BİLİM AKADEMİSİ RAPORU - Temmuz 2016

Şu sıra TBMM gündeminde olan 2547 sayılı Kanun’da öğretim elemanlarının disiplin suçlarına ilişkin yapılması düşünülen değişiklikler hakkında Bilim Akademisi’nin raporunu okumak için lütfen tıklayın

23 Aralık 2011 Cuma

Üniversitelerde değişim-dönüşüm kaçınılmazdır

Prof. Dr. TAHSİN YEŞİLDERE*
YÖK, kurulduğundan bugüne değin üniversite sorunları azalacağına giderek arttı. 1990'dan sonra yapılan genel seçimler öncesi her parti "İktidara gelecek olurlarsa YÖK'ü kaldıracaklarını özerk demokratik bir üniversite oluşturacaklarını" seçim vaadleri içinde kamuoyuna aktardılar.

Ne yazık ki YÖK giderek daha da güçlendi, askeri rejimin ürünü olan bu kurum hiçbir iktidar tarafından değiştirilmek istenmediği gibi iktidarların önemli güç alanı haline getirildi ve siyasi baskılar ile adeta hükümetlerin önemli bir parçaları oldu.

YÖK'ün kaldırılması taleplerinin artık önemini yitirdiği bir yerdeyiz. Önemli olan görev, yetki ve sorumluluk alanının iyice daraltılması bir koordinasyon kurulu haline getirilmesidir. O zaman yeni Anayasa yapım sürecinden başlayarak üniversitelerin değişiminin kaçınılmaz olduğunu, üniversiteyi etkileyen süreçleri ele almakta yarar görüyorum.

Öncelikle de YÖK'ün yeni başkanına başarı dileklerimi iletmek isterim. Başkan, ilk demeçlerinde değişim sinyalleri verdi, umutlu olduğunu vurguladı. Ancak dış-iç etki ve baskılardan arındığı sürece bunu başarabileceği kanısında olduğumu da belirtmek isterim.

TBMM'de kurulan Anayasa Komisyonu'nun Yeni Anayasa süreci içinde üniversitelerin görüşünü alacağını belirtmesi önemli. Biz, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Olarak bu konuda yaptığımız çalışmayı kitapçık halinde komisyona göndereceğiz. Yeni Anayasa'da üniversitelerin nasıl yer alacağı önemli. Anayasa'nın 130 ve 131'inci maddesi kaldırılmalı. Türkiye'de, üniversiteler mali-yönetsel özerk kurumlar olmalı, bilim özgürlüğü, akademik özgürlükler sağlanmalı. Özellikle, Sosyal Bilimlerde görevli araştırıcılar, bilim insanları araştırmalarını özgür düşünce içinde yapmalı, özgürce bilim üretmeli ve sonuçları da topluma yansıtmalıdırlar.

Üniversite öğrencileri yönetime katılabilmeli, yöneticilerini seçme hakkı olmalı ve örgütlenme özgürlüğü yanında düşüncesini özgürce ifade edebilmeli. Parasız-eşit eğitim hakkı Anayasa'da yer almalı. Barınma, beslenme, sağlık ve spor hakları da sorunsuz olmalıdır. Her türlü toplumsal sorunun çözümünün üniversitelerden yansıması demokratik gelişmenin önemli basamağıdır. Üniversite toplumun ışığı olmalıdır. Üniversite kavramı konusunda Anayasa'da ne gibi maddelerin yer alması gerektiğinin de tartışmaların içine girmesi önemli. 1982 Anayasası bilim özgürlüğünü, bir maddesiyle savunurken, üniversiteleri belirleyen maddelerinde ise kısıtlamalar getirdi ve belli bir ideolojik yapıda bilimsel araştırmayı öngördü. Yeni Anayasa süreci içinde demokratik, özerk, özgün ve özgür (mali, yönetsel) bir yükseköğretim anlayışını getirmeli. YÖK bir koordinasyon kurulu haline dönüştürülmelidir.

Eleştirenler aynı şeyi yapıyor

1980 sonrasını ve YÖK ile ilgili bugüne kadar geldiğimiz noktayı hepimiz değişik aşamalarında beraberce yaşadık ve yaşıyoruz. Bu süreçte üniversitede özerklik tamamen kayboldu, merkeziyetçi bir yapı kendisini fazlasıyla hissettirdi. YÖK yapısı gereği üniversitelere her alanda tamamen müdahale eder bir konumda. Üniversitedeki rektörlerin atanmasında, üniversitelerin altı kişiyi seçmesinin konuşulacak tarafı kalmadı. Bu seçim modeli dünyanın sekizinci harikasıdır!!! Daha hala bu model üzerinden seçim yapılması gelişen Türkiye'nin ayıbıdır. Bunun sadece göstermelik olduğunu artık herkes öğrenmiş durumda. Her partinin eleştirel olarak baktığı YÖK'ün rektör atamalarına kendileri iktidar oldukları zaman, aynı uygulamaları yaptığını görüyoruz. Hükümetlerin Cumhurbaşkanlığı makamını veya üniversitelerarası kurulu ve YÖK'ü tamamıyla kendi siyasi ölçütleri doğrultusunda ele geçirdiği anda sistemin uygulanması konusunda hiç de eskisinden farklı olmadıkları, sistemi ele geçirme ve yönetmeyi benimsedikleri ve içlerine sindirdikleri açık ve net olarak bugüne kadar izlenmiştir. Bugün de aynı durumla karşı karşıya olduğumuz net olarak gözleniyor. Bundan önceki cumhurbaşkanının rektör atamaları yaptığı dönemlerde rektör atanma sıralarındaki değişiklikleri eleştiren bugünkü siyasiler aynı olayı şimdi kendileri yapmaya devam ediyorlar.

Öğretim üyesi ihtiyacı

Üniversitelerin nitelikli öğretim üyesine gereksinimi olduğu herkesçe biliniyor. Nitelikli öğretim üyesi yetiştirmenin önemli kaynağı yüksek nitelikli lisans ve doktora öğrencileridir. Bu öğrencilerin en iyilerinin üniversitelere akademik personel olarak kazandırılmasının kriterleri yanında tarafsızlık ilkesi önemli. Ayrıca üniversite başta sosyal haklar ve sosyal güvence olmak üzere özendirici olmak zorunda. Ancak, 31 Temmuz'da çıkarılan yönetmelik ile onların geleceğini endişeye sokmak ve 50/d-33/a kadrolarının belirsizliği, nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinin de önünde önemli bir engel olarak görülüyor. Başka üniversitelerdeki 50/d'den dışarıda kalmış doktorasını bitirmiş insanların, o üniversitelere kadrolar açılarak öğretim elemanı olarak atanmalarını sağlıyor. Bu tabii ki üniversitelerin geleceği açısından gerçekten çok dikkat edilmesi gereken bir konu.

YÖK sistemi askeri rejimle birlikte kuruldu ve o dönemden bugüne kadar da birçok maddesi değişmesine rağmen, istenilen verim elde edilemedi. Bu nedenle üniversiteyi-yükseköğretimi zorlayan ve etkileyen bazı süreçler vardır. Üniversiteyi etkileyen bu süreçlerle YÖK de baş edemez durumda. Bu süreçler doğal olarak YÖK'ün bugünkü sistemini de zorluyor. YÖK'ün mutlaka değiştirilmesi gerektiği açık ve net olarak ortaya çıkıyor. Üniversitelerin baskı unsuru olması gerekirken ne yazık ki bu baskı unsurunu bugün görmek mümkün değil.

Üniversiteleri etkileyen süreçler

Üniversiteleri etkileyen süreçlere bir bakacak olursak:

Türkiye'de artan bir yükseköğretim talebi var. Bu talep doğal olarak okullaşma oranının yükselmesini zorluyor (açılan yeni üniversitelerin hiçbir üniversiter kriter gözetilmeden açıldığı için istenilen nitelikte eğitim öğretim verememesi endişeleri giderek arttırıyor). Yükseköğretimde okullaşmanın istenilen oranda olmaması, teknolojik ilerleme, iş gücünün niteliğinde yükselme, uzmanlık konularının artması, bilimsel bilginin genişlemesi, yayın sayısının artması, giderlerin yükselişi, kaynak gereksinimi artışı, küreselleşmenin etkisi ve sosyal harcamalara olan baskısı, finansman modeline etki, endüstriyel kaynak arayışı, katılım payı arayışı gibi piyasanın gereksinimlerine karşı üniversitenin duruşu oldukça önem kazanıyor.

Son zamanlarda sürekli dillendirilen rekabetin de üniversite üzerinde baskısı var. Gelişmiş ülkelerde üniversitelerdeki araştırmaların üniversitelerden endüstriye kayması, üniversite ve endüstri işbirliğinin artışı, ekonomik bağımlılık sorumluluğu, uluslararasılaşma denen üniversitelerin uluslararası boyutlara girmesinde yabancı öğrenci/öğretim üyesi sayısını arttırması, değişim programlarında (öğrenci/öğretim üyesi) uluslararasılaşan yükseköğretim piyasası, İngilizce programların yaygınlaşması, Avrupa yükseköğretim alanın tartışılmasının başlaması gibi Bologna ve Lizbon süreçlerinin üniversitelerimiz üzerindeki olumlu/olumsuz etkileri oldukça önem kazanıyor. Türkiye bunların etkisinde kalıyor.

Akademik özgürlük ve özerklik

Türkiye de bu sisteme girmek için imzasını atmış durumda, dolayısıyla diplomaların karşılaştırılabilir olması, yükseköğretim sistemlerinin uyumsallaştırılması, kredi transfer sistemi, iki aşamalı sistem, öğrenci değişiminin desteklenmesi, yaşam boyu eğitim süreçleri, Avrupa araştırma alanının ortaya konması gibi bu süreçler üniversiteyi etkiliyor. Ve kurumsal yapıda değişim yapılması zorlamaları kendini gösteriyor. Bu durumda hukuksal yapı, ortaklıklar, teknoparklar, rekabetin artışı, kurum içi kurum dışı rekabetin artması gerektiği, rekabetin ön koşulları, esneklik, farklılaşma, kurum kimliği, odaklaşma, profil oluşturma, tanıtım, pazarlama, mali özerklik, kaynak yaratma çabalarındaki artış, kaynak tahsisindeki birtakım yenilikler, birkaç yıllık bütçenin oluşması, performansa göre bütçenin oluşması, formüle göre tahsis, hesap verilebilirlik, saydamlık, kalite ölçme, kalite geliştirilme, öz değerlendirme, dış değerlendirme, performans göstergeleri ve akreditasyon konuları gündeme geliyor. Tabii Yüksek Öğretim Kurulu bu zorlamalara karşı başedebilecek bir yapıda olmadığı gibi bugüne kadar bazı değişim talebi ile üniversiteleri baskı altında yönetmeğe devam ediyor.

