BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

27 Şubat 2011 Pazar

Profesör olmak için ne gerekir?

FATMA MÜGE GÖÇEK
ZAMAN-Yorum, 27 Şubat 2011

Son günlerde gazetelerde yer alan sosyolog meslektaşlarım Mesut Yeğen ve Feride Acar arasındaki tartışmayı izledim.

Yeğen'in profesörlük sürecinin detaylarını bilmiyorum. Benim gözlemlerim, genelde Türkiye'deki akademik süreci, özelde de sosyolojide gelişmeleri dışarıdan izleyen bir sosyoloğun yorumlarından ibaret.

Kanımca Türkiye'de sosyoloji biliminin en önemli sorunu, devletle akademik kurumlar arasındaki ilişkinin tarihsel gelişiminden kaynaklanıyor. Batı-tipi yüksek eğitim kurumlarının kurulması ve sosyal bilimlerin Türkiye'ye girişi devlet kontrolünde oluştuğu için akademik özerklik 19. yüzyıldan itibaren çok sınırlı kalmış, bu sınırlar Cumhuriyet'in milliyetçilik ekseni üzerine kurulmasıyla daha da daralmıştır. Buna en önemli örnek, Büşra Ersanlı'nın iktidar ve tarih arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmasıdır. Ersanlı, tarih biliminin Türkiye'de uygulanmasında, devletin bilimsel kongrelere öğretim üyesi vasfı taşımayan birtakım devlet görevlilerini -özellikle siyasetçiler ve askerleri- sokarak sosyal bilimleri nasıl siyasileştirdiğini çok güzel anlatır. Devlet, aynı okullar gibi üniversiteleri de Cumhuriyet ideolojisini halka yaymak için milli bir araç olarak kullanmış, öğretim üyelerini bu süreçte devlet memuru statüsüne indirmiştir. Bu devlet-milliyetçilik-bilim arasındaki örtüşme zaman içinde sistemin doğal bir parçasına dönüşüp, bu sistemi eleştirenler tasfiye edilmeye başlamıştır. Buna en önemli örneği, Mete Çetik'in 1948 Ankara DTCF'den devletin ideolojisine 'aykırı' düşündüklerinden uzaklaştırılan öğretim üyelerini incelediği -cadı kazanı olarak adlandırdığı- çalışması teşkil eder. Tabii 1980 sonrası, özellikle 1981'de YÖK'ün kurulmasıyla üniversitelerde tekrar yapılan temizlik bu örtüşmenin nasıl içselleşip bir tutum-davranışa dönüştüğünü gösterir. Sanırım Türkiye'de 1984'te Bilkent Üniversitesi'nin kurulmasıyla başlayan özel üniversite olgusu, kamusal alanı genişletmenin yanı sıra, devlet-üniversite-bilim arasındaki örtüşmeyi zayıflatmaya başlamıştır. Sistemin dışladığı öğretim üyeleri, örneğin Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif'in yaptığı gibi yurtdışına gitmek yerine, artık Türkiye'de özel üniversitelerde mesleklerini sürdürebilmektedirler.

TEORİDE ÖZERK, PRATİKTE SİYASİ
Yeğen-Acar tartışması bu tarihsel konumda incelendiğinde Yeğen'in atamasının yapılmamasında niçin siyasi neden aradığı daha iyi anlaşılıyor. Bu tür siyasi nedenlerin Türkiye'de devlet üniversitelerini nasıl etkilediğine ben dolaylı olarak şahit oldum. Sözgelimi Ermeni meselesinin tartışılacağı bir konferansa bu konuda bir devlet üniversitesinde çalışan meslektaşımı davet ettiğimde, dekanı konusunu 'uygun' bulmadığı için konferansa katılmasına izin vermedi. Vermemekle de kalmadı, öğretim üyesine kararın siyasi kontrol boyutunu örten, sıhhatiyle ilgili bir özür ileri sürmesini de istedi. Aynı şekilde, birkaç sene sonra Türkiye'de Türk öğretim üyelerinin yine aynı konuda yapmak istedikleri konferans, birçok siyasi engele takıldı ve zorlukla yapılabildi. Enteresandır, teoride Türkiye'deki üniversiteler özerk addedilirken, pratikte özellikle devlet ve/ya hükümet bu kurumlardaki bilgi üretimine karışmakta bir sakınca görmüyor.

Ancak Yeğen-Acar tartışması, yeni bir gelişmeye işaret ediyor. Devlet üniversitelere doğrudan karışmasa bile, üniversitelerde onlarca sene devlet baskısı altında sosyalleşmiş ve dolayısıyla da bu baskıyı içselleştirmiş öğretim üyeleri, aynı baskıyı birbirlerine uygulamaya başlıyorlar. Bu baskının nasıl uygulandığına da ben şahsen Ankara'da sözü geçen üniversitedeki doktora öğrencilerinin eğitimi bağlamında şahit oldum. Öğrencilerin yazdıkları doktora tezlerinde seçmek istedikleri bazı konulardan -örneğin İslam, cinsiyet, maskülinite- nasıl uzaklaştırıldıklarını, her şeye rağmen bu konularda çalışma yapmak isteyenlerin nasıl zorluklardan geçtiğini gördüm. Bu bağlamda izlediğim öğretim üyelerinin tutumları, benim Mesut Yeğen'in şikâyetinin büyük ölçüde doğru olduğu sonucuna varmama yol açıyor.

Üniversiteler, her düşüncenin tartışılıp araştırıldığı laboratuvarlardır. Bu laboratuvarlarda soyut düzeyde güncel, sosyal sorunlar üzerine yapılan çalışmalar, aynı sorunların toplum tarafından somut, sancılı ve yıpratıcı bir şekilde yaşanmasını önler. Ayrıca üniversitelerde özerk düşünce üretimi, öğretim üyelerinin tek tip değil, farklı düşüncelere sahip olmasıyla mümkündür. Dolayısıyla toplumdaki sorunları araştırmayı şiar edinmiş sosyologların, Kürt, Ermeni, İslam, milliyetçilik gibi Türkiye gündemini sürekli işgal eden konular üzerinde çalışmaları doğaldır. Bildiğim kadarıyla Mesut Yeğen, Kürt konusunu Türkiye'de çalışan en önde gelen sosyologdur. Yeğen'in değerlendirilmesi, soyut, bazı kişilerin siyasi görüşleri ekseninde geliştirdikleri kıstaslara göre değil, kendi çalışma alanında, yani Türkiye Kürtlerinin sosyolojisini çalışmış diğer sosyologlarla karşılaştırılarak yapılmalıdır. Ancak anladığım kadarıyla bu yapılmadığı gibi, Yeğen'in çalışmaları kendi doktora tezine dayandığı için eleştirilmektedir. Böyle bir eleştiriyi ilk defa duyuyorum. Doktora tezi, bir öğretim üyesinin ilk akademik çalışmasıdır ve dolayısıyla da daha sonra yaptığı çalışmalar tabii ki bu ilk çalışmasına bir ölçüde dayanmak zorundadır. Öğretim üyesinin sil baştan yaparak başka konular üzerine çalışması beklenemez zira çalışmalarının içeriğini öğretim üyesinin bizzat kendisinin saptaması, en temel hakkı ve özgürlüğüdür. Kaldı ki Yeğen'in çalışmaları zaman içinde incelendiğinde geçirdiği düşünce evrimi barizdir. Kendisinin de belirttiği gibi sonraki çalışmalarında Kürt sorununa değişik açılardan, değişik zaman ve mekân dilimlerinde yaklaşmaktadır. Devlet, hükümet ve hükümran ideolojiye getirdiği eleştiriler de gayet doğal olarak Kürt sorununu çalışmasıyla oluşan bakış açısının sonuçlarıdır. Özetle, çalışmaları kendi içinde böyle teorik ve metodolojik tutarlılık gösteren bu öğretim üyesinin cezalandırılması değil, aksine profesör olarak ödüllendirilmesi gerekir.

Nasıl Profesör Olunur? (3)

MESUT YEĞEN
Taraf, 27 Şubat 2011

13 Şubat 2011 tarihli Radikal İki’de yayımlanan “Nasıl Profesör Olunur” başlıklı yazıma Feride Acar 20 Şubat 2011 tarihli Radikal İki’de cevap verdi. Acar’ın cevabına cevabımdır.

Acar’ın döne döne tekrar ettiği ilk iddia; yazımda kendisine hakaret ettiğim. Yazımı yeniden, defalarca okudum. Tabii ki hakaret filan yok; zaten Acar da şurada hakaret var demek yerine, genel bir “hakaret var” iddiasına sığınmayı tercih etmiş. Hakaret etmedim, etmeyi aklımın ucundan geçirmedim demekten başka yapabileceğim bir şey yok. Aslında, profesörlük başvuru sürecimde yaşananları kamuyla paylaşırken en çok dikkat ettiğim husus, hakaret etmek filan şöyle dursun, kesinleşmemiş, ispatlanamaz herhangi bir bilgiyi kullanmamak oldu. Tahmin edileceği üzere, kullanmış olduğum bu türden ispatlı bilgiden çok daha fazlası çeşitli kanallardan tarafıma ulaştırıldı. Bunların bir tekini bile kullanmaya tenezzül etmedim.

Acar’ın ikinci iddiası; akademik nitelikli bir süreci siyasi bir kavganın parçasıymış gibi gösterdiğim. İdarenin somut, belgeli işlemlerini ve jüri üyelerinin belgeli ifadelerini aktardığım için bir şeyi başka bir şeymiş gibi göstermekle itham edilmem tuhaf, Feride Acar da bilir; Bazı durumlarda facts speak for themselves. Acar inanmayabilir ama basit bir amacım var aslında: Maruz kaldığım haksızlığı duyurmak ve tekrarını önlemek. Derdim, işi siyasi bir kavganın parçası kılmak olsaydı, bunu yapmak hakikaten kolaydı. Bilhassa uzak durdum, halen de uzak duruyorum.

Acar’ın üçüncü iddiası; atama süreçlerinin ODTÜ’de şeffaf süreçlerle gerçekleştiği şeklinde. Bu iddianın gülümsettiği tek ODTÜ’lü olmadığıma eminim. Acar’a ODTÜ’de işler şeffaf görünebilir. Ama benim sorularım da baki: Bu nasıl şeffaf bir süreçtir ki Sosyoloji Bölümü başkanının önerdiği on profesörden tek birine dahi jürimde görev verilmedi de şahsıma yönelik husumeti malum profesörler jürimde yer aldı; bu nasıl şeffaflıktır ki, profesörlük için yaptığım her iki başvuruda da jüri oluşturulma sürecinde bölüm başkanlığı devreden çıkarıldı.

Acar’ın kuvvetle sarıldığı dördüncü iddia da; ODTÜ aleyhine açmış olduğum davayı kaybetmiş olduğum bilgisini gizlediğim şeklinde. Acar unuttu sanıyorum: Temyiz, yargı işinin asli bir parçasıdır ve İdare Mahkemesi’nin aleyhime almış olduğu karar Danıştay’da temyiz edilmiş durumda. Demek ki, ortada tamamlanmış bir hukuki süreç yok. Kaldı ki, almış olduğum hukuki tavsiye, mahkemelerce oluşturulmuş bilirkişi raporlarının yargı süreci devam ederken eleştirilmemesi gerektiği şeklinde. Acar’a bu tavsiyeyi veren olmamış anlaşılan.

Acar’ın mezkûr bilirkişi raporuna atfen serdettiği “daha önce başka isimle yayımlanmış bir yazıyı kendi adımla yeniden bastırdığım” şeklindeki vahim iddia için söylemek istediğim tek şey şu: Ayıptır. Bir arkadaşımın daha önce internette yayımlanmış bir yazısını baz alarak yazdığımız ve her ikimizin de yazarı olarak göründüğü bir metin için bu türden çirkin bühtanlarda bulunmak yakışmıyor. Acar da pekâlâ biliyor ki, yazı yazabilmekle ilgili bir sorunum olmadığı gibi bu türden pespayeliklerle işim olmaz.

Acar’ın bir iki kez tekrarladığı şu etik meselesini konuşmanın da yeri olsa gerek. Anlaşılan Acar ve arkadaşları yazılarımda görülen ve benim de telaffuz ettiğim tekrar meselesinin bir akademik etik ihlali olduğuna kanaat getirmişler. Burada yapmaları gereken tek şey şu olsa gerek: İddialarını ilgili mercilere taşımak. Böylece herkes eteğindeki taşları dökme fırsatını bulmuş olur. Hazır sözü açılmışken, etik meselesine bir katkı da benden olsun. Bildiğim kadarıyla bu işlerdeki temel etik ilke, çıkar çatışması ya da çakışması olan kişilerin jürilerinde yer almamak şeklindedir.

