilgilerin de jüri üyelerine gönderilen profesörlük dosyasında olduğuna işaret ederek, bütün bunların, Alemdar’ın dosyasını incelemeden karar vermiş olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Ayrıca milliyetçilik ve yurttaşlık konularında bir çalışması olmayan bir iletişim profesörünün bu konularda uzmanlaşmış bir sosyoloğu değerlendirmeye ehil olmadığını ifade ediyor.

Alemdar ise Yeğen için oluşturulan jürinin şaibeli olduğuna dair değerlendirmeme itiraz ederek, başka bir üniversitede görevli bir iletişim profesörü olmasına rağmen ODTÜ’de birçok kez doktora yeterlik, yüksek lisans ve tez jürilerinde görev aldığını, bu nedenle Yeğen’in jürisinde yer almasının da doğal olduğunu ifade ediyor. Ancak Alemdar, meselenin özünü bir kez daha gözden kaçırıyor. Burada söz konusu olan, bir profesörlük jürisi. ODTÜ’nün kural ve teamülüne göre, sosyoloji bölümündeki profesörlük başvurularını, yine sosyoloji profesörleri değerlendirmelidir. Sanıyor ve umuyorum ki bir profesörün akademik yeterliğinin değerlendirilmesinin bir yüksek lisans öğrencisininkine oranla çok daha yetkin bir jüri tarafından yapılması konusunda Alemdar ile hemfikirizdir.

Davete icabet meselesine dönecek olursak... İzleyebildiğim kadarıyla, Yeğen’in meselesine şahsen dahil olmayıp da görüş bildiren tek akademisyen, Zaman’daki yazısıyla Fatma Müge Göcek oldu (ki Göcek, ABD’deki bir üniversitede görevli bir akademisyen). Türkiye’deki akademi dünyasından ise ses çıkmadı. Üstelik, bir grup Boğaziçi Üniversiteli öğretim üyesi, daha geçenlerde, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması üzerinden Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlallerine ilişkin duydukları kaygıyı dile getirmişken. Oysa akademik özgürlük, tıpkı basın özgürlüğü gibi, bir ifade özgürlüğü ve demokrasi meselesidir.

Bu yazıları kaleme alırken, akademisyenlerin, en azından profesörlük unvanını almış olup mahalle baskısından kurtulmuş olanların bu tartışmaya müdahil olacaklarını umdum. Nesrin Uçarlar ve Özgür Sevgi Göral gibi kariyerlerinin henüz başındaki akademisyenler, uğradıkları adaletsizlikleri yargı ve basın yoluyla kamusal alana taşıma cesaretini gösterebiliyorsa bu ülkede mesleki ilerlemelerinde kimseden korkmalarına hacet kalmayan profesörler de birkaç kelam edebilirdi herhalde. Ama etmediler. Neden?