Üniversiteler eleştiri gücünü bulamıyor

Burada genel değerlendirmelere girmek istemiyorum. Bu göstergelerin hangilerinin üniversitelerde olması, olmazsa/olmazları iyi değerlendirmek gerekir. Yıllardan beri üniversite üzerinde bir dış gündemin baskısı, siyasi baskıların olduğunu görüyoruz... Bugün var olan bu yükseköğretim sistemi değişmeden üniversitelerin değişiminin zor olduğu kaçınılmazdır. Üniversite özerkliği tam anlamıyla oturtulamadığı için üniversite için vazgeçilmez değerleri tartışmada geç kalınıyor ve üniversiteler akademik özgürlük ve özerklik açısından zedelendiği için eleştiri gücü ve cesaretini de maalesef bulamıyorlar.

Tabii fakülteler de kendilerine göre gelişim sağlayabilecek kriterleri mutlaka açması gerekiyor. Fakülteler kendi içinde değişime girebilmeleri için birtakım kurumsal değişimlere doğru gitmesi, eski alışkanlıklarından vazgeçmesi öğretim üyelerinin bilhassa sistemin başındaki öğretim üyelerinin geleceği karartmama açısından birtakım değişimlere ayak uydurması gerekiyor. O zaman aşağıdan yukarıya üniversitelerin tartışılması olanağı olabilir. Bu nedenle kurumsal nitelikler, özellikler, eğitim-öğretim süreçleri (uygulamaya dayalı, problem çözmeye dayalı, nitelikli), araştırma ve geliştirme süreçleri, uygulama-hizmet süreçleri, idari süreçler, destek süreçleri, yönetsel özerklik, nitelikli akademisyen yetiştirilmesi, ahbap çavuş ilişkisindeki dar alanın yok edilmesi, öğrencilerin eğitim-öğretime katılmaları, öğrencilerin değerlendirmeleri, mezunların izlenebilirlilikleri, geriye dönüşler bunların hepsi performanslar da dahil olmak üzere fakülteleri zorlayan unsurlar olmaya başladı. YÖK tabii ki bu süreçte bu adımları atabilecek performansı göstermekte de maalesef istenilen düzeyde değil.

Lizbon ve Bologna süreçleri

Lizbon ve Bologna süreçleri de üniversiteyi önemli derecede etkiliyor. Çünkü Lizbon sürecindeki amaç, dünyanın en güçlü bilgiye dayalı ekonomisini yaratmak, bunun için Avrupa Birliği toplumunun ve bunu gerçekleştirecek Avrupa yükseköğretim sisteminin oluşturulmasını sağlamaktır. Burada da itici güç ekonomik rekabet oluyor. Tabii burada üniversiteleri piyasanın eline bırakmak ve üniversiteleri piyasalaştırmak ve parasallaştırmak gibi etkiler de üniversiteyi zorlamaya başladı. Üniversite bu sürece karşı durmakta maalesef direnç gösteremiyor.

Lizbon süreci, Daha fazla rekabeti yüksek kalitedeki araştırmayı, mükemmeliyeti, gelişmiş teknoloji ve yenilikleri savunmayı amaçlıyor. Bologna süreci de Avrupa toplumunun ihtiyaçlarına uygun, Avrupa yükseköğretim süresinin oluşturulmasına ve ekonomik ve sosyal ortak hedefleri daha fazla iş birliği, farklılık, esneklik ve yaratıcılık ve ortak referans noktalarını getiriyor. Lizbon ve Bologna süreçleri Avrupa düzeyinde 29 ülkenin eğitim bakanları tarafından 19 Haziran 1999 tarihinde deklarasyonla başlatılıyor. 2010 yılında da tamamlanması öngörülüyor.

Türkiye de buna imza atmış durumda, tabii bu hedefler bazında da Türkiye'nin mutlaka değişim yapması gerekiyor ama ille de bu süreçlerin taleplerine karşılık vererek mi bunu yapmalı yoksa kendi öz değişim modelini mi oluşturmalıdır? İşte tartışılması gereken önemli unsurlardan biri de budur. Avrupa'nın kıskacında olan üniversitelerde sistem bu nedenle değişmeli.

Bologna sürecinin hedeflerine bakacak olursak:

- Kolay tanınabilir ve karşılaştırılabilir eğitim sistemi verilmesi,

- Lisans ve lisans üstü ile iki kademeli eğitim için süre standartları konulması,

- Yaygın öğrenci hareketliliğini özendirmek üzere ortak bir ders kredisi sisteminin (ECTS) oluşturulması,

- Öğrenciler/öğretim elemanları ve idari personelin hareketliliğinin teşvik edilmesi,

- Kalite güvencesi konusunda işbirliğinin sağlanması,

- Yüksek öğretimin Avrupa boyutunun teşvik edilmesi şeklindedir.

Bologna sürecine, "Dünya'nın en rekabetçi ve dinamik, sürdürülebilir büyümeyi, daha fazla ve daha iyi iş imkanlarını ve daha fazla toplumsal birlikteliği sağlama kapasitesine sahip, bilgiye-dayalı ekonomisi olmak" deniliyor. Bu amaçla da onlar için Avrupa Araştırma Alanı'nı oluşturmak oldukça önem kazanıyor. Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı'na dahil olacak üniversiteler arasında müfredat, sınav ve kredilendirme sistemi açısından bir standardizasyon sağlamanın önemli yolu da bu süreç olacaktır. İşte bunlar tartışılmalıdır. Türkiye piyasa koşullarında bir üniversite mi? İstiyor yoksa toplumun çıkarları doğrultusunda bilim üreten araştırma yapan ve eğitim-öğretim yapan bir üniversite mi istiyor?

Ancak YÖK bu sistemi başlattı ve YÖK'ün dayatması ile üniversiteler de uygulanması için girişimler yapıldı ve bu süreç içinde de çok önemsediğimiz üniversite üretimini (eğitim ve araştırma-bilim) bir piyasa dinamiğine dönüştürme çabası içine girildi.

Girişimci üniversite

Bu süreç içinde, sayıları her yıl artan kamu üniversitelerine bütçeden ayrılan payın sabit kalması, hatta azaltılması karşısında, üniversitelerin "Kendi kaynaklarını yaratmaya teşvik edilmesi" "girişimci üniversite" deyimlerinin kullanılır olması endişeyi giderek arttırıyor. 2010 yılı bütçesinde Milli Eğitim Bakanlığı'na ayrılan payın milli gelire oranı yüzde 2.74 (bu oran örneğin 2007 yılında yüzde 3.40 idi), yükseköğrenime ayrılan payın milli gelire oranı ise yüzde 0.91'olarak görülür. Yükseköğrenim bütçesinde istatistiki verilere bakıldığında giderek düşüşün olduğu gözlenebilir. Üniversitelerde mutlaka mali özerklik olmalı. Mali özerklik kavramı devlet eli ile üniversitelere verilen bütçelerin özgürce kullanılabilirliği anlaşılmalıdır. Tabii ki iç ve dış denetime açık şeffaf bir yönetişim biçimi de kaçınılmazdır. Üniversiteler kendilerine ayrılan resmi bütçenin dışında öngörülen girişimcilik modeli ile kaynak arayışına girmemeliler. Bu yozlaşma sürecinin en önemli göstergesidir.

Atama sistemi önemli bir sorun

YÖK düzeni içinde rektör seçimi ve atanması, dekanların seçimi ve atanması, diğer yöneticilerin atanma sistemi oldukça önemli bir sorun. Sistemin değişmesi gerektiği kaçınılmazdır. Ancak sistem değişmesini beklemeden mevcut sistemde yönetici atamaları da önemsenmeli. Mevcut sistemde tüm yetkiler yönetici makamındakilerde toplandığı ve bu yöneticilerin yaptıkları eylem ve işlemlerden dolayı yönetilenler kitlesine indirgenmiş olan öğretim üyelerine ve diğer üniversite mensuplarına hesap vermelerinin yolları kapatıldığı için, yönetici olarak atananın kişiliği önem kazanıyor. Keyfi uygulamalara açık mevcut sistemde yönetici makamındakinin demokratik mi? yoksa despotik mi? bir yönetim göstereceği, ne yazık ki salt bir kişilik sorununa dönüştü. Bu nedenle mevcut sistem değişmeden de yönetici kademesine atanacak kişilerde bilimsel liyakata, üniversiter etik değerlere sahip çıkabilecek kriterler aranmalı, adaylar bulunmalı ve atamaları yapılmalı. Son yıllarda yozlaşmanın önemli bir göstergesi de artan intihal olaylarıdır. Yöneticilerin, "bilimde aşırma" olarak adlandırılan bu önemli konu üzerine mutlaka gitmeleri kaçınılmazdır. Yönetenleri, yönetilenler gerektiğinde geri çağırabilmeliler.

Sistemin değişmesi halinde ve bu yeni sistemde yöneticilerin yetkilerinin daraltılması sadece akademik temsiliyet ve koordinasyon görevi olması halinde üniversiteler, fakülteler, bölümler kendi yöneticilerini nasıl seçeceği konusunda özgür bırakılmalılar.

Öneriler

Kısaca özetleyecek olursak, bugünkü YÖK sistemi değişmeden üniversitelerde belli başlı sorunlar ve kısa sürede çözümlenebilecek öneriler şu şekildedir:

- Üniversite yönetsel anlamda değişime gitmelidir. Tek tip üniversite yerine farkındalık yaratacak ve üniversiteyi bilim araştırma ve eğitimde en üst sıralara taşıyacak modelleri üniversiteler kendileri üretmeli ve uygulamalıdırlar. Kurallar bir çerçeve yasa ile belirlenmeli. Katılımcı(üniversitenin tüm bileşenlerini içeren-belirli oranda) bir yönetim modeli esas alınmalıdır.

- Vakıf üniversiteleri yeniden gözden geçirilmeli, kar eden, kar amaçlı vakıf üniversiteleri kapatılmalı.Vakıf üniversitelerinde kar getirecek araştırma projeleri istenmesinin önüne geçilmeli. Bilim insanlarının akademik özgürlüğünü hiçe sayan vakıf üniversiteleri saptanmalı. Öğretim elemanının özlük hakları, sosyal hak ve güvenceleri bir teminat altına bağlanmalı. Vakıf üniversitelerinin bilim insanı yetiştirmesi konusunda çalışmalara girmesi konusunda baskı oluşturulmalıdır.

-Üniversitelerde bilimsel araştırma yapan öğretim elemanı özendirilmeli ve desteklenmeli. Öğretim elemanlarının gelir düzeyleri araştırma yapabilecek ve sosyal yaşamını iyi şartlarda düzenleyebilecek bir ücretin verilmesi konusunda çalışmalar yapılmalı. Nitelikli insan gücünün üniversiteye çekilmesi konusunda genç araştırıcılar değişik ödüller ve ücret ile özendirilmeliler.