Acar’ın “jürimde görev yapan profesörler, ilgili bilim alanından seçilmedi iddiama” karşı ortaya koyduğu “Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde görevli sosyoloji profesörüyüm” karşı-iddiasını doğrusu anlayamadım. İlgililere sordum onlar da anlayamadı. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde bir sosyoloji anabilim dalı olmadığına göre bu mümkün görünmüyor.

Ancak burada esas mesele tabii ki bu değil. Esas mesele şu: ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde çok sayıda profesör varken ve Sosyoloji Bölümü Başkanı da bunlardan beşinin ismini rektörlüğe önermişken niye, nasıl oldu da Siyaset Bilimi Bölümü’nden iki profesör jürime seçildi? Mesele bu! Seçilen profesörlerin çalıştığım alanın uzmanı olduğu söylenemez çünkü bizzat Acar, jüri süreci devam ederken Rektörlüğe gönderdiği dilekçede dosyamı değerlendirebilmek için ilgili ulusal ve uluslararası literatürü taraması gerektiğini bildirmiş; benzer beyanda bulunan başka bir profesör jürimden çekilirken, Acar bu beyanın üzerinden bir ay bile geçmeden raporunu teslim etmiştir.

Acar’ın doçentlik derecemle ilgili kafa karıştırmaya matuf beyanları için söyleyeceğim şu: Doçentlik için yeterli olup olmadığımı doçentlik jürimde görev yapan yakın arkadaşlarına sorabilir.

Acar’ın esas iddiası ise akademik performansımın profesörlük için yetersiz olduğu yolundaki kanaatinin iki esaslı akademik gerekçeye dayandığı şeklinde. Buna göre, Kürt meselesi üzerine yapmış olduğum yayınlarım doktora tezimin tekrarından ibaret, Kürt meselesi haricindeki yayınlarımsa ulusal ve yan-bilimsel dergilerde yayımlanmış olduğu içindir ki Acar akademik performansımın profesörlük için yetersiz olduğuna kani olmuştur. Aslında, meselenin esası tam da bu: Her iki akademik gerekçenin tümden mesnetsiz olmasındadır ki, profesörlük başvurumun akademi-dışı mülahazalarla reddedildiğini savunuyorum.

İlk gerekçeyle başlayayım. Acar’a göre, Kürt meselesi üzerine yaptığım bütün yayınlar 1994′te tamamladığım doktora tezimden türetilmiş, orijinal olmayan çalışmalardır. (“Mübarek, nasıl bir doktora tezi yazmışsam on beş senedir beni idare etmiş” deyip övünmek de var ama…). Şimdi, Kürt meselesi üzerine yazdıklarımı doğru düzgün okuyan birisi bu iddianın mesnetsizliğini hemen fark edecektir. Devlet Söyleminde Kürt Sorunu başlığıyla kitaplaştırmış olduğum doktora tezim, adından anlaşıldığı üzere devletin Kürt meselesine dair dilini ve algısını inceliyor ve dönem itibarıyla da 1980′e kadar olan zamam kapsıyor. Kürt meselesi üzerine yaptığım diğer yayınları okuyan biriyse şunları hemen görecektir. Bu yeni çalışmalarda, 1. Devletin 1980 sonrası algısını, 2. Devlet dışı aktörlerin (sol, milliyetçilikler, sıradan yurttaşlar) meseleyi nasıl algıladığını, 3. Devletin Kürt meselesi etrafında takip ettiği ve Kürtlerle de sınırlı kalmayan vatandaşlık uygulamalarını 4.2000′lerin başında Kürt meselesinin seyrinde yaşanan büyük kopuşu analiz etmeye çalıştım. Dolayısıyla, Kürt meselesi üzerine yaptığım yayınları doktora tezimin referanslarının şişirilerek tekrar edilmesinden ibaret görmek için hakikaten ya izan duygusunu kaybetmiş olmak gerekir ya da özel mülâhazalara sahip olmak.

İkinci gerekçeye gelince, öncelikle, Acar’ın burada yapmış olduğu revizyonun altını çizmek isterim. Kürt meselesi haricindeki yayınlarım için Acar’ın jüri raporundaki tesbitleri esas olarak şunlardı: “Yeterince çeşitlenmiş değil” ve “hakemli olmayan dergilerde yayımlanmıştır”. Oysa şimdi, Acar bu iki gerekçeden vazgeçip, bunlar ulusal ve yarı bilimsel yayınlardır demeyi tercih ediyor. Önce bu revizyona neden mecbur kalındığını açıklayayım. Radikal İki’de yayımlanan yazıda da gösterdiğim gibi Kürt meselesi üzerine olmayan çok sayıda yayınım var ve dolayısıyla yayınlarımın çeşitlenmemiş olduğu iddiası doğru değil. Kürt meselesi üzerine olmayan yayınlarım şunlar: “Yurttaşlığın Diyalektiği, Yurttaşlığın Trajedisi”, “İmparatorluk: Eksik Bir Manifesto”, “Yurttaşlık ve Türklük”, “Sendikalar ve Kadın Sorunu: Kurumsal Gelenekler ve Cari Zihniyetler”, “Radikal Demokrasiden Liberal Demokrasiye: Geçiş(sizlik)ler”, “Tarihsel Materyalizmden Hegelyan Diyalektiğe, Hegelyan Diyalektikten Postmodern Farka: Orhan Pamuk Romanları”, “Türk Tarih Yazımında Türk Tarih Tezi”, “Bilginin Sosyolojisi, Sosyolojinin Bilgisi”, “Kemalizm ve Hegemonya:?”. Yayınlar bunlar ve başlıklar da gösteriyor ki Kürt meselesi haricinde yurttaşlık, kadın sorunu, demokrasi kuramları, Kemalizm, edebiyat incelemesi gibi çeşitli alanlarda yayınlarım var. Bu yayınların ikisi Toplum ve Bilim, biri Amme İdaresi Dergisi, biri Feride Acar’ın da hakemleri arasında olduğu Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, biri de İletişim Yayınları’nın referans mahiyetindeki Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinde yayımlanmış. Şimdi, Türkiye’de sosyal bilimlerle ucundan kıyısından haşır neşir olan birisi bile bilir ki bunlar memleketin ender hakemli ve saygın yayınlan arasındadır. Nitekim, durum bu olduğundadır ki, Feride Acar da “Kürt meselesi haricindeki yayınları hakemli olmayan dergilerde yayımlanmış” iddiasından vazgeçmiş görünüyor. Bu kez de diyor ki, “Kürt meselesi haricindeki yayınlan ulusal dergilerde yayımlanmış yan-bilimsel çalışmalardır”. Kürt meselesiyle ilgisi olmayan “Citizenship and Ethnicity” başlıklı yazımın yayımlandığı Middle Eastern Studies Acar nazarında ulusal yayın olmuş gitmiş. Yarı-bilimsellik iddiasına gelince. Pek çok kez basılmış, çokça okunmuş, hakem onayından geçmiş ve hem ulusal hem de uluslararası çokça atıf almış yayınlar için yarı-bilimsel sıfatını kullanmak da izan duygusunun yitirilmesiyle alakalı olsa gerek. İyi bir sosyal bilimci, akademik cemaatin belirgin bir biçimde onayladığı yayınlar için “yarı-bilimseldir” gibi cüretkâr iddialarda bulunmaktan uzak durmak gerektiğini bilir.

Feride Acar’ın “yetersizlik” için gösterdiği akademik gerekçelerin mesnetsizliğini bir kez daha gosterebildim sanıyorum. Son olarak, bu mesnetsizlikten dolayıdır ki, Acar’ın yetersizlik tartışmasının açılmasından şikâyet etmeye hakkının olmadığını düşünüyorum. Niyetim, Acar’a yönelik genel bir yetersizlik iddiasında bulunmak değil, beni yetersizlikle itham edenlere cevap vermekti.


Hâl budur!

26 Şubat 2011 Cumartesi

YÖK ve üniversiteler yeniden yapılanmak zorunda

ABBAS GÜÇLÜ
Üniversiteye giremeyen bin pişman, girip aradığını bulamayan on bin pişman, mezun olanlar ise yüz bin pişman...
Üniversitelerden bazıları, “yüksek lise” yakıştırmasını bile hak etmiyor. Hele hele bazı fakülte ve yüksekokullar var ki, onlara yükseköğrenim kurumu demek için bin değil yüz bin şahit gerekir.
Yeni kurulanlar böyle de eskiler farklı mı? Alın birini, vurun diğerine.
Sonuçta yükseköğrenim kurumu demeye bin şahit gerektirenler de üniversite, uluslararası donanıma sahip olanlar da üniversite. Hepsinin aynı kefeye konması ise Türkiye’deki YÖK düzeninin en büyük handikabı...
100 yıllık bir üniversite ile yeni kurulan bir üniversiteyi, aynı kurallarla yönetemezsiniz. Yine aynı şekilde 70 bin öğrencisi olan bir üniversite ile iki bin öğrencisi olan üniversiteyi de aynı kefeye koyamazsınız. Devletle vakıfları, tıpla mühendisliği, meslek yüksek okulları ile araştırma enstitülerini aynı yasanın dar kalıpları arasına sıkıştıramayacağınız gibi...
İktidarın 9 yıl boyunca ilgilendiği tek konu, YÖK ve üniversiteleri nasıl “yandaş“ hale getiririm oldu. Onun ötesine geçip radikal bir reform, hiçbir zaman önermedi. Muhalefetin de onlardan hiçbir farkı olmadı. Onlar da tıpkı iktidar gibi türban ve katsayı tartışmalarının ötesine geçemedi. Şu anda her iki konu da tümüyle çözülmüş gözüküyor. Peki değişen ne oldu?..
Dersler angarya mı?
Güya üniversitelerde devam zorunluluğu var. Gidip bakın, bu kural kaç üniversitede dikkate alınıyor? Dersleri angarya olarak gören, ödev yapmayan, staj yapacak yer bulamayan, mezuniyette de ilkokul mezunlarının yaptığı en vasıfsız işlere bile talip olan üniversite mezunları, mutlaka birilerini rahatsız etmeli! Herkesten önce de YÖK’ü. Ama umurlarında bile değil.
Hadi onlar da bu ağır yükün altında eziliyor ya da yetersiz kalıyor. Peki o zaman onları o makama atayanlar, olup bitenleri neden sadece ve sadece izliyor?
Yasa gerekiyorsa, yeni yasal düzenlemeler neden yapılmıyor? Yeniden yapılanma zorunlu hale geldiyse bu neden gerçekleşmiyor?
Üniversiteler ciddi anlamda kan kaybediyor. Bu yetmezmiş gibi her hafta, üç-beş yeni üniversite daha açılıyor. Yılsonunda kadar sayıları 200’ü bulursa hiç şaşırmamak gerekir.
Pek
çok kavram gibi üniversite kavramının da içi boşaltıldı. Boşaltılmaya da devam ediyor. Peki nereye kadar?..

Sorun kişilerde mi yoksa?..
Üniversiteler sisteminin bugün bu noktaya gelmesi kişilerden mi kaynaklanıyor yoksa sistemden mi? Elbette hemen her kurumda olduğu gibi basiretsiz yöneticiler bu camiada da var. Ama asıl sorun sistemde. 2547 sayılı YÖK yasası artık üniversitelerimize dar geliyor. YÖK ve Üniversitelerarası Kurul’un bugünkü haliyle işlemesi mümkün değil.
Üniversiteleri birer oyalama merkezi haline getirip, önce herkesi kabul edip, sonra da mezun etmesi, nitelikli insan gücüne duyulan saygıyı da yerle bir etmek üzere.Üniversite sayısı hızla artarken öğretim üyesi sayısı, ayrılan kaynaklar ve altyapı yerinde sayıyor. Olumlu örnekler yok mu? Elbette var. Örneğin Düzce Üniversitesi 4 yıl gibi çok kısa bir sürede çok önemli mesafe kaydetti. Peki ya diğerleri ve öğrenci memnuniyeti?..

DPT de kafayı değiştirmeli
Üniversitelere gittiğinizde devasa yatırımlar söz konusu. Ama nedense yurt, burs, lojman ve sosyal tesisler konusunda kesenin ağzı aynı rahatlıkla açılmıyor.
Barınma ve yemek, hâlâ üniversiteli gençlerin en önemli sorunu. Devasa rektörlük binalarına onay veriyorlar ama yurt ya da medikososyal altyapı konusunda gerekli izni vermiyorlar. Ya da rektörler bu konuda yeterince bastırmıyor.
Bu yüzden de nereye, hangi üniversiteye giderseniz gidin, öğrenci memnuniyeti yerlerde sürünüyor. Bunu değiştirmenin yolu da onlara daha fazla önem vermekten geçiyor.
Derse gelmiyorsa niye gelmediğini, gelip de memnun değillerse neden memnun olmadıklarını, mezun olup da iş bulamıyorlarsa neden iş bulamadığını araştırmak ve ona göre yeni önlem almak hepimizin görevi.
Elbette suçlu aramıyoruz. Eğer ille de bir sıralama yapılacak olursa belki de ilk sırada biz yani medya gelir. Bu yüzden mazeret üretme yerine, geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerimizi nasıl daha iyi eğitiriz ve bu konuda üniversitelerimizi, dünya sıralamasında nasıl daha iyi noktalara getiririz onu düşünmeliyiz.
Sayın Başbakan, Gürüz, Teziç ve dönemin üniversite rektörlerine, “üniversitelerimizi niye ilk 500’e sokamıyorsunuz” diye sık sık kızıyor ve yeri geldikçe de beceriksizlikle, basiretsizlikle suçluyordu. Oysa artık YÖK ve üniversiteler, tümüyle kendi kontrollerinde!..
Özetin özeti: Üniversiteler artık sayısal artışın ötesinde kalite olarak da sorgulanmalılar!..

21 Şubat 2011 Pazartesi

Nasıl Profesör Olunur? (2)

MESUT YEĞEN
Taraf, 21 Şubat 2011

ODTÜ Sosyoloji Bölümüne 2006 senesinde yaptığım profesörlük başvurumun reddedilme hikayesini geçen hafta (Radikal İki’de) yazdım. 2008 yazında ODTÜ rektörü değişti. Bunun üzerine 2008 sonbaharında profesörlük için yeniden başvurdum. Sosyoloji Bölümü ve dekanlık başvurumu uygun bulup rektörlüğe gönderdi. Ancak rektörlük, önceki başvurumla ilgili davayı geri çekmediğim takdirde, yeni kadro ilan etmeyeceğini bölüm başkanına bildirdi. Cevaben, rektörlüğün davamı geri çekmem yolundaki talebinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve talebim olan kadro açılmadığı takdirde Sosyoloji Bölümünde açılacak ilk profesörlük kadrosuna başvuracağımı bölüm başkanına, dekana ve rektör Ahmet Acar’a bizzat söyledim. Nitekim, 2009 başında Sosyoloji Bölümünde bir profesörlük kadrosu açılması için yazışmalar başladı. Bunun üzerine bölüm başkanına, profesörlük kadrosu talebinde bulunduğumu, bölümün kadro talebi yaparken bu durumu göz önünde bulundurması gerektiğini hatırlattım. Ancak bölüm başkanı Kayhan Mutlu, yazılı olarak, rektörlüğün kendisine “2 aday var ama ben diğer adayı uygun gördüm” dediğini bildirdi ve talebimi reddetti.

Neticede, 2009 Haziranında Sosyoloji Bölümü için bir profesörlük kadrosu ilan edildi ve yasal hiçbir engel olmadığı için ben de başvurdum. Bu arada, bölüm başkanı Kayhan Mutlu emekli oldu ve fakat dekanlık takip eden altı ay boyunca Sosyoloji Bölüm başkanlığı için seçim sürecini bir türlü başlatmadı. Bu durum, ilan edilen profesörlük kadrosu için atanacak jürinin oluşturulmasında Sosyoloji Bölüm başkanlığını devreden çıkardı.

Buraya kadar olan biten ODTÜ yönetiminin mevzuat ve teamüle uymamak yolundaki kararlılığını gösteriyordu. Yasal hiç bir gerekçe olmadığı halde yeni kadro ilan edilmesi için önceki başvurumla ilgili yargı sürecini sonlandırmam istenmiş, bölüm başkanlığına açıkça diğer adayın tercih edildiği şeklinde görüş bildirilmiş ve nihayet Sosyoloji Bölüm başkanlığı seçimi yaptırılmayarak jüri oluşturulmasında bölümün dahil olmasının önüne geçilmişti. Bütün bu durum, neyin yaşanmakta olduğunu yeterince gösteriyordu.

İkinci DavaNihayet, rektörlük, 2009 Ekiminde jüri raporlarına atfen profesör olamayacağıma ikinci kez hükmetti. Bu ikinci kararı da yargıya götürdüm. Rektörlükçe mahkemeye sunulan evrak şunları gösteriyor. Başvuru dosyamı incelemek üzere kurulan jüri, önceki başvurumda olduğu gibi Sosyoloji Bölümü başkanlığının görüşü alınmadan oluşturulmuş. Rektörlükçe oluşturulan bu yeni jüride ikisi Boğaziçi, biri Sabancı, biri Bahçeşehir Üniversitesi, sonuncusu da ODTÜ’de görev yapan beş profesöre görev verilmiş.

Bu beş kişilik jüride yer bulan ilk dört üye, profesör olabilmek için gerekli şartları haiz olduğumu bildirmiş, bunlardan biri aynı kadro için başvuruda bulunan diğer adayla benim aramda seçim yapmayı uygun görmemiş, diğer üçü ise seçim durumunda oldukları için diğer adayın ilan edilen profesörlük kadrosuna atanmasını önermiştir. Jüride yer bulan beşinci profesör, ODTÜ Sosyoloji Bölümünden Sencer Ayata ise profesör olamayacağıma hükmetmiştir.

Beş Rapor, İki KanaatDosyamı inceleyip profesörlüğü hak ettiğime hükmeden dört profesörün yazdığı raporlarla Sencer Ayata raporu arasındaki örtüşmezlikler kayda değer. İlk örtüşmezlik biçimsel: Profesörlüğü hak ettiğime hükmeden ilk dört rapor toplam 9 (dokuz) sayfa iken, profesörlüğü hak etmediğime hükmeden Sencer Ayata raporu tek başına 21 (yirmi bir) sayfa. Bu biçimsel örtüşmezlik içerik örtüşmezliğinin de habercisidir.

Profesörlüğü hak ettiğime hükmeden profesörlerin çalışmalarım hakkındaki bazı tespit ve kanaatleri şöyle: “1999′da yayınlanan kitabı, konuya yeni bir kuramsal bakış acısı getirmesi nedeniyle, bir klasik eser vasfını kazanmıştır”; Devlet Söyleminde Kürt Sorunu başlıklı kitabı sadece Kürt sorunu konusunda değil, aynı zamanda kavramsal-yöntemsel açıdan çok önemli bir katkı olarak nitelendirilmelidir”; “iki İngilizce makalesi Türkiye’de belli başlı üniversitelerde verilen bütün siyaset sosyolojisi derslerinde temel okuma listelerinde yer almaktadır”; “the Turkish State Discourse and the Exclusion of Kurdish Identity” başlıklı makalenin Türkiye’de kurt sorununa getirdiği orijinal teorik bakış açısı son on yıl içinde Kürt çalışmalarının istikametini belirlemiştir”; “çalışmaları Türkiye’de Kürt sorunu dendiğinde ilk akla gelen, en önemli ve temel referansları oluşturmaktadır”; “üst düzeyde bilime katkı yapabilecek donanıma sahip bir bilim insanı[dır]”; “Kürt sorununun Türkiye’de sosyal bilimler ışığı altında tartışılmasına önemli katkılarda bulunan saygın bir entelektüeldir”; “yayımladığı bilimsel makale ve kitaplar siyaset sosyolojisi alanında önemli katkılardır”; “Kürt sorunu etrafındaki çalışmaları iyi araştırılmış, derinliğine düşünülmüş katkılardır”; “[çalışmaları] akademik literatür için önemli bir kaynak oluşturmuş, ayrıca üniversite dışı okuyucular için de anlaşılabilir fakat sorumlu ve sofistike bir perspektif geliştirmiştir”.

Burada tekrarlamaktan mahcubiyet duyduğum bu tespit ve kanaatlere karşı profesörlüğü hak etmediğime hükmeden 21 sayfalık Sencer Ayata raporu isehusumet ve karalamalarla bezelidir. Yayınlarımın büyük kısmının doktora tezimin tekrarından ibaret olduğunu iddia eden Ayata, çalışmalarımın “nicelik bakımından son derece yetersiz, nitelik bakımından zayıf, normatif” eserler olduğunu iddia etmektedir. Ayata raporuna göre, Kürt meselesi üzerine yazdığım metinlerde görülen ve ikinci kitabımın önsözünde bizzat belirttiğim tekrarlar durumu, doktora tezi sonrasında yeni bir şey yazmamış olduğumu göstermektedir.

Bu tespitleri Ayata’nın yayınlarımı belirli bir kasıtla okuduğunu göstermektedir. Kürt meselesi üzerine yazdıklarım doğru düzgün okunursa, doktoradan doçentliğe kadar yazdıklarımın devletin Kürt meselesini 1980’e kadar nasıl algıladığına, doçentlik sonrası yayınlarımın ise bu algının 1980 sonrası biçimlerine ve Kürt meselesinin sadece devlet değil milliyetçilikler, sol ve sıradan yurttaşlar tarafından nasıl algılandığına odaklandığı görülür. Keza, doğru düzgün bir okuma yapılırsa, British Council ve Türkiye Bilimler Akademisinden aldığım burslarla 2002 yılında İngiltere’de yaptığım araştırmaların ardından, esas olarak Cumhuriyet dönemince takip edilen yurttaşlık siyasetiyle uğraştığım ve bu alanda yayınlar yaptığım görülür.

Sencer Ayata, bu türden bir doğru düzgün okuma yapmak yerine, şahsıma karşı geliştirmiş olduğu husumetin çekiciliğine kapılmayı tercih etmiş görünüyor. Öyle ki, hakemli, saygın dergilerde yapmış olduğum ve hem yurt içinde hem de yurt dışında pek çok üniversitede okutulan yayınlarım Ayata’nın nazarında, “sosyolojik hiçbir özelliği olmayan”, “kitap eleştirisi mahiyetinde” yayınlar olabilmiştir.

Bu 21 sayfalık rapora benzer uzunlukta bir karşı-raporla cevap vermeyi başka bir zamana ve zemine bırakıp şunu söylemekle yetineyim. Önceki yazımda Ayşe Ayata ve Feride Acar raporlarına verdiğim cevaplar Sencer Ayata raporu için de aynen geçerlidir. Aslında, Sencer Ayata’yla aynı jüride yer almış olan diğer dört profesörün çalışmalarım hakkındaki tespit ve kanaatleri Ayata raporuna karşı kendiliğinden bir cevap oluşturuyor sanırım.

Olan Biten2009 başvurumun reddediliş hikayesi de böyle. Hikayenin hem idari hem de akademik veçhesi skandallarla dolu. İdari veçhedeki skandalları bir kez daha sıralamak isterim. ODTÜ idaresi, yasal hiçbir engel olmamasına rağmen yeni bir profesörlük kadrosu açılması talebimi rektörlük aleyhine açtığım ilk davadan vazgeçmem şartına bağlamış; açılan bir profesörlük kadrosuna ben de dahil iki aday başvurmuşken Sosyoloji Bölüm başkanına diğer adayı uygun gördüğünü bildirmiş; oluşturulacak jürinin belirlenmesinde Sosyoloji bölüm başkanının görüşünü almamak için boşalan bölüm başkanlığına altı ay boyunca atama yapmamış; ilgili mevzuat, oluşturulacak beş kişilik jürinin ikisinin üniversite içinden atanmasını öngörürken sadece bir üyeyi üniversite içinden atamış; bu bir üyenin de, Sosyoloji Bölümünde çok sayıda profesör bulunmasına rağmen, bir önceki profesörlük başvurum hakkında olumsuz rapor yazan Ayşe Ayata’nın eşi ve aynı kadroya birlikte başvurduğumuz diğer adayla ortak çalışmaları olan Sencer Ayata olmasına karar vermiş; aynı kadroya birlikte başvurduğumuz diğer adayın profesör olarak atandığı günün ertesi gün Sosyoloji Bölüm başkanlığı seçimlerini yapmış ve bu yeni profesörü bölüm başkanı olarak atamış; diğer adayın, profesörlük başvuru şartları arasında sıralanan öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde seksenlik dilimde olma şartını karşıladığını gösteren evrakı, istenmesine rağmen, mahkemeye sunmamıştır.