Bilimsel liyakat öne çıkmalı

-Akademik yükseltmelerde bilimsel liyakat öne çıkmalıdır. Jüri üyelerinde aranacak kriterler üst düzeyde olmalı. Şeffaf ve açık olarak jüri üyeleri belirlenmelidir. Jürilerin yaptığı sınavların açık şeffaf izlenebilir ve denetlenebilir olması gerekir. Bu tarafsızlık, şeffaflık açısından oldukça önemli. Jüri üyeliği yapan öğretim üyeleri özendirilmeli. Doçentlik jüri üyeleri seçiminde üniversitelerarası kurul tarafsızlık ilkesini zedelememeli. Rektörlerin kadro açma ve kişiye özgü kadro belirlemesinin önüne geçilmeli. Özellikle rektörlere yardımcı doçent kadroları, doçentlik ünvanı alanlara yönelik kadro tahsisi konusundaki ayrımcılık, adam kayırma ve profesörlüğe yükseltileceklere yönelik kayırıcı tutumlarından vazgeçmeleri konusunda baskılar oluşturulmalı. Yandaş bilim insanı atama yöntemlerinden vazgeçilmeli, bilim alanı dışında bir bilim alanına jüri üyesi seçme ve atama konusunda rektörlerin dikkatleri çekilmelidir.

-Bugünkü rektör, dekan, bölüm başkanı seçim ve atamalarından vazgeçilmeli. Üniversitelerin yöneticilerinin nasıl belirleneceği ve atanacağı bir çerçeve yasa içinde belirlenmeli ve üniversitelere bu konuda yönetsel özerklik tanınmalıdır.

Bilimsel intihale karşı önlemler alınmalı

-Üniversiteler ne siyasi iktidarların kıskacında ne dinsel ne de askeri vesayetin- baskıların etkisinde olmamalıdırlar. Özerk,demokratik kurumlar haline getirilmelidirler.

-Bilimsel intihale karşı ciddi önlemler alınmalı ve uygulanmalıdır.

-Öğrencilerin üniversitelerde örgütlenme özgürlüğü olmalı. Düşüncelerini özgürce ifade edebilecekleri alanlar yaratılmalıdır. Üniversite güvenlik güçlerinin öğrenciye yönelik baskı ve şiddet uygulamasına şiddetle karşı çıkılmalı, güvenlik güçleri üniversite öğrencilerine karşı saygı sınırları içinde kalmalı. Sivil ve resmi polisin üniversiteye girişi engellenmelidir.

Sonuç olarak:

Yukarıda belirttiğim üniversiteyi gelecekte etkileyen süreçler üzerinden Türkiye'nin kendi üniversiter sistemini oluşturması gerekiyor. YÖK kurum olarak misyonunu tamamlamış ve oldukça yıpranmıştır. Bu nedenle üniversiteye giriş sistemi de dahil kurumsal bir değişim dönüşüm kaçınılmazdır.

*Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı

12 Aralık 2011 Pazartesi

Profesör Dosyaları

Prof. Dr. HALDUN GÜNER*
Medimagazin

Pek merak ederim iş bu ‘profesör dosyaları’ ne menem şeydir diye. Kim bilir belki sizde merak edersiniz. Anlatayım, üniversitenin falan fakültesinin, falanca bölümü için profesörlük kadrosu açılır. Bölümde kadro bekleyen doçentler varsa onlar için. Yoksa dışarıdan gelecek hatırlı, torpilli, uygun görüşlü, falancanın yeğeni, bir başkasının oğlu, kızı için. Kadroya atanacak olanlarsa, zaten baştan bellidir.

Aslında, jüriler kura ile belirlenir derlerse de, sakın siz inanmayın. Önceden usulü vechile sorulur, kimleri yazalım diye. Jüri olacaklara önceden, falancanın jürisi olması için rica edilir.

Sonuçta yasal süreç işler, dosyalar jüri üyesine gönderilir. Kimi bir klasör gönderir. Kimi iki, çok nadiren de üç klasör gelir. İşin yoksa, hadi incele bir bakalım.

Yapılan çalışmalara verilecek olan puanlar bellidir belli olmasına da, bunların hesaplanması oldukça zordur. Jüri üyesinin işi mi yok, bu işlerle uğraşacak.

Burada necip milletimizin ileri görüşleri hemen devreye giriverir. Adayın yakın arkadaşları, bölümdeki kıdemli profesörler işi hallederler, hallettirirler. Profesör olacak olan aday ise boş durmayıp, puanları bir zahmet hesaplayıverir artık.

Gönderilen jüri raporları, ilk yönetim kuruluna gelir. Orada okunur mu, okunmadan onaylanır mı orasını bilemem. Genelde jüri üyelerinin tamamı olumlu görüş bildirdiklerinden, yönetim kuruluna, atama kararını bir çırpıda geçirerek onaylamak kalır. Sonrasında rektör imzalı resmi bir yazıyla adayın atandığı fakültesine bildirilir. Hepsi o kadar.

Bir kadro, bir başvuru, iki kadro iki başvuru olduğunda yönetimin işleri çok kolaydır. Ancak maalesef bu kadrolara bazen dışarıdan da başvurular da olmuyor değil. Öncesinde bu kişilere, ‘Oğlum bu kadro bölümümüzden falanca doçent için açıldı’ diye nazikçe uyarıda bulunulur. Çoğu, bunu dinler, kadroya başvurmaz. Ancak bazen dış etkenler, tavassut ve torpiller işe girdiğinde dışarıdan başvurular olursa, işler işte o zaman karışır.

Yok ‘Benim şu kadar yayınım, senin şu kadar puanın var’ hesapları işin içine girerse de, genelde düğüm üniversite idarecilerinin elindedir. Onlar ne derlerse o olur. Yayın sayısıymış, puanlama imiş, hiçbir şey orada işlemez, yönetim ne derse o olur.

Bunları herkesler biliyor. Dosyaları kimse incelemiyor. Benim derdim o değil.

Benim derdim, fakültelerde profesör odaları, doçent ve profesör dosyalarıyla, klasörlerle dolup taşıyor. Bu yüzden bazı binalar hafif depremde bile yıkılırsa hiç şaşmayın. Sebebi iş bu dosyalardır zahir. Atsan atılmaz, hepsi ‘birbirinden değerli çalışmalarla dolu’. Pişirip yemek yapmaya kalksan hiç olmaz, zira hazmı pek zordur. Satsan kimsecikler, hatta sahibi bile geri almaz. Aldık mı başımıza belayı. Çaresiz, içlerini boşalttırıp bölümün klasör ihtiyacı için kullanırsınız. Kağıtlarsa, TEMA sepetlerine giderek yine de ekstra bir işe yarar.

İşte böyledir, memleketimin profesör manzaraları. Vakti zamanı geldiğinde tüm doçentler ister üniversitede çalışsın ister çalışmasın, er ya da geç bir yerlerde profesör olur. Olamayan varsa, önce kendine bir baksın, ‘Kimin ayağına bastım’ diye. Ben böyle yazsam da aslında, pek kimse kimsenin ayağına basmaz. Üniversitelerde işler, danışıklı döğüş, usulünce yapılır gider.

İlk yıllarda, hayatımda bir kez, evet sadece bir kez, yayınlara bakıpda, negatif profesör raporu yazdım. Hay elime tükürseydim de, yazmaz olaydım. Hem aday profesör oldu hem ben düşman kazandım. İşte bu olay beni, gaflet ve dalalet uykusundan uyandırdı.

Yağma yok, şimdi akıllandım. Artık kimseye negatif yazmıyorum. Hatta elimden gelse kartvizitime, ‘İtina ile profesörlük dosyası incelenir, iki günde olumlu rapor düzenlenir’ diye yazdıracağım.

İşte arkadaşlar, böyledir üniversitelerimizde profesörlük işleri. Bütün iş, kadro açılıncaya kadardır. Kadro bir kez açıldı mı, okun yaydan çıkmasıyla hedefe varması, artık an meselsidir.

Ciddi araştırmaları olup, bu unvanı gerçekten hak eden de, başkasının yayınına ismini yazdıran da, oturup yatan da rahatlıkla profesör olur bu ülkede.

Bir kere profesör oldun mu, ister üniversitede kal ister istifa et, dışarı çık ister yan gelip yatmalara devam et, artık hiçbir şey değişmez. Aldığın unvanı, paşa gönlünce istediğin gibi kullanırsın. Beyaz gömleğine, kartvizitine, kapına, muayenehanendeki tabelana, hatta varsa katına, yatına, teknene, bile yazdırırsın. Artık sana, kimsecikler karışamaz.

‘Bizde şu kadar profesör, şu kadar doçent var’diye diye övünerek, bazıları, bunun adına, ‘üniversitelerimizin ve ülkemizin, bilimsel düzeyinin gelişip yükselmesi’ diyorlar. Kimi kandırıyorlar?

*Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum A.D.Öğretim Üyesi

3 Aralık 2011 Cumartesi

İtinayla Ödev Yapılır!

Emek KARAKILIÇ
eksiyirmidört

Bu haberimizde memle­ketin eğitim sisteminin adaletsizliğinden, o adaletsiz eğitim ve öğretim sürecinin ezberciliğinden ve sınav saçmalıklarında ziyan olan gençliğimizden bahsetmeyeceğiz.

Bu röportaj/ haberimizde meselemiz, genel anlamda travmalar üretmek­ten başka bir şeye yaramayan eğitim sistemimiz içerisinde, ödev yaparak para kazanan öğrenciler ve ödev piyasasının işleyişidir.

Lafı uzatmaya gerek yok, ödev piyasası içerisindeki öğrencilerle, ödev piyasasını konuştuk.

Bugün üniversitelerin ticarileştirilmesi süreci, bilginin ve bilgi üretiminin metalaşması, Bologna süreci, yeni yönetişim politikaları gibi birçok kavramla beraber akademik ve politik tartışmaların konusu.

Paralı eğitim tartışmaları da, dershaneler, vakıf üniversiteleri ve yeni türeyen tez yazma kurumlarıyla süre dursun; kapi­talizmin, eğitim sürecine olan tarihsel nüfuzu, kaçınılmaz olarak çoktan çok daha mikro alanlarda kendi piyasalarını oluşturmuş durumda.

Biz de bu haberde bu piyasalardan birine, biraz da sistem açısından engellenemeyen ve belki de sistemin kendi karakterinden dolayı hiçbir zaman da engellenemeyecek olan, ödev piyasasına bakalım; piyasanın içerisinden öğrencilerle ödev piyasasını konuşalım istedik.

G ve K da bizi kırmadılar, sorularımızı yanıtladılar.

Öğrencilerin haberimizden dolayı zarar görmemeleri için açık isimlerini yayınlamıyoruz.