Akademik veçhedeki skandalsa şu: başvuru dosyamı değerlendiren ikisi Boğaziçi Üniversitesinde görevli ikisi de daha önce bu üniversitede görev yapmış dört profesör profesörlük unvanını hak ettiğime hükmederken, ODTÜ Sosyoloji bölümü profesörü Sencer Ayata 21 sayfalık karalamalarla dolu bir raporla profesör olamayacağıma hükmetmiştir.

İki başvurumun ardından enteresan bir akademik tablo oluşmuş görünüyor. ODTÜ’de görev yapan Ayşe Ayata, Feride Acar ve Sencer Ayata profesör olamayacağıma, buna karşılık Boğaziçi Üniversitesinde görev yapan ya da yapmış dört jüri üyesi profesör olabileceğime hükmetmiştir.


Hal budur!


(Bu yazıyı öncekiyle beraber 1 Şubat’ta Radikal İki’ye gönderdim. Editörler her iki yazıyı yayımlamak üzere kabul ettiler. Ancak ilk yazı yayımlandıktan sonra, 17 Şubat günü Radikal İki editörleri bu yazının yayımlanmayacağını bildirdi. Niyesi malum!)

20 Şubat 2011 Pazar

Nasıl profesör olunmaz?

FERİDE ACAR*
Radikal 2, 20 Şubat 2011

Radikal İki'nin 13 Şubat 2011 tarihli sayısında Mesut Yeğen imzasını taşıyan 'Nasıl Profesör Olunur?' başlıklı yazıya ilk tepkim, yazanın Radikal İki'nin' 'Akademi'' kısmında ne gerekçeyle yer aldığını sorgula­mak oldu. Dünyanın hiçbir saygın basın organında, şahıslara yönelik suçlama ve hakaret içeren böyle bir yazıya konu incelenip, doğrulanma­dan, tek taraflı olarak yer verilmeyeceğini düşündüm.

Mesut Yeğen'in, ODTÜ'de profe­sörlüğe yükseltil(me)mesini hikaye eden ve yazının başlığından itibaren ciddi olgusal yanlış ve çarpıtma­larla dolu yazısı, aslında akademik nitelikli bir süreci sanki siyasi bir kavganın parçasıymışcasına sunma gayretinin bir ürünüdür. Bu amaçla, 2006 yılında yapılmış olan bilimsel değerlendirmede 'olumsuz' görüş bildirmiş olan jüri üyeleri hakkında o yıldan beri sürdürdüğü karala­malara, asılsız suçlama ve yanıltıcı iddialara bu yazısında da yer vermiştir.

Kendisi açısından olumsuz şekilde sonuçlanan bir terfi sürecinde, jüri üyesi olarak, dosyası hakkında görüş bil­dirmekten ibaret olan rolüm nedeniyle, Yeğen akademik itibarım ve kişisel onurumu zedeleyecek bir dizi aşağılayıcı ve hakaret edici iddiayı bu kez de basın yolu ile kamuya ak­tarmaktadır. Bu nedenle, yasal haklarım saklı kalmak üzere, * cevap hakkımı kullanarak konu hakkında bazı gerçekleri ve görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Jüri ve mahkeme süreciBilindiği üzere, akademik dün­yada yükselme ve unvan kazanma, akademik jürilerin değerlendirme ve takdiri ile gerçekleşir. ODTÜ, ülkemizin ve dünyanın saygın üniversiteleri arasında yer aldığını her ortamda ispat eden, sağlam akademik ilkelere sahip olan bir kurumdur. ODTÜ'de akademik terfiler, yetkili kurullarca öncede tespit edilmiş olan yüksek kriterlere uygun olarak, yetkin akademik jürilerin değerlendirmesine dayalı ve tamamen şeffaf süreçlerle gerçekleştirilir.

Yeğen'in 2006 yılında yaptığı pro­fesörlük başvurusu da bu esaslara göre değerlendirilmiştir. Bu sürecin ve kendi değerlendirmemin içeri­ğine aşağıda daha ayrıntılı olarak değineceğim. Ancak, burada hemen belirtmek istediğim bir nokta var: Mesut Yeğen, Radikal İki'deki yazı­sında bütün sürecin anlaşılmasına yardımcı olacak önemli bir hususu nedense dışarıda bırakmıştır. 2006 yılında yaptığı profesörlük başvu­rusu, 5 jüri üyesinin 4'ünün olumsuz görüşü doğrultusunda ODTÜ yetkili kurulunun kararıyla reddedilen Yeğen, yasal hakkını aramak üzere ODTÜ'yü mahkemeye vermiştir. Mesut Yeğen'in yazısında aktarma­dığı husus, mahkeme tarafından atanan ve farklı bir üniversitenin 3 sosyoloji profesöründen oluşan bi­lirkişi heyetinin de, Mesut Yeğen'in çalışmalarının profesörlük için' 'ye­tersiz" olduğu yönünde oybirliğiyle görüş bildirdiği ve mahkemenin de bu doğrultuda kendisi aleyhine karar verdiğidir.

Ankara 14. İdare Mahkemesi, ka­rar gerekçesinde, bilirkişilerin "ken­disinin doçentlik unvanını aldıktan sonra ilgili bilim dalında özgün yayın ve çalışmalar yapma koşulunu yerine getirdiği kanaati oluşmadığı ve profesörlük kadrosuna atanma­sının uygun olmayacağı" görüşü­ne katılmıştır. Mahkeme, ayrıca, bilirkişi raporunda Mesut Yeğen'in yayın listesinde bulunan bir ma­kalenin, aslında başka bir yazar adı ile daha önce yayımlanmış bir eserle çok büyük oranda örtüştüğü ve orijinal yayına herhangi bir atıf yapılmaksızın tekrar yayımlandığı şeklindeki bir tespite de kararında yer vermiştir. Mesut Yeğen, dosyası hakkında olumsuz görüş bildiren jüri üyelerini akademik yetersizlik ve yanlı siyasi tutumla suçlarken, mahkeme tarafından atanan üç profesörün de benzer gerekçelerle ve oybirliğiyle aynı olumsuz sonuca vardıklarından nedense hiç bahsetmemektedir.
Jüri raporumMesut Yeğen yazısında, jüri üyesi olarak dosyası hakkında yazdığım rapordan istediği şekilde alıntılar yapıp hakkımda suçlamalarda bulunmaktadır. Konu mah­kemeye intikal ettiği için şimdiye kadar raporumu açıklama imkanım olmamıştı. Ancak mahkeme kararı (ki benim görüşüm doğrultusundadır) resmen taraflara tebliğ edildiği ve Yeğen mahkeme süreci içerisinde kendisine verilen belge ve raporlara zaten aleniyet kazandırdığı için, kendisine cevap vermek üzere, jüri raporunda yer almış olan değerlen­dirmelerimi burada özetleyeceğim. İlgilenenler raporumun tam metni­ne http://www.metu.edu.tr/~acar adresinden erişilebilir.

Raporumda açıkça belirtilen gö­rüş, bir akademisyenin doktora tezi için kullandığı materyali marjinal bazı güncellemeler yaparak (orn. bazı yeni referanslar ekleyerek), doçentlik veya profesörlük aşama­larının gereklerini yerine getirmek için kullanmasının, dünyanın hiçbir saygın akademik kurumunda (ve ODTÜ'de) kabul görecek bir davra­nış olmadığıdır. Nitekim, ülkemizde de Üniversitelerarası Kurul, son yıllarda artan bir duyarlıkla, adayın doktora tezine dayalı yayınların değerlendirilmeye alınmasını, doçentlik aşamasında dahi engel­lemekte; hatta, bu tür yayınlarını (doktora tezi ile ilgisini belirtmeden) jüriye sunan adayları 'etik' açıdan sorgulama ve cezalandırma yoluna gitmektedir. Mesut Yeğen'in dosya­sına ilişkin akademik değerlendir­memin özü de bu akademik ve 'etik' soruna dayanmaktadır ve kendi­sinin üzerinde çalıştığı konunun içeriği ile hiçbir ilgisi yoktur.
Akademik yeterlilik/ yetersizlikRaporumda, adayın çok sayıda bilimsel ve uluslararası yayın yap­mış görünmesine karşın, aslında bu yayınların aynı araştırmaya dayalı (doktora tezi kaynaklı) ve tekrarlar içeren yapıtlar olduğu yönündeki görüşümü belirttim. Adayın başka konularda, çoğu ulusal ve 'yarı bilimsel' diye tanımlanabilecek dergilerde yer alan çalışmalarını ise, ODTÜ'de profesörlüğe yükseltilmesi için yeterli görmediğime de değer­lendirmemde yer verdim. Tamamen bilimsel ve profesyonel ölçütlerle değerlendirdiğim dosya hakkında­ki, olumlu ve olumsuz görüşlerimi, raporumda açıklıkla ifade ettim. Bu nedenle, sonuçta olumsuz olan değerlendirmemin bir siyasi tutuma bağlanmasını bana yapılmış ciddi bir haksızlık olarak görüyorum.

Mesut Yeğen'in yazısı, benim jürisinde görev yapmamın uygun­luğunu ve akademik yeterliğimi sorgulayan bazı mesnetsiz iddialar da içermektedir. Bu iddialardan birincisi, profesörlük başvurusu yaptığı bilim alanında (sosyoloji) yetkin olmadığım ve ODTÜ Sosyo­loji Bölümü'ndeki profesörlük jürile­rinde daha önce görev yapmadığım yönündeki yanlış beyandır.

Ben, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde görevli bir sosyoloji profesörüyüm. Lisans, yüksek lisans ve doktora derece­lerim ve Üniversitelerarası Kurul'ca verilen doçentlik unvanım sosyoloji dalındadır. Profesörlüğe atandığım 1995 yılından bu yana da bu dalda sayısız doçentlik, kadroya atama ve profesörlüğe yükseltme jürisinde yer aldım. Yıllardır, sadece ODTÜ'nün değil, birçok üniversitenin kurduğu profesörlük jürilerine atandığım da bu alanda çalışan herkesin malu­mudur. Mesut Yeğen'in yazısının başlığında yer alan iddianın aksi­ne, kendisinden önce de iki ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesinin profesörlük jürisinde görev yaptım. Uzmanlık alanım ve bu alanda üni­versite içindeki kıdemli konumum dolayısı ile Yeğen'in jürisine atanmış olmamın hiç de yadırganacak bir tarafı olmadığı açıktır. Bu bağlamda, benim 'özel bir mülahaza' ile jüriye atanmış olduğum iddiası kendisinin konuya bakışındaki çarpıklığı yansı­tan bir değerlendirmedir.

Burada değineceğim ikinci konu, Yeğen'in yazısında "Kim Yetersiz?" altbaşlığı altında, benim 'sıfır' yayı­nım olduğu izlenimi yaratma çaba­sıdır ki, bu gerçekten çok yakışıksız bir iddiadır. Benim ODTÜ'de profesör olarak atandığım tarihteki (1995) atama koşullan arasında yurtdışı yayın yapma beklentisi olmasına karşın, SSCI endeskli dergilerde yayın yapma koşulu yoktu. Ben de, üniversitenin o tarihte geçerli olan yurtdışı yayın koşullarını fazlasıyla yerine getiren özgün nitelikli çalış­malarım ile profesör oldum. O tarih­ten bu yana da yoğun uluslararası mesleki çalışmalarımın yanı sıra, akademik sorumluluğumun gereği olarak düzenli araştırma ve yayın yapmaya devam ettim. Türkiye'de ve yurtdışında sosyal bilimciie-rin beni bu akademik ve mesleki çalışmalarımla gayet iyi tanıdığına inanıyorum. Çalışmalarım hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek iste­yenler yukarıda adresi verilen web sayfasına da bakabilirler.

Üniversitelerde akademik unvanlar için aranan yetkinlik koşullan sürekli olarak artmak­ta ve atamalar için ek kıstaslar getirilmektedir. Örneğin, Yeğen'in başvurduğu 2006 yılında ODTÜ'de geçerli olan SSCI dahil uluslararası yayın sayısı, daha bugünden yukan çekilmiştir ve yeni adaylar artık bu yeni ölçütlerle değerlendirilmektedir. Bundan on yıl sonra, bu kıstaslar daha da yukarıya çıkacak veya çeşitlenecektir. Dolayısı ile, bugün geçerli olan kıstaslarla akademik unvan kazanmış kişileri onyıl sonra 'yetersiz' saymak, bugün olduğu gibi, o gün de anlamsız olacaktır.

SonuçBir aday kendisinin belli bir akademik unvana uygun olduğunu düşünse de, o adayın jüri tarafından öyle değerlendirilmediği durumlar akademide ne ilk ne de son defa olmaktadır. ODTÜ gibi üniversi­telerde, kadroya başvurabilmek için belli sayıda yayın yapılması gereklidir. Ancak, yalnızca bu sayı­nın karşılanması, kadroya atanmak için yeterli değildir. Jüri üyelerine gönderilen görevlendirme yazısında açıkça belirtildiği üzere, atamanın temeli jürinin içerik ve orijinal katkı açısından yapacağı değerlendir­medir. Akademide jüri sisteminin varlık nedeni budur. Mesut Yeğen, ODTÜ'nün beklediği yayın sayısını sağlayarak kadroya başvurmuştur. Ancak, beş jüri üyesinden dördü (ve üç bilirkişinin tümü), başvuru dosyasındaki çalışmalarını içerik ve orijinal katkı açısından yetersiz bulmuştur. Hal böyle iken, Mesut Yeğen kendisi hakkında yapılmış olan bütün olumsuz değerlen­dirmeleri kolayca 'bilimsellik dışı' gerekçelere bağlamakta; olumsuz rapor yazan jüri üyelerinin hepsinin siyasi nedenlerle veya kendisine yönelik şahsi düşmanlıkla hareket ettiklerini iddia etmekte ve onlan 'yetersizlikle suçlamaktadır. Bu jüri üyelerinin görüşlerinin, bilirkişi ve mahkeme kararı ile de onay­lanmış olduğuna hiç değinmeye­rek gerçekleri saklamaktadır. Bir akademik terfi sürecini çarpıtarak, kişilerin ve üniversitenin itibarını zedelemeye çalışmakta ve şahsi bir meseleyi toplumsal bir davayla ilgi­liymiş gibi göstererek, kamuoyunu yanıltma ve kendisini 'mağdur' gös­terme çabalarını sürdürmektedir. *Prof. Dr., ODTÜ

Mesut Yeğen ve ODTÜ’de Kurumsal Dışlama

EMRAH GÖKER
BirGün, 19 Şubat 2011
Son iki hafta saha çalışmalarımız sırasında yazmaya vakit ayıramadım: Akademide karakter çürümesinin anlatımına, görünürlük oyununun büyüsüne kapılmış ersatz akademisyenlerin öyküsü ile devam etmek istemiştim. Ancak bu hafta araya daha önemli bir başka olay girdi ve çürüme bahsinin farklı bir boyutunu konu etmeye vesile oldu.

ODTÜ Sosyoloji’den ayrıldıktan sonra İstanbul Şehir Üniversitesi’nde araştırma yapmaya ve ders vermeye devam eden Prof. Dr. Mesut Yeğen, 13 Şubat Pazar günü Radikal İki’de “Nasıl Profesör Olunur?” başlıklı bir yazı yazdı. (İnternet’te okuyabilecekler için kısaltılmış linki: http://bit.ly/gwbliK) 2007’de profesörlük başvurusunun ODTÜ yönetimince reddedilmesinden bugüne kadarki süreci anlatıyor Sevgili Mesut. Red kararına karşı açtığı dava sayesinde çoğuna eriştiği belgeler ve herhangi bir şekilde belgelenemeyecek deneyimleri üzerinden, Türkiye’de pek çok akademisyenin başına gelebilecek (ortaya çıkmamış öykülerin hayli fazla olduğu fikrindeyim) bir ayrımcılık örneğini paylaşmış. Yarın (20 Şubat) olayın kalan ayrıntılarını aktarmaya devam edecek. Bu köşeyi okuyanlar arasında akademik kariyer planlayan genç araştırmacılar varsa tartışmayı özellikle izlesinler. Sanıyorum Mesut’un ismini verdiği, ayrımcılık mekanizmasının aksamını çalıştırmış kişilerden (veya belki doğrudan ODTÜ Rektörlüğü’nden) tepkiler, cevaplar da gelecektir.

Çok kısa, Mesut’un anlattıklarını özetleyeyim.

Haziran 2006’da ilan edilen profesörlük kadrosuna, ODTÜ’nün şart koştuğu kriterleri fazlasıyla yerine getirmiş olarak başvuruyor Mesut. Birçok başka başvuru birkaç ay içinde sonuca bağlanırken, kendi başvurusunun sonucunu 16 ay boyunca öğrenemiyor. Ekim 2007’de profesörlüğe atanmayacağı bildiriliyor. Bu 16 ay zarfında nasıl bir jüri seçimi yapıldığını, jürinin nasıl çalıştığını, kendisini hangi kriterlerle değerlendirdiklerini, sonradan, karara karşı açtığı dava sürecinde sunulan belgelerden öğreniyor.

Dışlama mekanizması şöyle çalıştırılmış gözüküyor: Sosyoloji Bölümü, daha önce bölümün benzer değerlendirmelerinde görevlendirilmiş 10 jüri ismini, önceki bürokratik alışkanlıklara uyarak, Rektörlüğe önermiş. Ancak Rektörlük, bu listeden 5 kişi seçmek yerine, ayrı bir liste oluşturmuş. Yeni 8 isim bulmuş, bir tanesi bile ODTÜ Sosyoloji profesörleri arasından değil. Bu 8 kişi içinden jüri olarak atanan 5 profesör, Mesut’un engellenmesini garantilemek için seçilmiş gözüküyor. Biri onu profesörlüğe uygun görmüş, diğer dördü (ODTÜ Siyaset Bilimi’nden Ayşe Ayata ve Feride Acar, Gazi İletişim’den Korkmaz Alemdar, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji’den Mustafa Erkal) raporlarında “yetersiz” hükmü vermiş.

Mesut yazısında inceleme fırsatı bulduğu bu 4 jüri raporunun da temelsiz, özensizce pişirilmiş yargılar içerdiğini tartışıyor. Raporların Mesut’un bilimsel üretimini yargılama biçiminden, özellikle Aydınlar Ocağı başkanı Mustafa Erkal’ın etnik-ayrımcı önyargılar içeren yorumlarından, hükmün önceden verildiği, raporların hükmü gerekçelendirmek için hazırlandığı anlaşılıyor. Mesut’un bilimsel liyâkatı değil, ODTÜ’deki muktedirlere biat etmeyişi ve Kürt meselesine dair aldığı “devlete sadakatsiz” (Erkal’ın raporundaki tabiri) pozisyonlar yargılanmış.

Kurumsal ayrımcılık örneklerinde, özellikle üniversite içinde yaşananlarında, ayrımcı kanaatlere sahip olan ve eyleme geçen bireyleri tespit etmek ve ayrımcı önyargılarla hareket ettiklerini ispatlamak çok zordur. Nitekim Mesut’u neredeyse bir mobbing mağduruna dönüştüren, ODTÜ’de kalmasını zorlaştıran süreç içinde mahkeme gayri-hukuki bir iş yapılmadığına hükmetmiş. CHP’nin ODTÜ teşkilâtına dâhil veya yakın olan akademisyenlerin, anti-Kemalist bir Kürt olan Mesut gibi isimleri akademik nüfuz mücadelesinde dışlamak istemeleri, bu köşede çeşitli boyutlarını tartışmaya çalıştığım karakter çürümesinin emârelerinden biri. Politik çehresi değişebilse bile, benzer çekişmeler ve sonucunda yaratılan mağduriyetler Türkiye’de yaygın.

Bu ODTÜ örneğinde, bilimsel yetkinliğin her fırsatta dışlama adına hiçe sayılması değil mevzu. Karanlık Taraf’a geçtiği veya sesini çıkarmadığı sürece sorun yaşamadan işini yapabilen bir akademisyen çoğunluğu var, ki hemen her üniversitede durum benzer. (Mesut, kuyu başını tutmuş muktedirlere karşı sesini çıkaramayan meslektaşlarına, ODTÜ’deki ofisinin kapısına astığı “korku ruhu yer bitirir” aforizmasıyla bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, beyhude.) Akademik oyunun doğallaştırılmış ve çürümüş hallerine karşı güçlü bir tehdit iseniz, kurumsal ayrımcılık aksamı işe koşulabiliyor. Bu aksam, pek çok eyleyicinin rol aldığı, kolektif bir çerçevede çalıştığı için (Kafka’nın Dava’sı gibi) ayrımcı olduğunu ispatlaması kolay değil.

Dönemin rektörü Ural Akbulut, CHP’ye yakın bir isim. CHP Genel Başkan Yardımcısı Hurşit Güneş’in kardeşi Ayşe Ayata’nın ODTÜ Sosyoloji’de profesör olan eşi Sencer Ayata, PM üyesi. Şimdiki rektör, dönemin rektör yardımcısı Ahmet Acar ve eşi Feride Acar da, bu iktidar bloğunun merkez isimleri. Bloğa dahil başka bölümler, iliştirilmiş geniş bir yardımcı doçent, doktora ve yükseklisans öğrencisi kitlesine işaret edilebilir. Zaten ODTÜ’den taşan ve başka üniversitelerin bölümlerini de içeren bir ilişki örüntüsü söz konusu. Benzer nüveleri başka parti veya ideolojilere eklemlenmiş olarak Türkiye’nin her yerinde bulmak mümkün.

Bir kişinin akademik mücadeleler içindeki öznel öyküsünü niye önemseyelim? Tek bir öykünün ayrıntıları, başka bir sürü üniversitede de çalıştırılan bir dışlama mekanizmasına dair ipuçları veriyor. Bu tür öykülerin kamuda tartışılması yaygınlaşmalı. Akademi dışından bakan bir gözlemci olarak, bu mekanizmayı ifşa edip üniversitelerden sökecek iradenin, Kemalist YÖK’ün arızalarını yeniden üretmekte olan Abdülhamidist YÖK’te bulunmadığı fikrindeyim. Rehâvete gömülmüş olanları bir tarafa, bilimsel özerklikleri için mücadele etmekte kararlı olan akademisyenlerin kendi kolektiflerini oluşturması gerekiyor. (istifhanem.com)

13 Şubat 2011 Pazar

Nasıl Profesör Olunur?

MESUT YEĞEN
Radikal 2, 13 Şubat 2011

2547 sayılı yasaya göre doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl profe­sörlük kadrosuyla ilgili bilim alanında çalışmış ve ilgili alanda uygulamaya yönelik çalışmalar ve uluslararası orijinal yayınlar yapmış olmak gerekiyor. 15 yıl çalıştığım ve profesörlük başvurumun iki kez reddedildiği ODTÜ’nün kriter­leri daha yüksek. ODTÜ Sosyoloji bölümünde profesör olabilmek için asgari dört uluslararası, dört ulusal yayın yapmış, en az üç tez yönetmiş, öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde 80′lik dilimde ve bütün bu alanlardan en az 150 puan toplamış olmak gerekiyor.

Yine mevzuata göre profesörlük başvuruları, ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili ve en az üçü üniversite dışından olmak üzere, beş profesörden oluşturulacak bir jüriye gönderiliyor. Yerleşik teamül de şu: Rektörlük, başvurunun yapıldığı bölüm başkanlığından 10 profesör ismi isteyip başvuru dosyasını bu 10 isim arasından seçilen beş kişilik bir jüriye gönderiyor.

Mevzuat ve teamülDoçentlik unvanını aldıktan beş yıl sonra, 2006′da beş uluslararası, 15 ulusal yayın yapmış, sekiz tez yönetmiş, öğrenci değerlendirmele­rinde ilk yüzde 80′in içinde yer almış ve toplam 238 puan toplamış olarak ODTÜ Rektörlüğüne kadro ilanı için başvurdum. Rektörlük, dosyamı inceledikten sonra, ODTÜ tarafından istenen şartları yerine getirdiği­me hükmederek, Haziran ayında profesörlük kadrosu ilan etti. Ben de başvurdum.

İlgili teamül gereği gelen talep üzerine, zamanın bölüm başkanı Sibel Kalaycıoğlu daha önce de ODTÜ Sosyoloji bölümü profesör­lük atamalarında görev yapmış 10 profesörün ismini rektörlüğe gönderdi. Bu aşamaya kadar, her şey mevzuata ve teamüle uygun işlerken tuhaf şeyler olmaya başladı.