("G" İstanbul'da bir vakıf üniversites­inde lisans öğrencisi)

Ödev yapmak isteyen öğrenciler sana genellikle nasıl ulaşırlar?
G: İstanbul Bilgi Üniversitesinde insanlar o kadar sosyal ki, bana ulaşım hiçbir zaman problem olmuyor. Hangi öğrenciye sorsan, kesin sosyal medya­da kendisine ait bir hesabı vardır.

Ama genellikle telefon üzerinden benimle irtibata geçiliyor. Ödev yaptırmak istey­en öğrenciler zaten genelde birbirine yakın insanlar ve genelde birbirlerine ödevi yaptıracak birinin olup olmadığını sorarak, benimle kontak kuruyorlar.

Ödevlerin hepsini anladığım kadarıyla sen yapmıyorsun, ödevleri başka arkadaşlarına yaptırılırken süreç nasıl işliyor?
G: Evet, ödevlerin çoğunu ben yap­sam da bazen vakit sıkışıklığından başka arkadaşlara da yaptırdığım ödevler oluyor. Benim arkadaş çevrem geniş olduğu için ve genelde hangi arkadaşımın hangi ödevi yapabileceğini kimin hangi konuda daha yetkin olduğunu biliyorum.

Onun için konulara göre arkadaş belirleyip, ödev hangi konuda gelmişse, ödevi konusunda yet­kin olan arkadaşlara veriyorum. Ve bu şekilde işi daha çabuk ve kolay çözüme ulaştırma imkanım oluyor.

Mesela kaç kişi bu meselede sana yardımcı olur?
G: Ödevler konusunda bana yardımcı olan dört-beş arkadaş var. Her biri farklı bölümlerde okuyor. Ödev­leri yaptırırken de, ödevi yaptıran öğrencinin durumuna göre, arkadaşlara görev veriyorum. Ve genelde, ödevin sahibi öğrencinin durumuna göre bir ödev ortaya çıkmış oluyor.

Bunu biraz daha açar mısın?
G: Yani şöyle, ödevi yapan arkadaşlar ile ödevi yaptıran öğrenci arasında birikim olarak büyük farklar oluyor. İşte bu konuda ben devreye giriyorum. Ödevi yapan arkadaş, ödevi yaptıktan sonra ödevi önce bana gönderiyor. Ben de ödevi kontrol ettikten sonra ödev yaptırtan öğrenciye gönderiyo­rum.

Çünkü daha önce dediğim gibi, ödevi yapanla ödevi yaptırtan öğrenci arasında birikim açısından fark olduğu için, genelde ödevi yapan arkadaş yetkinliğini işin içine katarak çok üst düzey bir kağıt yazabiliyor.

Bu da ödevin sahibi öğrencinin durumu ile pek bir gerçeklik yansıtmıyor ve hoca ile öğrenci arasında bir şüphe doğuruyor, "Acaba bu ödevi kend­isi mi yaptı" diye. İşte bunların yaşanmaması için ödevleri ben kontrol ettikten sonra öğrenciye veriyorum.

Bir akademik yılda ortalama bir rakam vermen gerekirse kaç ödev yaptığın/ yaptığınız oluyor?
G: Dönemsel olarak hiç hesaplamadım ama bir sayı vermem gere­kirse, bir yılda 80-90 ödev yapıyorum. Bu da bayağı bir lit­eratür gerektiriyor.

Çünkü bu her bölüm­den ve birbirinden çok farklı konularda ödev demek oluyor. Ben de bu sayede, okulda ki tüm bölümler ve ders içerikleri konusunda bilgi sahibi oluyorum.

Ödevlerin fiyatları neye göre belirleni­yor? Zorluğuna göre mi, uzunluğuna göre mi?
G: Ödevlerin fiyatları genelde ödevlerin uzunluğuna göre belirleniyor. Ama bazen gelen konunun kapsamı ve ödev yaptırtmak isteyenin ne istediğine bağlı olarak da değişiyor. Çünkü bazen hocalar ayrıntılı bir konu hakkında literatür araştırması yaptırmak istiyor.

Bu da internet ve kütüphanede bayağı bir kaynak araştırması demek oluyor. Bu çok ama çok zaman alıcı bir şey. Ben de dolayısıyla ödevin ne kadar zamanımı alacağına bakıyorum ve buna göre fiyat belirliyorum.

Ama benim yaptığım ödevlerin fiyatları, genelde okulun ders başına biçtiği fiyattan daha ucuz oluyor.

Ödev yaptırmak isteyen öğrenciler sana göre nasıl tipler?
G: Parayla ödev yaptıran öğrenci profili çok değişkendir. Genel olarak mesele öğrencinin planlı olup olmadığına bağlıdır. Ama başka şeyler de bazen çok belirleyici olur.

Mesela bazen hakikaten ödevi yapabilecek potansi­yeli olan, ama zamanını doğru kullan­amayan arkadaşlarım oluyor. Mesela benim bir arkadaşım var. Kendisi Laureate ile yurt dışında okuyor bir senedir.

Bu arkadaş ödev yapmaktan acayip sıkılıyor. Çocuğun zaten hiç ödev yapma pratiği yok. Sürekli masaya oturur bu sefer kesin yapacağım der, oturur kitabın başına, sonra dikkati başka yere gider.

Oradan oraya bakar, oradan oraya koşar. Bilgisayarın yeri ile kitap ve defterin masa üzerinde nerede duracağını büyük bir problem haline getirir. Onlarla oyalanır.

Bir iki saat, bir iki gün derken ödev teslim günü gelir. Daha ödevin başında ismi numarası bile yoktur. İşte o anda aklına ben gelirim, yanıma gelir, "Ya keko yap şu ödevi." der. Geneli eminim böyledir ve ben bu arkadaşları anlayabiliyorum.

Çoğu okuduğu bölümü sevmiyor ya da okudukları bölümlerle hiç ilgileri yok. Ha bir de şu var, ödev yaptırmak isteyenlerden bazılarının sanırım yapacak daha karlı işleri oluyor.

Yani zamanını ödev yapmak yerine başka alanlarda daha verimli ve kazançlı kullanmak istiyorlar. Bu yüzden ödevini başkalarına parayla yaptırıp, kendileri daha kârlı işlerin peşinden koşuyorlar.

Böyle bir sektör olmasa, başka işlerde çalışmak zorunda kalır mısın?
G: Buna buna bir sektör demek ne kadar doğru olur bilmiyorum çünkü ben bu konuyu hiç böyle düşünmedim. Hobi olarak yaptığım bir işe ge­lecek bağlamanın ön açıcı olduğunu düşünmüyorum. Ben bunu sadece bir iletişim aracı olarak kullanıyorum.

Ha, bundan para kazanmasam başka bir işte çalışır mıydım? Evet. Çünkü ben biraz yerinde duramayan bir insanım ve sürekli bir meşgalemin olması gerekiyor. Yoksa kendimle uğraşmak zorunda kalıyorum ve bu da psikolojik olarak beni rahatsız ediyor.

Parayla ödev yaptırma işine nasıl bakıyorsun? Örneğin, çok paran olsa ödevlerini sen de parayla yaptırır miydin?
G: Evet, şimdi en önemli soruya geldik bence. Ödev yaptırmak etik mi, değil mi bu soruya çoğu kez muhatap kaldım. Aslında mantıksal olarak düşündüğümüz zaman bu sorunun cevabı benim için çok basit.

Kime göre neye göre, ama bana soracak olursanız, benim açımdan etik olarak herhangi bir problem yok. Çünkü günümüzde sis­tem kimin etik ya da etik olmadığına bakmıyor. Ha, bir de şunu eklemek istiyorum: Genelde, ödevini yaptığım arkadaşlar benden daha fazla not alıyorlar.

("K", Bir vakıf üniver­sitesinde, yüksek lisans öğrencisi)

Merhaba, sen bir sosyal bilimler öğrencisisin; fakat başka bölümlerden de birçok ödev yapıyorsun. Bu tür farklı bölümlerden gelen ödevleri nasıl hallediyor­sun?
K: Merhabalar. Başka bölüm­lerden yaptığım ödevler, tıpkı kendi bölümümde yaptığım ödevler gibi, esasında hiç de zorlayıcı olmayan ödevler.

Tabii, bunun için ne yaptığınızın tam olarak belli olması gerekiyor. Sosyal bilimlere dahil olan bütün ödevleri yapabilirim. Başka arkadaşlar, sayısal ağırlıklı ödevleri yapıyor. Sayısal ağırlıklı ödevleri onlara paslıyorum.

Ödev yapmanın zorlukları var mı?

K: Ödevleri yapmanın hiç de zor bir tarafı yok. Çoğunlukla yapmanız gereken, ödev yaptığınız konuda belli bir fikir bulup onu ödev süresince de­vam ettirmek.

Hocalar zaten bir ödevde sizden ne istediklerini belirtiyorlar. Yazım kuralları, anlatım bozuklukları ve referans sistemi hakkında "genel" bir bilginiz olması yetiyor.

İnanın hiç de "yaratıcı düşünce"yle karşılaşmıyoruz: Sofizm her zaman iyi para getirmiştir. Günümüzde bu tür harcıalem fikirleri bulabileceğiniz binlerce internet kaynağı var.

Wikipedia'dan Google Scholar'a, tek yapmanız gereken, herhangi bir meselede doğru sonuç alabilmek için doğru "Google'lama" yapmak ve biraz İngilizce bilmek.

En yabancı olduğun, ödevini yapmak en yapmak istemediğin bölüm/bölüm­ler hangileri?
K: Ödevler, "genel kültür" alanına giren konular üzerinedir. Alakasız bir bölüm ve o bölümün son sınıfı da olsa, sizden genel kültür alanını aşan ödev­ler yapmanızı bekleyenler yok. Yüksek lisans tezleri bile, genel kültürün biraz daha fazla sayfaya yazılması demek.

Ödevi yapmak isteyip istemediğimden çok, ne kadar para aldığıma bakıyorum. Mühim olan, ödev için harcadığınız zamanın alacağınız paraya oranla çok daha "verimli" olması.

İşin ekonomik tarafından pek anlamam; ama neyse ki bu işlerden anlayan arkadaşlarım var. Onlar size belli bir fiyat veriyor, siz de sayfa sayısı, okunacak materyal ve ödev yaptıran kişinin sınıfsal kimliğine göre bir para belirliyorsunuz.

En nefret ettiğim ödev konusu ise, "sizce?" ile başlayanlar. Sizce bu nedir? Sizce niye? Sizce daha bilmem ne olamaz mıydı? Bunlardan nefret etmemim sebebi ise, bu soruların çok net, hatta biraz da yavan hazır cevaplarının olması.

Peki, ödev konusunda favori bölüm ya da bölümlerin hangileri?
K: İletişim Fakültesinden gelen ödev­ler, her ne kadar bir sürü "sizce" barındırsa da, en sevdiklerim. Çoğu zaman sizden bir metin okumanızı ve onu yorumlamanızı isterler. Bazen fazla sayfalı olabiliyor.