Haziran 2006′da ODTÜ’de ilan edilen profesörlük kadrolarının atamaları birkaç ay içinde tamamlanırken, başvurum jüri raporları tamamlan­madığı gerekçesiyle bir türlü sonuç­landırılmadı, Rektörlükle defalarca konuşup bir sonuç alamayınca, geciktirme işlemi hakkında dava açtım. Bunun üzerine, başvurumun üzerinden 16 ay geçtikten sonra, Ekim 2007′de profesörlüğe atanma­yacağım bildirildi. Rektörlüğün bu işlemi hakkında açtığım ikinci dava mucibince mahkemeye gönderi­len işlem evrakı, profesörlüğe niye atanmadığımı pek güzel açıklıyor. Özetleyerek aktarıyorum.

İşlemlerMahkeme evrakından anlaşılan o ki, ODTÜ Rektörü Ural Akbulut başvuru dosyamı Sosyoloji bölümü başkanının önerdiği 10 isim arasın­dan seçilecek beş kişilik bir jüriye göndermek yerine bambaşka bir beş kişilik jüriye göndermiş.

Jürinin bu biçimde oluşmuş olması şunları gösteriyor. Başvuru dosyam, mevcut teamül hiçe sayı­larak, ikisi emekli olup biri de çalış­ma alanı uyuşmadığı gerekçesiyle çekilen toplam sekiz jüri üyesine gönderilmiş, ancak Sosyoloji bölü­münün önerdiği 10 isimden tek bir tanesi bile bu sekiz kişilik jüriye da­hil edilmemiş. Yine mevcut teamül hiçe sayılarak, 10 profesörü bulunan ODTÜ Sosyoloji bölümünden tek bir profesör jürimde görevlendiril­memiş. Mevzuatın ‘jüri ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili beş profesörden oluşturulur’ hükmüne rağmen, Sosyoloji bölümü için yap­tığım başvuru ikisi siyaset bilimi, biri gazetecilik, bir diğeri de iktisat bölümlerinde görevli dört profesöre gönderilmiş. Başvuru dosyamı de­ğerlendiren beş profesörün hiçbiri ODTÜ Sosyoloji bölümü profesör atamalarında daha önce görev yapmamış. Bütün bu hal, başvu­ru dosyamı değerlendirmek için oluşturulan jürinin hem mevzuata hem de teamüle aykırı biçimde özel bir mülahazayla oluşturulmuş olduğunu gösteriyor.


Jüri raporlarıMahkeme evrakı, dosyamı incele­yen beş profesörden birinin profe­sör olabileceğime, diğer dördünün ise olamayacağıma hükmettiğini gösteriyor. Profesör olamayacağıma hükmeden jüri üyeleri şunlar: Ayşe Ayata (ODTÜ Siyaset Bilimi), Feride Acar (ODTÜ Siyaset Bilimi), Mustafa Erkal (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi) ve Korkmaz Alemdar (Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi). Profesör olamayacağıma hükmeden jüri mensuplarının gerekçeleri özetle şöyle. Ayşe Ayata raporunda iki esas gerekçe öne sürülüyor. İlk gerekçe­ye göre, yayınlarım daha çok Kürt sorunu hakkında yazdığım doktora tezimden üretilmiş olup bazı yayınlar birkaç yerde birden aynen yayımla­mıştır. İlkiyle bağlı ikinci gerekçeye göre de, yaptığım yayınlar Kürt meselesi üzerine yoğunlaşmış olup yeterince çeşitlenmiş değildir.

Feride Acar raporunun gerekçe­leri de benzer. Acar da yayınlarımın birbirinin tekrarı olduğunu ve Kürt meselesi haricinde pek çalışma yap­madığımı iddia ediyor, ancak ekliyor: Kürt meselesi haricinde yapmış olduğum az sayıda yayın da hakemli olmayan dergilerde, derlemelerde ve bildirilerde yer almıştır.

İki buçuk sayfalık Korkmaz Alemdar raporu ise ilk iki sayfasında yayınlarımın adlarını sıralıyor, kalan iki paragrafta da (biri hariç) çalışmalarımın doğrudan ya da dolaylı olarak Kürt sorununa ayrılmış olduğunu ve ampirik veriye dayalı olmadığını iddia ederek profesörlük için yetersiz olduğuma hükmediyor.

Etnik kimliğimi, doğum yerimi değerlendirme konusu yapan Mus­tafa Erkal raporu ise zatıma ilişkin veciz sıfatlarla dolup taşıyor, Bu veciz sıfatlardan birkaç güzide örnek vereyim: “Etnik asabiyet gösteren”, “ilkel etniklik yapan”, “devlete sa­dakatsiz”, “anti-Türk ve anti-devlet yaklaşım gösteren” vb.

Cevap veriyorumProfesörlük unvanını hak etme­diğime hükmeden jüri mensupları­nın gerekçeleri özetle böyle. İlk elden söyleyeceğim şu: Bu gerekçelerin tümü, hepsi birden en hafif tabirle mesnetsiz. Tek tek gideyim.

Yayınlarımın büyük kısmının doktora tezimden türetilmiş olduğu gerekçesiyle başlayayım. Başvu­ru dosyamda yaklaşık 20 senedir üzerine çalıştığım Kürt meselesi hakkında yapılmış çokça yayın var, bu doğru. Ama iki doğru daha var, jüri üyelerinin görmekten imtina ettiği. İlk doğru şu: Kürt meselesiyle doğrudan ya da dolaylı ilgisi olmayan dokuz yayınım var: ‘Yurttaşlığın Diyalektiği, Yurttaşlığın Trajedisi’, ‘İmparatorluk: Eksik Bir Manifesto’, ‘Yurttaşlık ve Türklük’, ‘Sendikalar ve Kadın Sorunu: Kurumsal Gele­nekler ve Cari Zihniyetler’, ‘Radikal Demokrasiden Liberal Demokrasiye: Geçiş(sizlik)ler’, ‘Tarihsel Mater­yalizmden Hegelyan Diyalektiğe, Hegelyan Diyalektikten Postmodern Farka: Orhan Pamuk Romanları’, ‘Türk Tarih Yazımında Türk Tarih Tezi’, ‘Bilginin Sosyolojisi, Sosyolojinin Bilgisi’, ‘Kemalizm ve Hegemonya:?’

İkinci doğru da şu: Kürt me­selesiyle ilgili yayınlarımın pek çoğu doktora tezimden türetilmiş metinler değil. ‘Türk Milliyetçiliği ve Kürt Sorunu’, ‘Yahudi Kürtler ya da Türklüğün Yeni Hudutları’ ve ‘Türkiye Solu ve Kürt Sorunu’ gibi yazılarım doktora tezim gibi Kürt meselesi hakkında olmakla bera­ber, her birinin ana meselesi dokto­ra tezimin ana meselesinden farklı. Bu yazıların, çok değil referansları­nın bile incelenmesi, 1994′te kabul edilen doktora tezimde kullanılanın haricinde yığınla yeni malzemeyi kullandığımı gösterir.

İkinci gerekçe ise yayınlarımın yeterince çeşitlenmemiş olduğu. Kürt meselesiyle ilgisi olmayan do­kuz yayınım bu iddianın mesnetsizliğini yeterince gösteriyor. Başlıkla­rından dahi anlaşılacağı üzere, Kürt meselesinin haricinde yurttaşlık, kadın sorunu, demokrasi kuramları, Kemalizm, edebiyat incelemesi gibi çeşitli alanlarda yayınlarım var.

Feride Acar’ın “Kürt meselesi haricinde yaptığım yayınlarımın hakemli olmayan dergilerde ve derlemelerde yapılmış olduğu” şeklindeki özel iddiası ise açık bir bühtan. Kürt meselesi haricindeki yayınlarımdan bazılan Amme İda­resi Dergisi, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi ile Toplum ve Bilim gibi hem ODTÜ hem de başka üniversitelerce hakemli olduğu kabul edilen dergilerde yayımlandı. Aynı şekilde, bu çalışmaların bir kısmı da İletişim Yayınlarınca hazırlanan ve başvuru kaynağı niteliğindeki derleme çalış­malarda yer aldı.

Öte yandan, rektörlük evrakı Feri­de Acar örneğinde ilginç bir duruma işaret ediyor. Dosyamın gönderildiği profesörlerden biri çalıştığım alanda yayınının bulunmadığı gerekçesiyle jüri üyeliğinden çekilirken, aynı du­rumda olduğunu rektörlüğe gön­derdiği yazısında beyan eden Feride Acar, değerlendirme yapabilmek için ilgili ulusal ve uluslararası literatürü taraması gerektiğini bildirmiş ancak bu beyanın üzerinden bir ay bile geç­meden raporunu teslim etmiş, Feride Acar’ın bu kadar kısa bir sürede ve onca işi arasında bu taramayı nasıl gerçekleştirmiş olduğu benim için esrarını koruyor.

İki buçuk sayfalık raporunun iki sayfasında başvuru dosyamdan aldığı yayın listemi aynen aktaran Korkmaz Alemdar’ın biri hariç bütün çalışmalarımın doğrudan ya da do­laylı olarak Kürt sorununa ayrılmış olduğu ve ampirik veriye dayalı olmadığı iddiaları da mesnetsiz. Enteresandır, Alemdar raporunda Kürt meselesi haricinde yayınımın olmadığı iddiası, Kürt meselesiyle il­gisi olmayan dokuz yayınımın adları yazıldıktan hemen sonra yer alıyor. Bu da iddianın sadece mesnetsizliğini değil, ciddiyetsizliğini de gösteri­yor. Alemdar raporunun, çalışma­larımın ampirik veriye dayanmadığı şeklindeki ikinci iddiası da ilki kadar mesnetsiz. Çalışmalarımda kullan­dığım meclis görüşme tutanakları, anayasa metinleri, kurumsal dokümanlar, gazete haberleri sıra­dan ampirik veri kaynaklarıdır ve günümüzde bilimsel araştırmalarda yaygın olarak kullanılır.

Etnik kimliğimi, doğum yeri­mi değerlendirme konusu yapıp etnik asabiyet göstermek, ilkel etniklik, devlete sadakatsizlik gibi veciz ithamlarda bulunan Mustafa Erkal raporuna cevap yetiştirmeye çalışmak elbette nafile bir iş. Lakin, şunu söylemeden edemeyeceğim: Aydınlar Ocağı başkanınca ilkel etniklikle itham edildim ya, bu da bana dert olsun!

Kim yetersiz?Profesörlük başvurumun reddedilmesine dayanak oluştu­ran jüri raporlarının çalışmalarım hakkındaki yetersizlik iddialarının mesnetsizliğini gösterebilelim sanı­yorum. Akademik performansımın profesörlük için (Feride Acar’a göre doçentlik için de) yetersiz olduğunu öne süren bu dört profesörün akade­mik performansına dair enteresan bir notla bitirmek isterim. Başlarken belirttiğim üzere ilgili genel mevzuat profesör olabilmek için uluslararası düzeyde orijinal yayınlar yapmış ol­mayı, ODTÜ mevzuatı ise ilave olarak Social Science Citation Index (SSCI) tarafından taranan dergilerde yayın yapmayı şart koşuyor. 2007′de yap­tığım tarama, profesör olamayaca­ğıma hükmeden bu dört profesörün SSCI tarafından taranan dergilerdeki yayın sayılarını şöyle veriyordu: Ayşe Ayata 0 (sıfır), Feride Acar 0 (sıfır), Korkmaz Alemdar 0 (sıfır) ve Musta­fa Erkal 0 (sıfır). Hal budur!

6 Şubat 2011 Pazar

ÇOMÜ'de bir konferans: Akademinin hali ahvali

Akademisyen A. Murat Eren, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde yapılacak bir konferansa dair rezaleti kaleme almıştı. Eren'in iddiaları bir süredir tartışılıyor. Olaya biraz dikkatli bakınca ise, rezalet olanın sadece bu konferans değil, Türkiye'deki yüksek öğretim sisteminin tümü olduğu görülüyor.
A. Murat Eren’in kişisel blogunda yayınladığı, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) sponsorluğunda gerçekleşecek olan bir konferansa dair kaygılarını kaleme aldığı yazısı geçtiğimiz günlerde internet portallarında yer almıştı. ÇOMÜ’de önümüzdeki Nisan ayı içerisinde ikincisi gerçekleştirilecek olan “Uluslararası Bilişim Konferansı” ve arkasındaki isimlerin geçtiği söz konusu yazıda dile getirilen ÇOMÜ'nün bu konferansa neden sponsor olduğu sorusuna henüz doyurucu bir cevap verilmiş değil.
A. Murat Eren, bir süredir Türkiye’deki akademik sorunlara dikkat çekmek üzere araştırmalarda bulunuyor. Kişisel blogunda yayınlanan ilk yazısının ardından NTV Bilim dergisi ve Hürriyet’te haberleştirilen konu, BirGün Kitap eki içerisinde de daha ayrıntılı bir şekilde yer almıştı. Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı ikinci yazısında, özellikle ÇOMÜ’nün ev sahipliği yapacağı II. Uluslararası Bilişim Konferansı’nı ele alan A. Murat Eren, ilgili kurumlarca derhal inceleme başlatılması gereken iddialara yer verdi. ÇOMÜ rektörünün onursal başkanlığını yaptığı ve ÇOMÜ tarafından duyurusu yapılan konferansa dair üniversiteden herhangi bir açıklama gelmezken konferans organizatörlerinden Servet Senyücel, ÇOMÜ.TV adresinde yayınlanan ve OdaTV.com çalışanlarına gönderilen bir yazı ile A. Murat Eren’in şahsını eleştirmek ve hakkında suç duyurusunda bulunacakları tehdidinde bulunmakla yetindi.
Son derece ciddiyetsiz bir üslupla yazılan ve söz konusu iddialara doğrudan cevap vermekten uzak olan yazıda, A. Murat Eren ile ilgili asılsız suçlamalar da yer aldı. Lisansını ve yüksek lisansını Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği programında tamamlayan ve aynı kurumda araştırma görevliliği de yapan A. Murat Eren’in, ABD’de sahte biyoloji doktorası yaptığı iddia edilerek YÖK’ün etik kurulu göreve çağrıldı. Yazıda iddia edildiği gibi bilgisayar mühendisliğinde lisans derecelerini tamamlayan araştırmacıların, biyoloji doktorası yapmasının önünde etik ve de bilimsel bir engel olmamasına karşın; A. Murat Eren’in zaten biyoloji değil, bilgisayar bilimleri alanında doktora yapıyor olması, hem yazıyı yazanların basit bir özgeçmiş taramasından aciz olduğu hem de bir suçluluk psikolojisi içerisinde olduğu izlenimini uyandırdı.

İmece Usulü Bilim Cinayeti Konferansları
A. Murat Eren’in, “İmece Usulü Bilim Cinayeti Konferansları” başlığıyla yayınladığı yazıda yer alan iddialar oldukça ciddi. Onursal başkanı ÇOMÜ rektörü Prof. Dr. Ali Akdemir, konferans komitesi eş başkanları ise Prof. Dr. Bekir Karlık ve Prof. Dr. Ali Okatan olan “Uluslararası Bilişim Konferansı”nın ikincisi, Nisan 2011 ayında ÇOMÜ’de gerçekleştirilecek. Konferans komitesi eş başkanlarının bilimsel geçmişlerini inceleyen A. Murat Eren, Karlık’ın neredeyse her yıl üniversite değiştirdiğini, Karlık’a ait rasgele incelediği makalelerden birinin bir profesörün imzasını taşıyamayacak kadar vasat olduğunu ve de bu makalenin International Journal on Graphics, Vision and Image Processing isimli bir bilimsel dergide yayınlandığını belirtiyor. Bu derginin The International Congress for Global Science and Technology (ICGST) organizasyonu bünyesinde yer aldığını belirttikten sonra, Google arama motoru ile “ICGST” ve “WASET” (*) anahtar kelimelerini beraber arattıran Eren, geri dönen çok sayıda sonuca ve bu sonuçların büyük bir kısmının hem WASET hem de ICGST ile ilişkisi olan bilim insanlarının sayfalarından geldiğine dikkat çekiyor.
Önce Bahçeşehir, sonra Haliç Üniversitesi’nde görev yaptıktan sonra Karatay Üniversitesi’nde Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi dekanı olan konferansın ikinci eş başkanı Prof. Dr. Ali Okatan ise “mucit profesör” olarak tanınıyor. Özgeçmişine bakıldığında çok sayıda bilimsel çalışması olduğu görülen Okatan’ın, aynı konferansta yayınlanmak üzere ilk yazarının kendisi olduğu (yani kendi yürüttüğü 7 ayrı çalışmaya dair) 7 makale birden bildirdiği, WASET bünyesindeki konferanslarda ise toplam 13 yayını olduğu da göze çarpıyor.

(*) Nedir bu WASET?
WASET (Dünya Bilim Mühendislik ve Teknoloji Akademisi) kısaca, bünyesinde onlarca sözde bilimsel dergi ve konferans barındıran, sözde bilimsel yayınları kabul edip yayınlayan ancak bunu hiçbir akademik tetkike tabi tutmayarak yapan ve akademisyenlerin hızlı yoldan yayın sahibi olmalarını sağlayan bir organizasyon, Enformatika isimli bir başka sahtekar organizasyonun halefi. Matematik Dünyası dergisinin 74. sayısında (2007) H. Ökkeş’in yazdığı yazıyla foyası ortaya çıkan kurum kapansa da, içeriğini olduğu gibi WASET adı altına taşıyarak faaliyetlerine devam ediyor. Eren’in de acı bir şekilde dile getirdiği üzere, yapılan yayın sayısının göz önünde bulundurulduğu bir yükselme sistemine sahip olan akademide, ciddi bilimsel çalışmalarla ve zorluklarla yayın üretmeye çalışan bilim insanlarının yenen hakları karşısında YÖK, TÜBİTAK ve TÜBA’nın, en çok da rektörlük seçimleri yaklaşmakta olan ÇOMÜ rektörü ve rektör adaylarının, kendilerinin bu konferanslara olan katkılarını tespit etmek üzere soruşturma başlatması gerekiyor. WASET’te, organizasyonun iç yüzünü bilmeden dergi ve konferanslarında yayın yapanlar olabileceği için bilim camiasında bu bilginin duyurulması önemli bir hal alıyor.
Prof. Dr. Karlık’ın sözkonusu makalesi için uzmanlar ne dedi?“İmece Usulü Bilim Cinayeti Konferansları” yazısında, A. Murat Eren’in Uluslararası Bilişim Konferansı’nın komite eş başkanlarından Prof. Dr. Bekir Karlık’ın özgeçmiş listesinden rasgele bir makale seçerek incelemesi üzerine, ÇOMÜ.TV adresinde kendisinin bu makaleyi değerlendirebilecek bilgi birikimine sahip olmadığı iddia edilmişti. Turkish Journal’dan Işıl Öz, yaptığı haberde Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Lale Akarun, Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Ceyhun Burak Akgül ve ABD Ulusal Matematik ve Biyoloji Sentezi Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırmacı olarak bulunan Dr. Erol Akçay’ın, söz konusu yayın ile ilgili değerlendirmelerine yer verdi.
Prof. Dr. Akarun’un görüşü A. Murat Eren’inkinden farklı olmadı. Alanında çok iyi bilinen bir algoritmanın isminin makalenin özet kısmında, yani daha en başında yanlış yazılmış olması nedeniyle makalenin hiçbir bilimsel değerlendirmeden geçmemiş olduğu izlenimini edinen Akarun, bildiride kötü bir İngilizce kullanıldığını, bildirinin geri kalanının da hiçbir tutarlı tarafı olmadığını ve bir hakemin önüne gelse kısa sürede reddedileceğini söylüyor.
Öz’ün haberinde görüşlerini bildiren diğer bir akademisyen Dr. Ceyhun Burak Akgül de, Akarun ile benzer şekilde, çalışmanın elektrik ya da bilgisayar mühendisliği 4. sınıf öğrencisi için bile vasat olduğunu belirterek, her meslekte olduğu gibi bilimde de iyiler, kötüler ve çirkinlerin bulunabileceğini ekliyor.
Dr. Erol Akçay ise Eren’in yazısının Türkiye’deki akademik çarpıklıklara dikkat çektiğini ve kendisine verilen tepkilerin de bu çarpıklıklardan beklenilecek cinsten olduğunu söylüyor. Amerika’da da özensiz ve kalitesiz çalışmaların sunulabileceği dergiler ve konferanslar olduğunu ekleyen Akçay, bu gibi yerlerde yayınları bulunanların akademide yükselmesinin Amerika ve Avrupa’da mümkün olmadığını belirtiyor.

Sistem sorunlu, çözüm ne olabilir?
Öz’ün haberinde sorunun sistemde olduğuna dikkat çeken akademisyenler, A. Murat Eren’inki gibi kişisel çabaların önemini vurguluyorlar. Akçay, bir grup akademisyenin dünya standartlarında işler yapmak için çabalarken, Eren’in bahsettiği akademisyenlerin ve öğrencilerinin intihal ürünü ya da sahte yayınlarla kadroları doldurduklarını söylüyor. Öğretim üyelerinin de sisteme güveni olmadığını, nicelikten çok niteliğin önemli olmadığı bir ortamda bu gibi olayların arkasının kesilmeyeceğini belirten akademisyenler, vergi mükelleflerinin cebinden çıkan paraları sahte araştırmalarla kapıp yiyen sahtekârlar karşısında öğrencilerden, ailelere, toplumun tüm kesiminin tepkili ve duyarlılık sahibi olmasını bekliyorlar.
Türkiye’de bilimin başı olması gereken TÜBİTAK’ın Başkanı Prof. Dr. Nüket Yetiş’in bilimsel makale arşivini merak ederek araştıran Öz şöyle anlatıyor:
“Prof. Dr. Yetiş'in, belli kriterleri karşılayan düzgün dergileri kapsayan ISI Web of Science'da, 1981'deki ilk yayınından bu yana geçen son 30 yılda sadece 4 yayını ve 5 atıfı var. Aldığım bu sonuç, Prof. Dr. Yetiş’in Tübitak Başkanı seçildiğinde, Nature’ın yaptığı haberi anımsattı. Nature, Yetiş’in atamasının politik olduğunu yazmıştı: www.nature.com
En saygın bilim dergilerinden olan Nature'da yayımlanan mektuplar da bilimsel yayın sayıldığı için, Prof. Dr. Yetiş'in bu mektuba cevaben yazdığı haber de onun Web of Science yayınlarından sayılıyor. Yani Türkiye'de bilimin başındaki kişi, esasında son 30 yılda Web of Science'a girebilecek sadece 3 bilimsel makale yazmış ve bunların hiçbirinde ilk yazar değil. Türkiye'de doçentlik ön şartı olarak “Web of Science'da yer alan, “en az biri adayın birinci isim olduğu özgün araştırma makalesi niteliğinde olmak koşuluyla, doktora tezinden üretilmemiş en az 3 makale” şartı arandığından, bu yayınlarla Türkiye'de doçent bile olmak imkansız: http://www.uak.gov.tr/”. Haberin geri kalanı için buraya tıklayınız.

ÇOMÜ’de geçmişte neler olmuştu?
Son zamanlarda iyice artan, görüldüğü gibi aslında çok zor olmasa da ilgili kurumların görevlerini düzgün yerine getirememeleri nedeniyle takibi iyice zorlaşmış olan, bilimsel ahlaksızlık ve intihal olaylarının takibi için bir grup bilim insanı bir araya gelerek tecrübelerini ve araştırmalarını paylaştıkları bir ekip oluşturdular. Türkiye'deki akademik sıkıntıları irdeleyip toplumsal bilinç oluşturmak adına çalışmak üzere bir araya gelmiş olan Akademi Takip insiyatifinin anonim bir üyesi, ÇOMÜ’de geçmişte yaşananları şöyle özetliyor:
2007 yılında aralarında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen ve Edebiyat Fakültesi'nin eski dekanı İhsan Yılmaz'ın da bulunduğu bir grup akademisyen intihal yapmakla suçlandılar. Makaleleri elektronik makale arşivi 'arXiv'den (http://arXiv.org) çıkartıldı. O günlerde intihal ile suçlanan akademisyenlerin ilk açıklamaları "yazdıklarımız orijinal, bizimkilerden sonra yazılan makalelerden alıntı yaptığımız iddia ediliyor" şeklinde idi. ÇOMÜ Etik Kurulu, makalelerin giriş kısımlarının başka makalelerden birebir kopyalandığını belgelemesine rağmen bu durumun makalelerin orijinalliğini etkilemeyeceğine karar vererek suçlanan akademisyenleri kurum içinde akladı. Türkiye, dünyanın en saygın bilim dergilerinden birisi olan Nature'da bu olaylar ile gündeme geldi. Bu gelişmenin ardından İhsan Yılmaz, Nature dergisine yazdığı cevapta "intihal yapmadıklarını ama iyi İngilizceyi ödünç aldıklarını" ifade edecek, bundan sadece birkaç ay sonra da Physical Review D'de yayınlanan bir makalesini yoğun intihal yaptığını kabul ederek ve özür dileyerek dergiden geri çekecekti. ÇOMÜ ile ilintili haberler 2008 yılında Chin. Phys. Lett. dergisinin editörünün ÇOMÜ'deki akademisyenlerin iki makalesini dergiden çıkarttığını duyurması ile devam etti. Pramana dergisi ise intihal ile suçlanan yazarların 'düzeltme' (erratum) yayınlamalarını istedi. Bu olayların yaşandığı dönemde olanlarla çeşitli seviyelerde ilgili kişilerden henüz doçent olan İsmail Tarhan ve Hüsnü Baysal profesörlüğe yükseltildikten sonra ÇOMÜ içerisinde çeşitli yönetim kademelerinde görevlendirildiler. Sezgin Aygün, Melis Aygün ve Can Aktaş doktoralarını bitirerek Yardımcı Doçent oldular. 2011 yılı itibarı ile İsmail Tarhan Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü ve Rektör Danışmanı, İhsan Yılmaz ise Döner Sermaye İşletmesi Müdürü ve Rektör Yardımcısı olarak görev yapıyor. ÇOMÜ, biricil örnek olmasa da, akademik olarak tatsız olaylara karışmış kişilerin nasıl bir kurumu omuzlayan kişiler hale gelebildiğine güncel bir örnek teşkil ediyor.