Eğer o hafta fazla meşgul değilseniz, müşkül ödevler iyidir. Bana öyle geliyor ki, bir nevi kondisyon sahibi olmanız yeterli. Aynı şeyi o kadar sayfa boyunca tekrarlayıp da, aynı şeyden bahsetmediğin izlen­imini yaratmak bazen çok zor olabiliy­or. Ama ödev dediğimiz şey tam da bu.

Bir ödevden şimdiye kadar en çok kaç para aldın?
K: Vallahi hiç hatırlamıyorum.

Ödev yaparken şimdiye kadar karşılaştığın en ilginç durum neydi?
K: Şimdilerde ödev yapmıyorum; ama bu işten para kazandığım günlerde, bir keresinde neredeyse bütün bir sınıfın aynı ödevini yapmamı istemişlerdi. Dediğim gibi ödev yaparken bir kondisy­ona sahip olmanız gerekiyor.

Aynı sınıfın ödevlerini yaparken ise, aynı fikri birçok farklı "perspektiften sunmak. Böyle deniyor, ama bence öyle değil, çünkü... "Çünkü"den sonrası için, edebiyat hayat kurtarır.

Sence öğrencilerin ödevlerini başkalarına yaptırmalarının sebebi nedir?
K: Ödevlerini başkalarına yaptıran öğrenciler, okulu sevmeyenler. Bizden tek farkları ise, harcayacak fazlaca paralarının olması. Hem ödevlerini yapan, dersini veren öğrenciler konumunda kalıyorlar hem de sosyal hayatlarını sürdürebiliyorlar.

Ders tekrar edince vicdan azabı yaşayanlar bile var. Derslere girmiyorlar. Onlara hak verdiğimi söyleyebilirim. Hakikaten hoşumuza giden kaç ders var ki?

Etik olarak parayla ödev yapma konusunda bir rahatsızlık hissediyor musun?
K: Niye rahatsızlık duyayım? Bu büyük bir piyasa ve talep her geçen gün artıyor. Üniversitenin çok mühim bir şey olduğu, yüksek lisans yapmadan herhangi bir işe giremediğiniz bir ülkede, ki ülke, 5. sınıftan itibaren çocuklarını dershaneye gönderen ya da ne bileyim hamileyken bebeğine klasik müzik dinleten ebeveynlerle dolu, ödev yapmak veya ödev yaptırmak niye etik bir kaygıya sebep olsun?

Oyunun kuralları ortada, kimse dublör kullanıp kullanmadığınıza bakmıyor. Ömürlerini şu etiği, bu etiği, şunun bunun etiğiyle ilgili seminerlere katılıp referanslarını kalınlaştırarak tüketen hocalar düşünsün. Maalesef, Wikipedia'yı yasaklamak yetmiyor. İlk etik kitabını aramızdaki en Sokratik atsın! (EK/EKN)

* Bu haber, eksiyirmidört dergisinin 4. sayısından alınmıştır.

20 Kasım 2011 Pazar

“Bir bina, bir tabela; işte size üniversite!” – İsmet Akça ile mülakat

Esra Açıkgöz
Cumhuriyet Pazar, 20 Kasım 2011

Büyükşehirde yaşıyorsanız, illa ki mahalle arasında birkaç katlı apartman üzerine asılan üniversite tabelasına denk gelmişsinizdir. Şaşıran da olmuştur, gururlanan da. Evet, tam 165 üniversitemiz oldu. Varsın çoğu bilimsel eğitim vermekten uzak olsun, öğrencilere sosyalleşecek kampus hayatı sunmasın, sosyal bilimler gibi toplumsal sorunlarla ilgilenen bölümler yerine paraya dönüştürülen “bilgi” önemsensin, ne fark eder? AKP’nin deyişiyle her şehre bir üniversite kazandırılıyor ya, o da yeter!

Her şehre bir üniversite! AKP iktidarı işte bunu vaat ediyordu ve gerçekleştirmek için adımları atmaya başladı, nasıl mı? “Tabela üniversite”leri çoğaltarak. Bu icraatının en önemli destekçisi de, özel sektör. Özellikle İstanbul’da neredeyse her mahalle arasında mantar gibi vakıf üniversitesi bitmeye başladı. Üstelik çoğunun ne fiziksel şartları üniversiteye uygun, ne de akademik kadroları bilimsel eğitim vermek için yeterli. Pek çok şehirde açılan devlet üniversiteleri için de aynı durum geçerli. Neoliberal sistem varlığını üniversiteler üzerinde hissettirdikçe üniversite “işletme”ye, öğrenci “müşteri”ye dönüşüyor. Vakıf üniversitelerinin yaptıkları promosyon kampanyaları da bunun getirisi; kimisi kendini seçen öğrenciye notebook veriyor, kimisi tablet PC’ler… Sadece öğrenciye yaklaşım değil, öğretim üyelerinden beklenti de değişiyor. Bilimsel eğitim verebilmekten ziyade, piyasanın ihtiyaçlarına yanıt verecek “eleman”lar yetiştirebilmek, prim yapıyor. Sonuç, her yıl giren 835 bin 915 öğrencinin, Türkiye toplamında 15 bin 529 profesör tarafından eğitilerek on binlerce “eleman”ın mezun olduğu bir fabrika!

Durumu Eğitim-Sen İstanbul 6 No’lu Üniversiteler Şubesi Başkanı Yrd. Doç. Dr. İsmet Akça ile konuştuk.

- YÖK’ün Mart’ta yaptığı “Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılması” açıklamasında “Yükseköğretim Kurulu oluşturulduğunda, üniversitelerimizin sayısı 27 idi. Aradan geçen 30 yıl boyunca, özellikle son yıllarda kurulan yeni devlet ve vakıf üniversiteleri ile üniversitelerimizin sayısı yaklaşık altı kat artış göstermiştir” denilerek övünülüyor. Son yıllardaki çalışmalarla 50’ye yakını vakıf olmak üzere 165 üniversitemiz oldu. Peki bu gerçekten bir gelişme mi?
- Üniversite dediğiniz, bilimsel, mekânsal, maddi bazı koşulları içermelidir. Öğrencilerin uygun dersliklerde eğitim alabilmesinden donanımlı kütüphaneye, sosyal kulüplerin aktivitelerine, yemek, barınma imkânlarının karşılanmasına, öğretim üyelerinin odalarının uygun olmasına kadar her şey önemli. Bırakın Türkiye’de yeni açılan üniversiteleri, İstanbul gibi büyükşehirlerdeki birçok üniversite bile bu koşullardan mahrum. Dolayısıyla bu rakamın bir karşılığı yok. Bilim, eğitim politikası kısa, orta, uzun vadeli planlamaları gerektirir; el yordamıyla, günün dar ihtiyaçlarını çözmek için yapılanlarla bilimsel eğitim verilemez. Türkiye’deki artış da böyle. Bu üniversitelerin çoğu tabela üniversiteleri. Bölüm kuruluyor, hoca yok. Ya da hoca olsa, bir bölümde sadece birkaç öğrenci oluyor.

- YÖK’ün sitesindeki üniversitelerin öğretim üyelerini gösteren belgeler durumun vahametini gösteriyor. Mesela İstanbul Gelişim Üniversitesi’nin tam zamanlı çalışan sadece bir profesörü görünüyor, Gedik Üniversitesi’nde iki. Kayseri Melikşah Üniversitesi’nin onbeş bölümlü dört fakültesinde sadece dört profesör bulunuyor, Gaziantep Zirve Üniversitesi’nin 115 öğrencili Eğitim Fakültesi’nde ise hiç yok. Piri Reis Üniversitesi’nin fizik bölümünde tam zamanlı çalışan sadece bir öğretim üyesi görünüyor…
- Genelde, yeni açılan üniversitelerde bu sorun var. Vakıf üniversiteleri ticari bir mantıkla hareket ediyor ve ne yazık ki kamu üniversiteleri de o mantığa yöneltiliyor. Bırakın yeni açılan üniversiteleri, başlarda vakıf üniversiteleri arasında belli oturmuşluğu, yüksek öğretim mantığını yerleştirme derdi olan Bilgi Üniversitesi’nde bile birçok bölümde asistanlar taşıyor yükü. Özellikle ABD’li Laureate satıldıktan sonra kâr getirmeyen bölümler tasfiye edilmeye başlandı.

- Sadece özeller de değil, devlet üniversitelerinin durumu da parlak değil. YÖK’ün sitesinde 6141 öğrencisi bulunan Amasya Üniversitesi’nde, Malatya’daki 22 bin 535 öğrencili İnönü Üniversitesi’nde ve 16 bin 923 öğrencili Kırıkkale Üniversitesi’nde hiç tam zamanlı öğretim üyesi gözükmüyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Profesörler devlet üniversitelerinden yüksek maaşlarla vakıf üniversitelerine transfer ediliyordu. Artık daha da kızışacaktır bu durum.
- Evet, özellikle belli namı olan isimleri çekebilmek için çok yüksek ücretler verdi vakıf üniversiteleri. Dolarlarla, ağırlığınıza, ayarınıza göre ücret politikası uyguluyorlar. Bir, iki tane güçlü isim getirip, onları vitrine koyuyorlar, ama işin yükünü asistanlara yıkıyorlar. İşin farklı bir boyutu da var, kamunun emeklilik nimetlerinden faydalanmak için emeklilik zamanında kamuya dönmeye çalışanlar da oluyor… Vakıf üniversitelerinin en büyük handikaplarından biri, kamudan para alıp, öğretim elemanı yetiştirmemeleri. Parayı bastırırım, alırım, diyorlar.

- Üniversite açmak gerçekten çok kârlı “iş” anlaşılan, son yıllarda neredeyse her mahalledeki apartmanda üniversite tabelasını görmek mümkün.
- Tabii kârlı. Kamu kaynaklarından destek alıyorlar. BDP’nin verdiği bir gensorunun yanıtında; 2004’te 11 üniversiteye 8.517 milyar liralık devlet yardımı yapılmış, 2007′deyse on üniversiteye 9.326.000 YTL’lik… Mart’ta açıklanan “YÖK kanunu reformu”nun beş ilkesinden biri, mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı. Bununla şirketlerin kurulabilmesi öngörülüyor. Devlet ve vakıf üniversitelerinin dışında, uluslararası üniversiteler açılması planlanıyor. Çünkü her şeye rağmen vakıf statüsü altında olduğu için çeşitli hukuki süreçler sermayenin elini kolunu bağlayabiliyor. Yeni yapılanma bunu da aşacak, doğrudan şirket olacak. Kamu üniversiteleri de üniversite AŞ’ye dönüştürülüyor, kaynak yok, başınızın çaresine bakın, kendinize kaynak yaratın deniliyor. Yani mekânı otopark olarak kiralayacaksınız, reklam panolarıyla üniversite yapılarını dolduracaksınız, şirketlere kapılarınızı açacaksınız. Üniversiteler de artık gelir getiren faaliyetler neler, hangi akademisyen ne getiriyor diye bakmaya başlıyor. Bu dolayısıyla hangi alanlarda bilgi birikiminin destekleneceğini de belirliyor.

- Demin dediğiniz kimi bölümlerin tasfiye edilmeye başlanmasının nedeni bu mu?
- Evet, akademiyi akademi yapan ama doğrudan para getirmeyen sanat, sosyal bilimler, felsefe gibi bölümlerde sıkıntılar yaşanıyor. Tasfiye ediliyor. Oysa eğitim kamusal bir hizmettir ve bütçesi kamudan karşılanmalı. Bu sadece AKP’nin YÖK’ü ele geçirmesiyle başlamadı, bir önceki dönemde de böyleydi. 90’ların ortasından beri TÜSİAD raporuna baktığınızda görüyorsunuz. Ancak AKP seçim başarısıyla bu dönüşümü daha güçlü yapıyor. Üniversiteyi sermaye ile daha bütünleşik hale getirmeye çalışıyor. 2009’da çıkan bir yönetmelikle üniversitelere, şehrin sanayi ve ticaret odası başkanı, valilikten iki kişi, büyükşehir belediye başkanının da olduğu bir danışma kurulu öngörüldü. Böylece üniversitenin yönetimi daha doğrudan sermayeye, yerel yönetime bırakılıyor.

- Üniversiteler zaten toplumdan kopuktu, tezlerin konularının darlığı, toplumsal sorunlar üzerine yeterince derin araştırma yapılmaması hep eleştirildi. Bu durum daha da köreltecek araştırmaları…
- Üstelik bunun için kimsenin kafanıza vurması gerekmiyor, yapısal akıntı sizi oraya sürüklüyor. Ayakta kalabilmek, pozisyonunu tutabilmek için öyle davranmaya başlıyor bilim insanları da. Bugün üniversitelerde akademik dergilerde İngilizce bir makale yayınlamak dört puan getirirken, yıllarca çalışıp Türkçe kitap yazdığınızda üç puan alıyorsunuz. Neoliberal mantık bilgi denen şeyi, tekdüzeleştirip, karşılığında kâr, gelir elde edilebilir bir şey haline getirmeye çalışıyor. Yani “Ya daha fazla yayın yap ya da çürü” diyor.

- YÖK’ün sitesinde, adını bile yeni duyduğumuz kimi üniversitelerin ODTÜ, Boğaziçi gibi üniversitelerden fazla makale yayını yaptığını görünce şaşırmıştım…
- Bazı öğretim üyeleri para ödeyip yurtdışında makalelerini yayınlatıyorlar. Tabii, Gülen Cemaatinin üniversite içindeki ciddi örgütlenmesini de unutmayalım. Belli yerlerde sırf dergi çıkartacak kadar gücü olduğu için kendi akademisyenlerini parlatıyorlar… Türkiye’deki yükseköğretimin hep çok otoriter bir yapılanması vardı, bugün onu AKP iktidarı kullanıyor. Öğretim üyelerine, öğrencilere açılan soruşturmalar çok yoğunlaştı. “Yüksek lisans sınavında şu öğrenciyi niye almadınız”dan tutun da, “Şu gazetede neden yazı yazdın”a kadar çok geniş gerekçelerle soruşturma açılıyor. Çoğu idari yargıdan geri dönüyor, ancak korku imparatorluğu yaratma hali üniversitelerde de var.

- Bütün bu sorunların arasında eğitim almaya çalışan öğrenciler, mezun olduklarında toplumda nerede dururlar sizce?
- Bunları bize dayatıyorlar, öğretim üyeleri, öğrenciler olarak biz pürüpakız diyemeyiz. Çünkü 25-30 yıla dayanan bu süreçte üniversitelerde yeni özneler yaratıldı. Artık öğretim üyesi de, öğrenci de bu hegomanik, neoliberal söylem üzerinden bakıyor dünyaya. Böyle olunca haliyle öğrenci de eleştirel düşünme, akıl yürütme üzerinden bilgi üretme sürecini değil, mezun olunca nasıl para kazanacağını düşünüyor. Öğretim üyelerinin çoğu da bu sistemi kabullendi. Çünkü bir çeşit rant da dağıtılıyor.

- Peki öğrenciler mezun olduklarında o diplomalar işe yarayacak mı?
- Üniversiteler kendini bunu vaat ederek satıyor. Mesela, Bahçeşehir Üniversitesi bir süredir belli şirketler adına ders açıyor. X holdingin CEO’su ders veriyor, o dersi alan öğrenciye de sertifika veriliyor. Bu piyasa ile entegre olabilecek bölümlerin öğrencileri açısından çekici olabiliyor. Meslek yüksekokulu gibi çalışması bekleniyor üniversitelerden. Avrupa Yükseköğretim Alanı yaratmayı hedefleyen Bologna süreci de bu mantık üzerine kurulu aslında.

- Özel yüksek meslek okullarının sayısı da çok arttı zaten…
- Evet, bu yüzden üniversiteye hazırlık dershanelerinin ücreti çok düşmüş. Siz eğitimi, kâr-zarar hesabı üzerinden yapıyorsanız, tek derdiniz çocuğunuzun iş sahibi olmasıysa, dershaneye yollayana kadar özel yüksek meslek okuluna gönderirsiniz. Onlar, stajından bilgisine kadar piyasayla entegre çalışıyor.

Emrah Göker'in İstifhanesi

19 Kasım 2011 Cumartesi

Türkiye'de bilimsel araştırma da yapılmıyor bilimsel yayın da

Prof. Dr. A. RASİM KÜÇÜKUSTA

Abdullah Gül Üniversitesi'nin temel atma törenine katılan YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, burada yaptığı konuşmada şunları söylüyor:

"Bilimsel yayın artışında üçüncü ülke durumundayız. Geçen yıl 17'nci sıradaydık. Bu yıl sırada yükselme olacak. Layık olduğumuz seviyeye ulaşacağız. Layıkıyla yapamadığımız tek konu ise elimizdeki bilgileri teknolojiye çevirememek. Bizde 27 bin makale basılıyor. Bunlardan patent alınan makale sayısı 85 civarında. İsrail'de 4 bin civarında makale basılıyor. Bin 500'üne patent alınıyor."

Bilimsel yayın nedir?

YÖK Başkanı'nın sözlerinde sevindirici ve üzücü kısımlar var. Önce iyiden başlayalım. Ülkemizde bir senede 27 bin bilimsel yayın yapılıyor olması gerçekten inanılmaz bir başarıyı gösteriyor. Hele de bilimsel yayın artışında dünya üçüncüsü olmamız insanı gerçekten de gururlandırıyor.

Kötü haber ise bu bilimsel yayınların pek bir işe yaramıyor olması. YÖK Başkanı bunların sadece 300'de bir tanesinin dişe dokunur yayın olduğunu belirtiyor. Miktarlarıyla övündüğümüz bu binlerce yayının çoğunun bilimin işine yaramayan, çöpe giden birtakım karalamalar olduğu ortaya çıkıyor.

Bir senede yapılan 27 bin bilimsel yayının tam olarak bilmiyorum ama çok önemli bir kısmını tıbbi bilimsel yayınların oluşturduğu söylenebilir.

Peki, tıbbi bilimsel yayın nedir, bunları kim ne için, nasıl yapar, bunların sayısı mı önemlidir, kalitesi mi? Gelin bu sorulara cevaplar arayalım. Bilimsel araştırmaların, gözlemlerin, yorumların, bilgilerin yazı haline getirilip bir dergide veya kitapta yayınlanmasına genel olarak "bilimsel yayın" adı verilir. Tıp alanındaki bilimsel yayınların çeşitleri vardır:

İşleri gerçekten ve sadece araştırma olan bilim adamlarının yayınları: Bunlar belirli alanda, birbirini izleyen, birinden alınan sonuca göre yenileri düzenlenen ve böylece zincirleme olarak giden araştırmalardır. Bu araştırmalardan biri eksik olduğunda bilim dünyasında bir boşluk olur. Bu araştırmalar sonucunda o güne kadar bilinmeyen bir şey ortaya çıkabileceği gibi doğru bilinen bir şeyin yanlış olduğu da gösterilmiş olabilir.

Ülkemizde bu manada tıbbi bilimsel yayın yapılıyor olabilir ama bunların sayısının çok az olduğu ve çoğunun da fizyoloji, farmakoloji, biyokimya gibi temel tıp bilim dallarında gerçekleştirildiği söylenebilir.

Akademik kariyer için gereken yayınlar: Yayın artışında dünya üçüncüsü olmamızı sağlayan yayınlar bu grupta yer alır. Bunlar doçent, profesör olmak isteyenler için gerekli nüfus cüzdanı fotokopisi, ikametgâh senedi, 4 adet vesikalık fotoğraf gibi evraklardandır.

Bu yayınların çoğu daha önce defalarca yapılmış olanların tekrarı, üstelik kötü bir tekrarıdır ama makale yeni bir icat veya keşif yapılmış havasında yazılır. Mesela, bu tür yayınlarda akciğer kanserinin en önemli sebebinin sigara olduğu; astımlılarda kriz sırasında bronşların daraldığı; tüberkülozun mikrobik ve bulaşıcı bir hastalık olduğu gibi sonuçlara varılır.

Hasta dosyalarının taranarak elde edilen bulgularla yapılan "retrospektif yayınlar" da bilimsel değeri olmayan çalışmalardır.

Arada bir iki tane punduna getirilmiş birbiriyle ilgisiz "hayvan deneyleri" (bu hayvanlara öyle acırım ki!) de olabilir. Bir vaka münasebetiyle hazırlanan çok sayıda "münasebetsiz" yayın da değersizdir. Bu grupta yer alan yayınların bilim dünyası için hiçbir önemi yoktur. Hatta bunları yapan kişi bile bunları bir daha okumaz. Önemli olan eksik evrakları tamamlamak, yani belirli bir yayın sayısına ulaşmaktır.

Yayın sayısını artırmak için çok sıkı işbirliği yapmak da âdettendir. Mesela 4 kişi senede ikişer yayın çıkarırsa toplamda hepsinin 8'er yayını olmuş olur. Bu tür yayınlar kişi muradına erdikten sonra birden bıçak gibi kesilir. Bilim dünyası senede 8-10 yayın yapan bu bilim adamlarına ne olduğunu merak etmez hiç.

İyi niyetle yapılan yayınlar: Akademik hayatları süresince çalışmalarını değerlendirmek, başkaları ile paylaşmak, kıyaslamak, tartışmak ve kongrelerde sunmak için yapılan iyi niyetli yayınlar da vardır. Bunlar, bilimsel yöntemlerle yapılmış olan, bazıları muteber dergilerde yayınlanma imkânı da bulan çalışmalardır.