A. Murat Eren kimdir?
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde Bilgisayar Mühendisliği Programında lisans ve yükseklisans derecelerini tamamlayan A. Murat Eren, ÇOMÜ'de araştırma görevlisi ve Tübitak'ta da araştırmacı olarak görev yaptı. ABD'de University of New Orleans'ta halen Bilgisayar Bilimleri alanında doktorasını sürdürmekte, Childrens Hospital New Orleans'ta metagenomiks ve mikrobiyal ekoloji alanında araştırma yapmaktadır. Pardus'un geliştirilmesine de katkı koyan A. Murat Eren aynı zamanda bir Evrim Çalışkanı. (soL - Bilim)

3 Şubat 2011 Perşembe

Bir ülkenin beyni nasıl felç edilir?

BİLİM VE GELECEK, Sayı 84
Şubat 2011

Üzerine titreyerek yetiştirdiğiniz çocuğunuz stresli bir sürecin ardından üniversiteye girdiğinde onun zarar görmesini ister misiniz? Evladınızın kandırılması hoşunuza gider mi? Peki çocuklarınızın öğretmenleri yani üniversitedeki hocaların bir kısmı sizi ve hemen herkesi kandırsa neler hissedersiniz? Maaşınızdan veya kazancınızdan kesilen vergilerin, sizi ve çocuklarınızı kandırmaya çalışan insanlara verildiğini öğrenseniz kendinizi iyi hisseder misiniz? Böyle insanların çocuğunuza ve başkalarına örnek olmalarını ister misiniz ya da çocuklarınızın böyle insanlara dönüşmesini?

Benim bir çocuğum olsa yukarıdaki soruların hepsine hiç tereddüt etmeden “hayır!” cevabını verirdim. Dahası böyle soruların sorulmasını bile garip karşılardım.

Henüz bir çocuğum yok ama yukarıdaki soruları sormama yol açan bazı olgulardan ve olaylardan haberdar olmak beni epey rahatsız etmeye başladı. Sizi de rahatsız etmesi gerektiğini düşündüğüm için bu yazıyı yazmaya karar verdim. Neden sizi de bu rahatsızlığa ortak etmeye çalıştığımı aşağıda izah edeceğim.Eğer bir ülkeyi, modern bir toplumu insan vücuduna benzetirsek üniversiteler o vücudun beynidir diyebiliriz. O toplumun beynindeki hasarlar, vücut fiziksel olarak ne kadar güçlü olursa olsun ciddi soruna yol açar. Beyni ciddi zarar görmüş bir insan doğru dürüst karar veremez, başkasına muhtaç kalır, hayatını idame ettirmekte güçlük çeker. Peki bir ülkenin beyni ne zaman zarar görür? Çocukların geleceği ne zaman kararmaya başlar? Mesela üniversite sisteminde yani akademik ortamda bilim adı altında üçkağıtçılık yapılırsa hem üniversitede bulunanlar, hem üniversitenin ürettiklerine dayanan sanayi, hem de tüm bunların meyvesini yiyecek, refahını sürebilecek olan vatandaşlar, yani hepimiz zarar görmeye başlarız.

Peki bu akademik üçkağıtçılık neye benzer? Tespit etmesi kolay midir? Tespit ettikten sonra başa çıkması kolay midir? Bunlara olumlu cevap verebilmek isterdim ama son birkaç ayda okuduklarımdan ötürü karamsarlığa kapıldım. Gördüğüm kadarıyla akademik üçkağıtçılık çok farklı şekillerde gerçekleşebilmekte. Bu yöntemler içinde belki de tespit etmesi en kolay olanı doğrudan başkasının çalışmasının bir kısmını ya da tamamını aşırıp kendisininmiş gibi göstererek akademik başarı sağlamaya çalışmak. Prof. Dr. Selçuk Candansayar’ın ‘Kestirmeden Bilimci Olmak’ başlıklı yazısında (NTV Bilim, Haziran 2010) bu ve benzeri yöntemler gayet açık bir dille tarif edilmiş. Bunun dışında yine pek çok somut intihal vakası da http://plagiarism-turkish.blogspot.com/ adresinde yer alıyor. Doğrusu tek derdimiz intihal olarak da bilinen bu akademik üçkağıtçılık yöntemi olsa idi, bunu kopyacılık kategorisinde değerlendirip mücadele etmeye çalışır ve kendimizi başka şeyler için boş yere üzmezdik. Ancak görebildiğim kadarı ile epey popüler başka bir yöntem de var: içi boş ama süslü puslu laflardan ibaret olan, bilimsel olarak aslında pek bir şey ifade etmeyen düşük nitelikli ya da tamamen uydurma araştırmaları, yine bilimsel olarak bir şey ifade etmeyen sözde ‘bilimsel’ dergilerde veya konferanslarda yayımlatıp bunlarla akademik ortamda prim yapmaya, üniversite sisteminde yükselmeye çalışmak. Yani içi boş, başka bir deyişle sahte bilimsel makale üretimi.

İçi boş makale üretimini tespit etmek, doğrudan intihale yani hırsızlığa dayanan üçkağıtçılığı tespit etmeye kıyasla daha zor görünüyor. Ana babaların ve üniversite seçmeye çalışan öğrencilerin işi zor çünkü üniversitelerde çalışan araştırmacılar dahi bu tür şeyleri hemen tespit edememekte. Bunun sonucunda da bazı üniversitelerin “bakınız filanca hocamız şu bilimsel alanda 1 sene içinde 20 tane uluslararası makale yayımladı! Muazzam bir başarı!” gibi ifadelerle övünebilmesinin önü açılmakta. ‘Ekip olarak çalışan’ çalışan üniversite hocalarının iki üç haftada bir uluslararası camia ile paylaşmaya değecek özgün bilimsel kesifler yapıyor olmaları her ne kadar göz yaşartıcı bir performans olsa da insan ister istemez kendine şunu da soruyor: Acaba o çalışmalar diğer bilimcilerin gelecekteki çalışmalarına ne kadar dayanak teşkil etmekte, diğer bilimciler o çalışmalara ne kadar atıfta bulunulmaktadır? Başka bir deyişle o çalışmaların içi ne kadar doludur? Japonya’da doktora yapmakta olan Çağrı Yalgın, ‘Bilimde atıf, etki değeri ve diğer göstergeler’ başlıklı blog girdisinde bir makalenin etkisinin günümüzde nasıl hesaplandığına dair gayet kolay anlaşılır bilgiler vermekte ve Türkiye'deki makalelerin uluslararası bilim camiasında çok etki yaratmadığına dair istatistikler sunmakta (http://goo.gl/6oV6B). Nicelik ve nitelik arasındaki gerilim burada kendisini bir kez daha gösteriyor.

“Durum gerçekten bu kadar vahim mi?”, “buna karşı yapılabilecek hiçbir şey yok mu?” sorularını soran insanlardan biri olarak yine bilim dünyasından ümitli olduğumu söyleyebilirim. Mesela ABD’de bilgisayar bilimleri alanında yaptığı doktora çalışmalarına devam eden A. Murat Eren’in ‘Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları’ (http://goo.gl/FgwWG) başlıklı blog girdisinde ve NTV Bilim’de (Ekim 2010) aynı başlıkla çıkan yazısında, ayrıca daha sonra Hürriyet’te (12 Aralık 2010) Sefa Kaplan’ın ‘Parayı bastıranı profesör yapıyorlar’ (http://goo.gl/AEyDK) başlıklı yazısında marifetleri anlatılan WASET (http://waset.org) gibi sözde yani sahte bilimsel organizasyonlar yavaş yavaş gün ışığına çıkmakta, dikkatleri çekmeye başlamakta. Tabii ki içi boş yani sözde bilimsel makale üretimi bunlarla sınırlı değildir ve kalmayacaktır. Üniversite hocalarının, bilimsel araştırmacıların başarıları büyük ölçüde makale sayılarına, yani kalite ve içerik yerine niceliğe bakılarak değerlendirildiği sürece bu tür akademik üçkağıtçılık çabaları da belki tespit etmesi gittikçe zorlaşan şekillerde karşımıza çıkacaktır. İşin acı verici taraflarından biri de mesela Hürriyet’teki yazının sonunda yer alan TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) başkanı Prof. Dr. Yücel Kanpolat’ın bu konuya dair şu sözleridir: “WASET isimli internet sitesinden haberdar değildim. Sizin uyarınızdan sonra araştırdım. Ama itiraf etmek zorundayım ki, ben bu şeyin jandarmalığını yapmaya niyetli değilim. TÜBA’nın yapması da söz konusu değil. Bu yollara başvuran insanların bence bilimden yana bir iddiaları olmamalı. Toplum da bu insanları kınamıyor. ‘Yayın patlamasında bu işin ilgisi var mı’ konusuna da bakacak kadar vaktim yok, bağışlayın.”

Açıkçası bu işin jandarmalığını yapacak kurum TÜBA mıdır, TÜBİTAK mıdır, kendilerine hoca seçen üniversiteler midir yoksa kendine üniversite seçmeye çalışan gençler veya onların ana babaları mıdır bilmiyorum. Belki de hepsidir. Ya da belki yurtdışında örneklerini görmeye başladığımız COPE (Committee on Publication Ethics – Yayın Etiği Komitesi http://publicationethics.org/) gibi oluşumlardır. Emin olduğum tek şey var, o da şu: Yetkisi olanlar bu işin jandarmalığını yapmalı, yeteneği ve bilgisi elverenler de sürekli bu tür üçkağıtçılık örneklerini gündemde tutmalı, önüne geçilmesine yardımcı olmalıdır. Böylece belki kamu kaynaklarının çarçur edilmesine, öğrencilerimizin, araştırmacılarımızın içi boş makaleler yüzünden saçma sapan şekilde vakit kaybetmelerine, üniversitede haksız rekabete karşı biraz daha direnebilir, ülkenin geleceğinin karartılmasının, beyninin felç edilmesinin önüne az da olsa geçebiliriz. Ve belki yine bu sayede Türkiye'deki 167 üniversiteden sadece 2 tanesinin yanı sadece %1.2 kadarının dünyadaki en iyi 200 üniversite listesine girebilmesi gibi bir durumu sevinçle karşılamaktan kurtulur ve çok daha yüksek rakamları olağan karşılayacak seviyeye geliriz (merak edenler Radikal’in 24/11/2010 tarihli ‘Dünyanın En İyi 200 Üniversitesi listesine Türkiye’den iki üniversite girdi‘ haberini okuyabilirler).

Ben bu konularda herhangi bir yetkisi bulunmayan ve ancak dolaylı yoldan bilgisi bulunan sıradan bir vatandaş olarak hayal kırıklığımı, üzüntümü, öfkemi ve geleceğe dair kaygılarımı bir nebze paylaşmak, sizleri de rahatsızlığıma ortak etmek istedim. Şimdilik verebileceğim tek bir söz var: Bunu başarıp başaramadığımı takip etmeye ve gürültülü şekilde paylaşmaya devam edeceğim.