Bu tür yayınlar mutlaka yapılması gereken "önemli" ve "gerekli" yayınlar olmakla beraber gerçek manada bilimsel araştırmalar olmayan "klinik çalışma"lardır.

Dostlar alışverişte görsün türü yayınlar: Kongrelere daha kolay katılmak, akademik çevrelere ve özellikle de ilaç firmalarına "çalışıyor" gözükmek için alelacele ve baştan savma yapılan, kimsenin okumaya bile tenezzül etmediği, çoğu kongre özet kitaplarında kalan yayınlardır. Bu tür yayınların da yekunu oldukça fazladır.

Gelelim neticeye: Tıpkı bir ülkedeki doktor sayısının değil bunların aldıkları eğitimin ve doktor kalitesinin önemli olması gibi tıbbi bilimsel yayınların da sayısı değil niteliği önemlidir:

1. Gerçek bilimsel yayın akademik ilerleme veya yayın sayısını artırmak için değil, bilimsel araştırmaların sonuçlarını tıp dünyasına duyurmak için yapılır.

2. Ülkemizde tıbbi bilimsel yayın yapmak için gerekli laboratuvarlar da teknoloji de maddi imkânlar da ve en önemlisi bunları sağlayacak sistem de yoktur.

3. Ülkemizde tamamen veya kısmen iyi niyetle yapılan ama gerçekte kimsenin bir işine yaramayan külliyetli miktarda bilimsel yayın vardır.

4. Ülkemizde akademik kariyer için yayın şartı kaldırıldığında veya ilaç firmaları biz artık kimseyi kongreye götürmüyoruz dediklerinde bu yayınların sayısı bıçak gibi kesilecektir.

5. Akademik kariyer için prosedür gereği bilimsel yayın yapılmasına kimse bir şey diyemez, hatta saygı da duymak gerekir. Eksik evrakları kanuni yollarla tamamlamak herkesin hakkıdır. Nihayetinde hepimiz de aynı yollardan geçtik.

6. Asıl üzücü olan, yaptıklarını gerçekten "bilimsel araştırma" ve kendilerini de "araştırmacı bilim adamı" zannedenlerin olmasıdır. Felâket de buradadır ve maalesef bunların sayısı sanıldığından çok daha fazladır.

18 Kasım 2011 Cuma

30 YILDIR YÖK: Daha baskıcı bir yönetim altındaki üniversite ve dönüşüm

Prof. Dr. KAYHAN KANTARLI*
Cumhuriyet Bilim Teknik 18.11.2011

12 Eylül 1980 darbesinden itibaren uygulanmakta olan toplumsal düşünceyi yok etme, depolitizasyon ve suskunlaştırma siyaseti, en başarılı sonuçlarını üniversitelerde elde etti. YÖK yasası ve bu yasayla üniversitelere getirilen tek adama dayalı, otoriter antidemokratik yönetim anlayışı, bu siyasetin en önemli aracı olarak kullanıldı. Üniversiteler ülkenin sorunlarına çözüm arama ve önerme sorumluluklarını, bu baskıcı araç sayesinde kaybetti.

Hukuku ve kendi varlık nedeninin temelini oluşturan bilimsel değerleri dışlayan bir yönetim anlayışı sonucunda, topluma örnek ve yol gösterici olması gereken üniversiteler ve öğretim üyeleri, birer sırça köşk sakinine dönüştü, bu sorumluluklarına yabancılaştı ve toplumda olup bitenlerden tamamen koptu, tıpkı Darülfünun gibi.

Sırça köşk sakini üniversite hocaları:

• Ne, karşı cinsi muayene etmeyen hekim, evrim yerine yaratılışı savunan öğretmen, depremde yıkılan binaları tanrı uyarısı sayan mühendis- yazdığı ders kitabını Nurcu bilim düşmanlarının seçme sözleriyle takdim eden profesör, “ayakta küçük aptes bozmak günahtır!” diye cami tuvaletlerine kilit vuran vali, “yargıya değil ulemaya soralım” diyen devlet adamı yetiştirebilmek amacıyla İmam Hatip Lisesi mezunlarına ÖSS kapılarının ardına kadar açılarak Öğretim Birliği Yasası’nı yok sayan, Roma Hukuku bölümlerini kapatarak hukuk fakültelerini şeriat hukuku öğreten medreselere dönüştürmeye çalışan YÖK kararları;

• Ne, parasız eğitim isteyen öğrencilerin terör örgütü üyeliği ile suçlanıp zindanlara atılması;

• Ne, “kızlar ve erkekler ayrı okullarda okumalıdır” kararı alınan şûra toplantıları,

• Ne El Ezher gibi şeriatçı militan yetiştiren yabancı üniversitelerden alınan diplomalara denklik veren YÖK yönetmelikleri,

• Ne, LYS sınavlarında yandaş öğrencileri üniversitelere sokma şüphesi ortadan kalkmayan şifreli sorular sorulması,

• Ne, yargı kararlarına karşın dinsel / siyasal bir simge olan türbanı serbest hale getirmeye yönelik YÖK ve Rektör genelgeleriyle anayasa suçu işlenmiş olması;

• Ne, altyapı ve öğretim elemanı sayısı aynı kalırken sınıflardaki öğrenci sayısının son üç yıl içinde neredeyse ikiye katlanarak akademik eğitimin çökertilmesi;

• Ne, mezun olan öğrencilerin işsizler ordusuna katılması;

• Ne, bilimsel aşırmacılığın liyakat göstergesi sayılarak aşırmacıların, bilim doktoru, doçent, profesör bölüm başkanı, dekan, rektör ve hatta Milli Eğitim Bakanı atanması;

• Ne, TÜBİTAK ve TÜBA’nın özekliklerinin kaldırılıp siyasetin güdümüne sokulması;

• Ne, “yeni nesil üniversite” adı altında piyasa üniversiteciliği yapılarak eğitim için kamulaştırılmış kampus alanlarının yerli ve yabancı şirketlere sunulan rant kapsamında devasa alışveriş merkezleri, hipermarketler, benzin istasyonları ve restoranların yer aldığı ticaret merkezlerine dönüştürülüp talan edilmesi, en yüksek puanlarla girilen bölümlerin yanında barajı zor aşan zengin öğrencilere yönelik-fırsat eşitliğine aykırı ABD üniversiteleriyle ortak paralı programlar açılması;

• Ne, bir avuç altın için ormanlarımızı yok edip, birkaç megavat elektrik uğruna derelerimizi kurutup ekolojik dengenin altüst edilmesine yol açan anayasaya aykırı yönetmelikler/ yasalar çıkarılması;

• Ne, Cumhuriyetin temel niteliklerini savunan yurtseverlerin darbeci terör örgütü üyeliği ile suçlanıp yıllarca özgürlüklerinin kısıtlanması;

• Ne, tek amacı yargıyı iktidarın memuru haline getirmek olan anayasa referandumu;

• Ne, tüm toplumun hukuk dışı dinleme yöntemleriyle gözaltında tutulması... ilgilendirmiyor.

Kapandığımız sırça köşklerimizde bizi artık yalnız ve yalnız “çok bilimsel yayın yapıyor gözüküp, hızla yardımcı doçent, doçent, profesör olup, bölüm başkanı, dekan, dekan yardımcısı, enstitü- yüksekokul- merkez müdürü, başhekim, rektör, rektör yardımcısı-rektör danışmanı, genel sekreter, yönetim kurulu üyesi, senatör, koltuklarına oturabilmek ve oturtulduğumuz koltukların diyetini nasıl ödeyebileceğimiz” ilgilendiriyor.

YÖK düzeninin bize biçtiği vazgeçilmez görev yalnızca budur. Ve bu görev, bu iktidar döneminde de 10 yıldır daha baskıcı bir ugyulama ile sürüyor.

Bilim tarihi, “vazgeçilmez toplumsal bağ ve yükümlülüklerimiz” diye tarihsel başka bir sorumluluğumuz daha bulunduğunu yazıyormuş, varsın yazsın.

Ayrıca bir ülkenin bilim insanları ve aydınları bu sorumluluğu yerine getirmeye korkarsa amansız bir baskı rejimi o ülkede çok kolay kök salar ve kolayca sökülüp atılamazmış. Geçelim! Bu çoook eskidendi, adı üstünde tarih işte... O günlerden bu güne Darwin’in Evrim Kuramı gereğince, üyesi olduğumuz akademisyen türü de evrimleşti. Beynimizin toplumsal sorumluluklarımızı uyaran bölümü giderek küçüldü ve dayatılan düzene uyum sağladık. Gözlerimiz yalnızca bireysel çıkarlarımızı görür, kulaklarımız yalnızca daha lüks bir koltuk, kolay yükselme ve kazanç vadeden çağrıları duyar ve dilimiz de yalnızca “iyi ki varsınız! sağ olun efendim!” sözcüklerinden başka bir söz söylemez olunca, bakın ne güzel oldu.

Ne baskısı? Bireysel çıkarlarımızı koruyabileceğimiz her türlü özgürlük ve olanağa sahibiz artık.

Hiç şüphesiz evrimin temelinde yatan “doğal seçilim”e ayak uyduramayanlarımız da bu arada tamamen yok olup gitmekteler, tıpkı dinozorlar gibi...

* kayhankantarli@gmail.com

14 Kasım 2011 Pazartesi

Üniversiteler Düzelir mi?

Prof. Dr. DİLEK ÖZCENGİZ

Son yıllarda ve özellikle de son günlerde artan bir şiddette sağlık sisteminin küresel güçlere devredildiği veya devredilmek üzere olduğu söylemleri yükseliyor. Bu gerçek mi, bilmiyorum. Çünkü siyasi aktörlerin neyi ne kadar doğru söylediklerini bilmiyorum, emin olamıyorum!

Benim yaşam anlayışımda insan, her şeyin odağındadır. Ancak, bireyi toplumdan ayırmak da pek mümkün değildir. Zaten bireyi önemseyen bir bakış açısı toplumu göz ardı edemez. Ülkemiz, sanayi devrimi başta olmak üzere pek çok devrimi kaçırmıştır. Artık tek bir anı bile kaçırma lüksümüz olamaz. O halde işe koyulalım. Öğretim üyesi niteliği ve niceliği, geleceğimizi belirleyecek en önemli unsur. Öğretim üyesinin iş tanımı yapılmalıdır. Benden bir yılda kaç makale, kaç konferans, kaç proje, kaç ders bekliyorsunuz? Günlük hasta yüküne ne kadar omuz vermeliyim? Bunu kimse tanımlamadı. Öncelikli talebim bunun belirlenmesi.

İkinci adımda, öğretim üyesi niteliğinin saptanması yapılabilir. Nasıl mı? Öğrenim hedeflerine ulaşan öğrenci ve asistan bunun göstergesi olarak değerlendirilebilir. Araştırma yapmak ve bunu yapacak bireylerin yetişmesi çok önemli. Araştırma istasyonları kurulabilir. YÖK veya bizzat üniversiteler bunu düzenleyebilir. İsteyen öğretim üyesi araştırma ağırlıklı çalışabilir. Ancak klinik branşlar hasta olmadan araştırma yapamaz, bunu unutmayalım! Deneysel çalışmaları yapabilir, ancak fazlaca araştırma altyapımız yok, en azından çoğu üniversitede.

Sonraki aşama değerlendirme aşaması olacak. Ölçütleri koyar ve kesin olarak uygularsınız. Bu yıl yayın yapamazsam, bana belki bir yıl daha süre tanır ve sonra da güle güle, diyebilirsiniz. Ama bu noktada özellikle genç akademisyenlerin haklarının korunması şart. Demek istiyorum ki; hocası çalışmaya adını yazar ve gençler açıkta kalır. Tüm aktiviteler değerlendirmeye tabi tutulabilir. Ama benim adamım, senin adamın olmayacak. Tarafsız ve nesnel olma yolu bulmalıyız. Bunu yapmadan olmaz. Ölçü, işini yapmak ve iyi yapmak. Bunu da değerlendirdikten sonra sorun kalmaz. Üniversitelerde özerklik yıllarca, ister çalışırım ister çalışmam olarak algılandı; acil olarak bu değişmeli.

Bir yılda B grubu bir dergide yayımlanan ortalama iki yayın makul sayılabilir. Ancak altyapı kurulmadan istenemez. Bir bölümde 10 öğretim üyesi varsa, bu 20 yayın anlamına gelir. Yardımcı doçentin hakkı korunmalı. Yazarlık hakkı konusunda duyarlı olunması sağlanmalı. Puanlama sistemi oluşturulmalı. Bu puanlar üniversiteden üniversiteye değişebilir. Belki A üniversitesinde koşullar sağlanamazsa, B üniversitesine gidilebilir. Bu ölçütleri sağlayan hoca istiyorsa, başka yerde de çalışsın. Ancak kurumu istismar eden hocaya gereğini yapın. Ayrıca, tam zamanlı olup da hiç çalışmayan için de gereği yapılmalı. Sistem insanları motive etmeli. Umut kırmak bir şeyi çözmüyor.

Kurumlarda adalet mutlaka sağlanmalı. Mevcut sistem çalışanı cezalandırıyor. Bir avuç insan için hepimiz bedel ödüyoruz. Yayın başına verilen komik paralar artırılmalı. A grubu bir dergide yayımlanan makale 1000 puan getiriyor bir yılda. Özetle, iki hasta entübe etsem aynı puanı alabiliyorum! Gülüyorum! Özetle, sorun bir denetleme ve koordinasyon sorunudur. Hasta hekimini seçebilmelidir; bu nokta nasıl çözülecek, bilemiyorum. Ciddi kurullar, rektör yetkilerine ortak olmalıdır. Yeter artık rektör erki! Ne acıdır ki, futbol hakemini denetleyen ve lig düşmesine sebep olan bir kurul varken, rektör denetimsizdir. Üniversitelerin kalitesi öğrenci ve asistan tarafından seçilmesi ile ve yayın kalitesi ile değerlendirilmeli. Böylece her üniversite kendi koşullarını oluşturacak ve özerkleşecek. Peki bize ne vereceksiniz? Yayın başına aklı başında ücretler ödenebilir. Elbette bu, temel koşullar sağlandıktan sonraki üretim içindir. Sabit ücretler artırılmalı ve emekliliğe yansıtılmalıdır. Ek ders ücretleri acınası durumdadır; buraya yazarsam ayıp olur. Öğretim üyesi başına düşen birim iş saptanmalı ve fazla iş gücü başka alanlarda değerlendirilmelidir. Özür dilerim, kalemimden kaçtı fazla iş gücü sözü! Mutlaka yeni öğretim üyeleri yetiştireceğiz, onları da doktora programlarından geçirerek alalım.

Bu kadar iş yapan adama da artık doğru dürüst bir ücret öderler, diye umuyorum! Sonuç olarak, iş tanımı yapılır ve kontrol sağlanırsa ucuz puan kovalamasına gerek kalmaz. Etkin olarak çalışan öğretim üyesi en az yüzde 50’si sabit olmak üzere bir gelir sağlamalıdır. Geri kalan ücret ise ders, yayın ve makale, belki de fazla hasta bakmakla sağlanabilir. Eğer niyetler iyi ise çözüm bulunabilir. Ben uzun uzun düşünmeden bu yolları buldum. Sonraki yazılarda yine devam ederiz bu konuya. Saygılarımla…

28 Ekim 2011 Cuma

Öğretim üyeliğindeki artış ve bilim dışılık üzerine

Dr. ÖZKAN EROĞLU*,
Cumhuriyet Bilim Teknik, 28.10.2011

Ülkemizde nereye dönsem, hangi televizyon kanalını açsam ya da hangi süreli yayını karıştırsam öğretim üyesine çarpıyorum. Meselenin genel anlamda niteliksizleştiğini düşünüyorum. Ne oldu da, durmadan öğretim üyesi doğuruyoruz? Aşırma yazıların, taklit sanat yapıtlarının artarak devam ettiği bir toplumda, bir iki doğru düzgün kitabı ve yaratıcı makalesi olmayan insanlar, nasıl bu kadar çabuk öğretim üyesi oluveriyor? Mantar gibi türeyen özel-vakıf üniversiteleri, adeta bir ticarethane gibi çalışıyor, hatta birbirleriyle yarışlarına tüm hız ve ihtiraslarıyla acımasızca devam ediyor.

Şüphelerim şöyle oluşuyor: Öğretim üyesi olmak için iki aşama var; birincisi yabancı dil, ikincisi bir bilim sınavından geçmeyi şart koşuyor. Yabancı dil aşamasında iki sınav var; bunlardan ÜDS ismiyle bilineni, YÖK’e göre 80 soruluk bir sınavdan 65 ve üstü bir puan almayı şart koşuyor. Diğeri KPDS isimli sınav ki, bu da 100 soru üzerinden 65 ve üstü puan almayı istiyor.

İşin tuhaf tarafı, her iki sınav da yabancı dil bilgisini test etmiyor. Sadece istekli insanları sindirmek için düşünülmüş, nitelikli insanların da bir kısımını yok etmeye endeksli sınavlar bunlar. Ayrıca her iki sınavda alınan minimum başarılı puanı, bazı üniversite yönetimleri kabul etmiyor, daha yükseğini talep ediyor. Yani YÖK’e bağlı olduğu zannedilen üniversitelerin bazıları, kendi iç denetimleriyle YÖK’e çoktan karşı durmuş ve özerkliklerini ilan etmiş durumda.

Etraftaki gelişmeleri görünce, şüphelerim şu soruyu bana sorduruyor: KPSS ve üniversite giriş sınavlarında bu kadar oyunun döndüğü, dil eğitim seviyesinin yerlerde süründüğü ülkemizde, ÜDS veya KPDS sınavlarında da oyunlar döndürülüyor olamaz mı? Çünkü dil barajını geçen bir öğretim üyesi adayı, bilim ya da sanat jürisini nasıl olsa bir şekilde, önünde sonunda geçerek, öğretim üyesi oluyor. Öğretim üyeliğindeki bu endişe verici artış bana kabul edilebilir gelmiyor.

Çünkü bazı perifer üniversite bölümleri halen bir, iki yardımcı doçentle (yardımcı doçentlerin sınavı her üniversitenin kendi bünyesinde gerçekleştiğinden bu unvanı zaten almamak neredeyse olanaksız) yönetilirken, özellikle merkez üniversitelerindeki öğretim üyeliği artışı şüphe uyandırıyor.

SANAT EĞİTİMİ ÖRNEĞİ

Ülkemizdeki bu gelişmeler, bilimsel boyutta sanat eğitimi vermesi beklenen güzel sanatlar ile eğitim fakültelerini de yakından ilgilendiriyor. Altı yıl taşrada bir devlet üniversitesinin eğitim fakültesinde çalıştım. Okulda yardımcı doçent olan bilim ve sanat boyutları zayıf kimseler, fakültenin yürümesi adına yardımcı doçent yapıldıktan sonra, kendilerini hiç geliştirmezlerdi.

2000’li yılların sonunda da bu kez, vakıf üniversitelerinden birinin güzel sanatlar fakültesinde iki yıl çalıştım. Bulunduğum sırada üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı, konuyla ilgili süresiz bir yayını dahi bulunmayan emekli bir öğretim üyesi tarafından Sanat Bilimi Yüksek Lisans programı açıldı.

İşin acı tarafı sanat bilimi (Kunstwissenschaft) gibi ciddi bir bölümün üniversitenin para kazanması için açılmasıydı. Bölüme öğrenci toplarken de YÖK’ün de onayı alınarak, normal yüksek lisans alımlarında uygulanan ALES sınavı kaldırıldı ve sadece sıradan bir mülakatla neredeyse hiçbir zorlamaya uğratılmadan, parayı veren herkes bu lisansüstü eğitime dahil edildi.

Bu, bence tam bir yüksek eğitim vahşetiydi. Bu vahşeti hocalığım sırasında yazılı ve yazısız enstitü ve bölüme sunduğum eleştirilerimle azaltmaya çalıştım, fakat etkili olamadım. Bugün hazırlanan tezler ve bu tezlerin jürilerden nasıl geçtiğiyle ilgili aldığım duyumlarsa yanılmadığımı gösteriyor.

Bunları neden anlattım? Eleştirdiğim bu öğretim üyeliği artışı olayı ve sanat eğitimindeki bilimdışılığın temel nedeni, ciddi olmamak ve bunun, bugün geçer akçe olması ile eğitimin salt kapitale indirgenmesidir.

Üniversitelerdeki en kötü durum da, birbirlerini tanıyan ve müthiş politik ilişkiler içindeki kişilerin, bilim jürilerinde birbirlerini sınav etmeleridir (Çünkü her alanın insanları dön dolaş aynı kişilerden oluşur). Bu olumsuzluklar biter mi, bence bitmez, çünkü bitirilmesi bu düzeni yürüten etik yoksunu ve yoksulu insanların işine gelmez. Fakat bir gün düzlüğe çıkmak isteniliyorsa, her konuda olduğu gibi bu konuda da dürüst ve ilkeli olmak gerekecektir.

Yoksa arada, kuşaklar harcanacak, gerçek öğretim üyesi ve bilim insanları yitip gidecektir; bu da yitip gidenlerden çok, toplumun bir kaybı olacaktır.

*ozkan@ozkaneroglu.com